CEPHE PROGRAMLARI ve YURTSEVER CEPHE

AYŞE EMEL ENGİN

Cephe ile ilgili stratejik belirlemeler yapan politik çizgiler
cepheyi ve bileşenlerini bir türlü doğru kavrayamadıkları için,
 ne amaçladıklarını gerçekleştirmişlerdir,
ne de günü kurtarmak doğrultusunda yaptıkları politikaların
kendilerine bir yararı olmuştur.
Yapılanların hepsi durgun sularda
yapay dalga yaratmaktan öteye gidememiştir, gidemez de...


Eğer günümüzün politik yapılanmaları geçmişi biraz olsun doğru kavramış olsalar, aynı yoldan ikinci kez yürümezler. Geçmişle ilgili bilgilerini bir kez daha tazelerler ve yanılgıya düşmekten kendilerini kurtararak daha güven verici politikalar üretirler. Örgüt adları ve yöneticiler değişse de, yadsımaya karşın yöntemlerin aynı kalması oldukça düşündürücüdür. Biz de bu yazımızda bu yanları irdeleyecek ve siz okurlarımızın çıkarabildiğimiz ölçüde, bilincine çıkarmaya çalışacağız.


 BİRAZ GERİYE GİDELİM

12 Eylül 1980 faşizminden önce yani 1970’li yılların ortalarından sonra eski TKP tarafından yaşama geçirilmek istenen Ulusal Demokratik Cephe (UDC) için yoğun çalışmalar yapıldı. Başta ÜRÜN dergisi olmak üzere TKP’nin yandaşı olan yayın organlarında konu her yönüyle ele alınarak çağrılar yayınlandı. Günlük yayınlanan POLİTİKA gazetesinin hemen tüm sayfaları Ulusal Demokratik Cephe’nin (UDC) propogandasına ayrıldı.
Ne var ki, bütün bu çalışmalara karşın TKP’nin çağrısına kulak asan olmadı. Oysa; Ülkemiz genelinde hemen her gün 25-30 kişi faşist saldırılarda yