|


CHE'NİN KALEMİNDEN KÜBA DEVRİMİ
Castro'nun 1953'te 26 yaşındayken devrimci arkadaşlarıyla birlikte dikta
rejiminin Moncada askeri karargahına başarısız saldırı girişimi, Küba'da
devrimin başlangıcı olarak kutlanıyor. 120 devrimci ile birlikte
karargahtaki 800 askere saldıran Castro, daha sonra tutuklanmış ve 15 yıl
hapse mahkum olmuştu. İki yıl sonra serbest bırakılan Castro, Meksika'ya
gitmiş ve daha sonra da Küba'ya dönerek 1 Ocak 1959'da efsanevi arkadaşı Che
Guevera'yla birlikte Amerikan destekli Batista rejimine son vermişti.
Şimdi Che Guevera'nın ağzından devrimi dinleyelim:
Devrimimiz, bazılarının, devrimci hareketin en doğru sayılan temel
ilkelerinden biriyle, Lenin'in: "Devrimci teori olmadan, devrimci hareket
olmaz," sözleriyle dile getirdiği ilkeyle çelişkili bulmaya çalıştığı
kendine özgü bir olaydır. Toplumsal bir gerçeğin anlatımı olan devrimci
teorinin, tüm sözlerden üstün olduğunu söylemek yerinde olur; yani, tarihi
gerçek doğru biçimde yorumlanır ve orada yer alan güçler uygun biçimde
kullanılırsa, teori bilenmese bile devrim yapılabilir.
Tüm devrimlerde çok çeşitli eğilimleri temsil eden kitlelerin katılımı
görülmüş, bunlar eylemde düşünce birliğine varmıştır. Teorinin iyi bilinmesi
çabayı kolaylaştırır, tehlikeli yanlışlara düşmeyi önler, ancak bu teorinin
gerçeğe uyması koşuluyla. Devrimimizin liderleri, tam anlamıyla kuramcılar
olmamakla birlikte, büyük toplumsal olayları ve bunları yöneten yasaları
biliyorlardı. Bugün tüm dünyada tartışılan tarih, toplum, ekonomi ve devrim
görüşlerinin yabancısı değillerdi. Bazı kuramsal bilgilere ve gerçeğin iyice
bilinmesine dayanarak kademeli bir gelişim süreci içinde devrim teorisini
kendileri yarattılar. Gerçeği çok iyi anlamaları, halkla yakın ilişkileri,
hedefi hiçbir zaman gözden kaçırmamaları ve devrimci pratiğin kazandırdığı
deneyim, bu liderlerin tam bir kuramsal görüş oluşturmalarında yardımcı
oldu.
Bu söylediklerim, Küba Devrimi gibi tüm dünyayı meraklandıran bir olayın
açıklanmasına giriş sayılmalıdır. Nasıl ve niçin, teknik ve donanım
bakımından kendisinden kat kat üstün bir düşman tarafından darmadağınık
edilen bir grup insan önce sağ kalmayı, sonra güçlenmeyi, sonra savaş
bölgelerinde düşmandan daha güçlü olmayı, sonra yeni savaş bölgelerine
yayılmayı ve sonunda, yine kendisinden sayıca kat kat üstün düşman
birliklerini düzenli savaş içinde bozguna uğratmayı başarmıştı? Çağdaş dünya
tarihi için ele alınıp incelenmeye değer bir konu.
Çoğu kez, teoriden gerektiği biçimde yararlanamamış olan bizler, Küba
gerçeğini, sanki onun sahipleriymişiz gibi ortaya atacak değiliz. Yalnızca,
gerçeği yorumlayabilmek için zorunlu temelleri saptamakla yetineceğiz.
Gerçekte, Küba Devrimi'nin kesinlikle farklı iki aşamasını birbirinden
ayırdetmek gerekir; 1 Ocak 1959' a kadar süren silahlı eylem ve o tarihten
sonraki politik, ekonomik ve toplumsal dönüşümler.
Bu iki aşama da kendi içinde kısımlara ayrılır, ama biz bunları tarihi
araştırmak açısından ele almayacağız. Devrimin yöneticilerinin, halkla
bağlantı halinde geliştirdikleri devrimci atılımın evrimi bakış açısından,
kendimizi gerekli konuma yerleştireceğiz.
Bu amaçla, bugünkü dünyada en çok tartışılan terim olan marksizm
karşısındaki genel tutumumuzu belirlememiz gerekmektedir. Bize, siz marksist
misiniz, evet mi, hayır mı? diye sorulsa, tutumumuz, Newton'cu olup olmadığı
sorulan bir fizikçinin, ya da Pasteur'cü olup olmadığı öğrenilmek istenen
bir biyologun göstereceği tutuma benzer. Artık üzerinde tartışmayı gereksiz
kılan apaçık gerçekler vardır. Yeni olayların yeni görüşler getirmesinin
yanı sıra, eski görüşlerin de gerçek payını koruduğu unutulmayarak, fizikte
"Newton'cu", biyolojide "Pasteur'cü" olunduğu gibi doğal biçimde "Marksist"
olunmalıdır. Örneğin, Einstein'ın görelilik kuramının, Planck'ın quantum
teorisinin yanında Newton'un buluşlarının durumu böyledir, yeni kuramlar,
İngiliz bilginine büyüklüğünden kesinlikle hiçbir şey kaybettirmez. Newton
sayesinde fizik ilerleyebilmiş, yeni uzay görüşleri geliştirilmiştir.
İngiliz bilgini bu gelişmenin gerektirdiği basamaklardan biridir.
İnsan, elbette ki, düşünür olarak, toplumsal doktrinler araştırıcısı olarak,
ya da içinde yaşadığı kapitalist sistemi bilen biri olarak Marx'a bazı
yanlışlarını gösterebilir. Örneğin biz Latin Amerikalılar, onun Bolivar'la
ilgili yorumuna, Engels ile birlikte Meksika konusunda yaptığı incelemesine
katılmayabiliriz. Marx, bu yazılarında, günümüzde geçerliliğini yitiren bazı
ırk ve ulus teorilerini kabul ettiğini belirtiyordu. Fakat büyük adamların
bulduğu parlak gerçekler, küçük yanlışlara karşın yaşar, küçük yanlışlar,
insan düşüncesinin bu devlerinin eriştiği yüce dorukların tam anlamıyla
bilincinde olsak bile, onların da insan olduğunu, yanılabileceklerini
gösterir yalnızca. Bu nedenle, marksizmin başlıca doğrularını, halkların
kültürel varlıklarının ve bilimsel bilgilerinin bir parçası sayıyor, artık
tartışılmasına gerek kalmayan tüm değerler gibi doğal olarak kabul ediyoruz.
Toplumsal ve politik bilimlerdeki ilerlemeler, başka alanlarda da olduğu
gibi, ilmikleri zincir oluşturan, biriken, birbirine bağlanan ve sürekli
mükemmelleşen uzun bir tarihsel evriminin parçasıdır. İnsanlık tarihinin ilk
çağlarında, Çin, Arap ve Hint matematik bilimleri vardı. Bugün, matematiğin
sınırı yoktur. Bilim tarihinde, bir Yunanlı Pitagoras, bir İtalyan Galilei,
bir İngiliz Newton, bir Alman Gauss, bir Rus Lobaçevski ve bir Einstein vs.
vardır. Aynı şekilde, toplumsal ve politik bilimler alanında, Demokrit'ten
başlayarak Marx'a kadar uzun bir düşünürler zinciri orijinal araştırmalarını
biriktirmiş, deney ve doktrinlerini dağ gibi yığmışlardır.
Marx'ın değeri, toplumsal düşüncede birdenbire niteliksel bir değişme
meydana getirmiş olmasından ileri gelir. Tarihi yorumlar, dinamiğini anlar,
geleceği önceden görür, böylece bilimsel görevini yerine getirmekle de
kalmayıp, ayrıca devrimci bir düşünce de ortaya atar: Dünyayı yorumlamak
yetmez, değiştirmek de gereklidir. Ancak o zaman, insan kölelikten,
çevresinin aleti olmaktan kurtulup kaderinin mimarı haline gelir. O gün bu
gündür, Marx eski düzeni korumaktan çıkar sağlayanların boy hedefi oldu.
Tıpkı köleci Atina aristokrasisinin ideologları olan Platon ve çömezleri
tarafından eserleri yakılan Demokritus gibi.
Devrimci Marx'tan başlayarak, Marx ve Engels adlı devlere dayanan, Lenin,
Stalin, gibi, yeni Sovyet yöneticileri gibi büyük kişilikler sayesinde
gelişim aşamalarını aşarak, izlenecek doktrinlerin ve örneklerin tümü
oluştu. Marx'ın devrimci silahı eline almak üzere bilimi terkettiği noktada
Küba Devrimi ona sahip çıkar. Düşüncelerini revizyondan geçirmek, Marx'tan
sonra gelenlere karşı çıkmak ya da "saf" Marx'ı yaşatmak için değil, bilim
adamı Marx orada tarihin dışına çıktığı, geleceği incelediği ve önceden
gördüğü için Küba Devrimi bu noktada Marx'a sahip çıkar.
Bundan sonra devrimci Marx, tarihin bir parçası olarak savaşa katılacaktır.
Biz pratik devrimciler, mücadeleye girişirken bilim adamı Marx'ın önceden
gördüğü yasalara uyarız. Ayaklanma yolunda, eski iktidar yapısına karşı
mücadele ederken, bu yapıyı yıkmak için halktan dayanak alırken
mücadelemizin temelini bu halkın refah ve mutluluğu üzerine kurarken bilim
adamı Marx'ın öngörüşlerini doğrulamaktan başka birşey yapmayız. Demek
istediğim, marksizmin yasaları Küba Devrimi'nin gerçeklerinde vardır -bir
kez daha altını çizelim en iyisi- bu olgu, devrimin yöneticilerinin kuramsal
açıdan bu yasaları bilip bilmediğinden, uygulayıp uygulamadığından
bağımsızdır.
Küba devrimci harekelini daha iyi anlamak için, 1 Ocak'a kadar yaşadığı
aşamaları birbirinden ayırdetmek yerinde olur: Granma çıkarması öncesi;
Granma çıkarmasından, La Plala ve Arroyo del İnfierno zaferine kadar olan
tarihi dönem; bu günlerden başlayarak El Uvero ve İkinci Gerilla Kolu'nun
kurulmasına kadar geçen zaman aralığı; bundan sonra Üçüncü ve Dördüncü
gerilla kollarının oluşmasıyla ve Sierra Crisial'in işgaliyle İkinci
Cephe'nin yaratılma aşaması; başarısızlığa uğrayan Nisan Grevi; büyük
saldırıya karşı direniş; Las Villas'a doğru ilerleme ve kentin işgal
edilmesi.
Gerilla savaşımızın bu dönemlerinden herbiri ayrı bir toplumsal görüşün,
Küba gerçeğinin ayrı bir değerlendirilişinin sınırlarını belirler. Bu
aşamaların temsil ettiği bu kavram ve değerlendirmeler, devrimin askeri
şeflerinin düşüncesini oluşturmuş, zamanla politik şeflere dönüşmeye
koşullandırılmalarını gerçekleştirmiştir.
Granma çıkarmasından önce, bir ölçüye kadar çok öznelci denilebilecek bir
kafa yapısı egemendi: Birçok kişi, hızlı bir halk patlamasına körü körüne
inanıyor, kendiliğinden oluşan grevlerle birleşik bir silahlı ayaklanmayla
hızla Batista iktidarının devrilebileceği düşüncesiyle heyecanlanıyordu.
Onlara göre, bunlar diktatörün düşürülmesine yetecekti. Bu hareket,
geleneksel partinin ve onun "paraya karşı onur" sloganının doğrudan doğruya
mirasçısıydı. Başka bir deyişle, yeni Küba hükümeti yönetiminin dürüstlüğüne
dayanmalıydı.
Bununla birlikte, Fidel Castro "Tarih Beni Haklı Çıkaracaktır" da, devrimin
bugün hemen hemen tümüyle eriştiği hedefleri saptamıştır. Devrim, ekonomik
alandaki mücadelenin şiddetlenmesi sayesinde, bu hedefleri aşmış, buna
paralel olarak ulusal ve uluslararası politika planlarında kökleşme ve
radikalleşmeye varmıştır.
Çıkarmanın hemen ardından, devrimci güçler yenilgiye uğradı, neredeyse tümü
dağıtıldı; sonra yine birleşip gerilla birliklerini oluşturdular. Hayatta
kalan ve savaşmaya kesinlikle kararlı olan birkaç kişi, tüm adada
kendiliğinden patlama şemasının yanlışlığını anlamışlardı. Savaşın uzun
süreceğini, köylülerin katılmasının zorunluluğunu da anlamışlardı.
İşte o sıralarda, ilk köylüler gerillacılara katıldı. İki savaş verildi,
gerçi birliklerimiz sayıca fazla değildi, fakat kentlerden gelip gerilla
çekirdeğini kuran kişilerin köylülere karşı güvensizliğini yoketmesi
açısından psikolojik önemi büyüktü. Köylüler de merkez gerilla grubuna
güveniyor, özellikle hükümetin gerilla hareketini bastırmak için barbarca öç
alma eylemlerine girişmesinden çekiniyorlardı. Bu durumda iki kesin gerçek
ortaya çıktı, birbirine bağlı olan bu gerçeklerin ikisi de çok önemliydi:
Köylüler, ordunun canavarca gaddarlığının gerilla savaşlarına son vermeye
yetmeyeceğini, hükümet askerlerinin gelip köylü evlerini yakacağını,
ürünlerini ellerinden alacağını, ailelerini öldüreceğini anlamışlar, en iyi
çözümün gerilla birliklerine sığınmak olduğunu, orada hayatlarının
korunduğunu görmüşlerdi. Öte yandan, gerillacılarsa köylülüğü kazanmanın
giderek daha da zorunlu hale geldiğini biliyorlardı. Köylü kitlelerine
yürekten istedikleri birşey vermeliydik. Köylünün en çok özlemini duyduğu
şeyse topraktı.
Daha sonra, Direniş Ordumuzun giderek artan oranda etki alanları zaptettiği
göçebelik aşamasına geçildi. Ordumuz bu bölgelerde uzun süre kalamıyordu,
ama düşman ordusu da buraları yeniden ele geçiremiyor, hatta bu yerlere
giremiyordu bile. Savaşlar sürüp giderken iki ordu kampı arasında bir çeşit
belirsiz sınır çizgisi oluştu.
28 Mart 1957 belirleyici bir gündür; bir kilometre taşıdır. İyice
tahkimatlandırılmış, iyi silahlandırılmış, kısa zamanda takviye alabilecek
biçimde deniz kenarında kurulmuş, bir uçak alanına da sahibolan El Uvero
garnizonuna saldırımızın tarihidir bu. Savaşa giren güçlerin %30 oranında
kırıldığı, en kanlı çarpışmalarımızdan biri olan bu savaşın Direniş Ordumuza
getirdiği zafer durumumuzu tümüyle değiştirmişti. O günden sonra, Direniş
güçleri serbestçe hareket edebilecekleri, haberleri düşmana sızdırmayacak
bir toprak parçasına sahibolmuştu. Oradan da, hızla ve aniden ovalara
inebilecek, düşman konumlarına saldırabileceklerdi.
Kısa bir süre sonra güçlerimiz iki kısma ayrıldı, böylece iki gerilla kolu
oluştu. Sırf düşmanı yanıltmak, güçlerimizi olduğundan büyük göstermek gibi
basitçe bir gizlenme manevrası ikinciye 4. Kol adını verdirtti. İki kol da
hemen eyleme geçti. 26 Temmuz'da Estrada Palma'ya, beş gün sonra da,
yaklaşık 30 km uzaklıktaki Bueycito'ya saldırdık. Bundan sonra daha büyük
kuvvet gösterileri görüldü. Bir milim gerilemeden düşman baskı güçlerine
göğüs gerdik. Düşman askeri birliklerinin Sierra'ya tırmanma girişimleri
birçok kez başarıyla savuşturuldu, savaşan her iki yanın cepheleri arasında
içinde kimsenin bulunmadığı geniş araziler oluştu. Bu arazilerde iki tarafın
da savaşçıları zaman zaman ceza eylemlerinde bulunmak üzere yürüyüş
yapıyorlardı. Cepheler hemen hemen sabitti.
Bu sırada, gerilla birliklerimiz, bölge köylülerinin, kentlerden gelen 26
Temmuz Hareketi üyesi bazı elemanların katılmasıyla ek güçler kazanıyor,
Gerilla Ordusunun savaş yeteneği, savaşmada kararlılığı artıyordu. 1958
Şubatında, bazı saldırıları püskürttükten sonra Juan Almeida'nın 3 Nolu
gerilla kolu, Santiago yakınlarındaki bölgeyi işgal etmeye gitmişti, Raul
Castro'nun, birkaç ay önce ölmüş olan kahramanımız Frank Pais'in adını
taşıyan 6 Nolu hareket kolu yürüyüşe geçmişti. Martın ilk günlerinde, Raul
anayolu baştanbaşa aşmak gibi elde edilmesi zor bir başarıya erişip Mayare
tepelerine çıktı ve Frank Pais İkinci Doğu Cephesi'ni kurdu.
Direniş güçlerimizin büyüyen başarısıyla ilgili haberler sansür engelini
aşıp halka ulaşıyor, devrimci eylemler hızla doruk noktasına tırmanıyordu.
Tam bu sırada, Havana'dan tüm ulusal topraklar üzerinde mücadelenin
başlaması için devrimci genel grev önerisi geldi. Bundan sonrada, aynı anda
tüm noktalardan saldırıya geçilerek düşman kuvvetleri yokedilecekti. Bu
durumda, Direniş Ordumuzun rolü, hızlandırıcı güç ya da hareketi başlatmak
için "mahmuz" görevi yapmaktı. O dönemde, güçlerimiz etkinliklerini
arttırdılar, efsanevi gerillacı Camilo Cienfuegos'un kahramanlığı dillere
destan oldu: Büyük savaşçı, Oriente ovalarında ilk kez olmak üzere, merkezi
yönetime karşı sorumlu olarak, tam bir örgütçü zihniyetiyle dövüşüyordu.
Fakat devrimci grev uygun biçimde örgütlenememiş, işçi birliğinin önemi
yeterince hesaba katılmamış, devrimci çalışmaların içinde bulunan işçilerin
grev için elverişli anı seçmelerine izin verilmemişti. Radyodan grev çağrısı
yapılarak, yasadışı, hızlı ve ani bir harekette bulunulmak istenmiş,
saptanan gün ve saatin, halktan çok önce Batista'nın hafiyelerince
öğrenildiği düşünülememişti. Grev başarısızlığa uğradı, pek çok değerli
devrimci yurtsever acımasızca öldürüldü.
Devrim tarihimizin bu dönemiyle ilgili ilginç bir nokta, Amerika Birleşik
Devletleri tekellerinin dedikodu satıcısı Jules Dubois'nın bile grevin
başlayacağı gün ve saati önceden bildiğiydi.
O sıralarda, savaşın gidişinde en önemli niteliksel değişimlerden biri
meydana geldi: Gerilla güçleri kademe kademe büyüyüp düzenli savaşlarla
düşman ordusunu yenmedikçe zaferin kazanılamayacağı kesin bir gerçek olarak
hepimizce kabul edilmişti.
Derhal köylülükle çok sıkı bağlar kuruldu; Direniş Ordusu ceza yasasını ve
medeni yasayı kaleme aldı; adaleti geçerli kıldı, yiyecek maddeleri dağıttı,
yönettiği bölgelerde vergi topladı. Komşu bölgeler de Direniş Ordusunun
etkisinde kaldı. Düşman geniş çapta saldırılara hazırlandı, fakat iki aylık
çarpışmanın bilançosu, tümüyle morali bozulan istilacı orduya verdirilen
1000 kayıp ve savaş kapasitemizi arttıran 600 silah oldu.
Artık düşmanın bizi yenemeyeceği kanıtlanmıştı. Bundan böyle, Sierra Maestra
tepelerine ya da Frank Pais İkinci Oriente Cephesi makiliklerine sokulup
buraları ele geçirebilecek güç Küba'da kesinlikle yoktu. Zorba hükümetin
askeri birlikleri için Oriente yolu geçilmez olmuştu. Düşman saldırısı
bozguna uğratılınca, 2 Nolu koluyla Camilo Cienfuegos ve 8 Nolu Ciro Redondo
koluyla bu satırların yazarı Camagüey bölgesini aşıp Las Villas'a yerleşme,
düşmanın haberleşme bağlantılarını kesme görevini üstlendik. Camilo
ilerlemeyi sürdürecek, kendi yürüyüş kolunun ad aldığı kahraman Antonio
Maceo'nun olağanüstü başarılı eylemini yineleyecek, doğudan batıya tüm adayı
işgal edecekti.
Bu noktada, savaş yeni özellikler gösterdi: Güçler ilişkisi devrimin lehine
dönüştü. Biri 80, diğeri 140 adamdan oluşan iki küçük hareket kolu, binlerce
askeri savaşa sokan ordu tarafından sürekli çevrilip hırpalanarak Camagüey
ovalarını aşıp Las Villas'a ulaştı. Adayı ikiye bölme eylemi başlamıştı.
Bugün, böylesine küçük iki gerilla kolunun, iletişim ve taşıt araçlarından,
modern savaşın en basit silahlarından bile yoksun olarak, iyi eğitimli,
süper donanımlı, kendisinden kat kat üstün silahlı birliklere karşı nasıl
savaşabildiği şaşırtıcı, inanılmaz, hatta akıl almaz gelebilir. Herşeyden
önemlisi bu iki grubun belirleyici nitelikleriydi: Gerilla savaşçısı ne
denli rahatsız edici koşullar altında bulunuyorsa, doğal çevreye o denli iyi
uyum sağlar, kendini ne denli evinde hissederse rnorali, güvenlik içinde
bulunduğu duygusu o denli güçlenir. Aynı zamanda, koşullar ne olursa olsun,
gerillacı hayatını ortaya koymaya, gerekirse canını vermeye gelmiştir.
Genellikle, birey olarak bir gerillacının ölmesinin ya da sağ kalmasının
savaşın sonucu üzerinde büyük bir etkisi yoktur.
Şimdi incelemekte olduğumuz Küba örneğinde, düşman askeri diktatörün
aşağılık bir ortağıdır, Wall Street'ten başlayıp kendisine kadar uzanan uzun
zincirde, bir öncekinin kalıntısı kırıntıları toplar. Ayrıcalıklarını
savunmaya isteklidir, ancak, önem taşıdıkları ölçüde. Ücreti ve çıkarı, bazı
acılara ve bir takım tehlikelere değer, ama hayatını vermeye hiç değmez.
Eğer bu çıkarları korumak için ölmesi gerekliyse, bunlardan vazgeçmesi, yani
gerilla tehlikesi karşısında geri çekilmesi daha akıl kârıdır.
Bu iki görüşten ve bu iki ahlak anlayışından 31 Aralık 1958'de patlak veren
bunalımı yaratan farkları çıkarabiliriz.
Direniş Ordusunun üstünlüğü giderek apaçık ortaya çıkmıştı. Gerilla
kolumuzun Las Villas'a varışı, 26 Temmuz Hareketi'nin bütün diğer gruplardan
daha çok sevildiğini gösterdi. Devrimci Direktuara, Las Villas İkinci
Cephesine, Sosyalist Halk Partisi ve Özgün Örgüte bağlı bazı küçük gerilla
birliklerine kıyasla daha popülerdi. Bunda, lideri Fidel Castro'nun mıknatıs
gibi çekici kişiliğinin rolü büyüktü, ama devrimci çizgimizin dürüstlüğü de
etkenlerden biriydi.
Ayaklanma böylece bitti. Fakat Sierralarda, Oriente ve Camagüey ovalarında,
Las Villas dağlarında, ovalarında ve şehirlerinde iki yıl amansız bir savaş
verdikten sonra Havana'ya dönen adamlar ideolojik bakımdan, Las Coloradas
kıyılarında karaya ayak basıp mücadelenin ilk günlerinde harekete geçenlerle
aynı değillerdi artık. Köylülere karşı güvensizlikleri dostluğa ve köylünün
niteliklerine saygıya, köy hayatı konusundaki bilgisizlikleri, köylünün
ihtiyaçlarının yakından bilinmesine dönüşmüştü. İstatistik ve teorik
uğraşları, yerini pratiğin beton sağlamlığına bırakmıştı.
Sierra Maestra'da uygulanmaya başlanan tarım reformunun bayrağı altında, bu
adamlar emperyalizmle çarpışıyorlar. Yeni Küba'nın bu Tarım Reformunun
temeli üzerinde kurulması gerektiğini biliyorlar.
Tarım reformunun topraksızlara toprak vereceğini, haksız yere toprak sahibi
olanların elinden bunların geri alınacağını biliyorlar. En büyük toprak
sahiplerinin hükümet çevrelerinde ve ABD yönetim kademelerinde de etkili
olduklarını biliyorlar. Güçlükleri cesaretle, cüretle, herşeyden önce halkın
desteğiyle yenmeyi öğrendiler. Acıların ötesinde, bizi bekleyen kurtarılmış
geleceği şimdiden görüyorlar.
Hedeflerimizin bu son kavramına varmak için uzun bir yolu aşmak, uzun süre
evrimleşmek gerekti. Savaş cephelerinde ardı ardına beliren değişimlere
paralel olarak, gerilla örgütümüzün toplumsal bileşiminde de farklılaşma
oluşmuş, şeflerin ideolojik dönüşümü gerçekleşmişti. Bu değişimlerin herbiri,
bileşimde, güçte, ordumuzun devrimci olgunluk derecesinde niteliksel
farklılıklara yol açtı. Köylülük dayanıklılığını, acıya karşı direncini,
arazi bilgisini, toprak sevgisini, tarım reformu isteğini gerilla ordumuza
aşıladı. Aydının, kim olursa olsun bu teori yaratılırken çorbada tuzu oldu.
İşçi, örgütçülüğüyle, içten gelen birleşme eğilimiyle, birlik kurma
becerisiyle katılımda bulundu. Tüm bunların üzerinde, "mahmuz"dan daha fazla
bir anlam taşıdığını artık kanıtlamış olan Direniş Güçlerimiz yeralıyordu.
Verdiğimiz ders kitleleri öylesine tutuşturmuş ve ayaklandırmıştı ki
cellattan bile korkuları kalmamıştı. Bu karşılıklı etkileşim kavramı hiç o
günlerdeki kadar kafalarımızda netleşmemişti. Bu karşılıklı etkileşimin
nasıl olgunlaştığını hissedebilmiştik, silahlı ayaklanmanın etkisini, bir
insanın kendisini savunacak başka insanlara, elinde bir silaha ve gözlerinde
zafere erişme kararlılığına sahibolduğunda kazanacağı gücü gösteriyorduk.
Köylülerse Sierra'da kurulacak tuzakları, orada yaşamak ve yenmek için,
halkın kaderini ileriye götürmek için gereken gücü, gözüpekliğin,
dayanıklılığın ve fedakarlığın dozunu gösteriyorlardı.
İşte böylece kırların terine batarak, dağların ve bulutların ufku önünde,
adamızın kızgın toprağı üzerinde, isyancı şef ve beraberindekiler Havana'ya
girdi. Tarih, halkın ayaklarıyla yeni bir Kışlık Sarayın merdivenlerini
tırmanıyordu.
Ernesto Che Guevara
SAYFA BAŞI
ANA
SAYFA
|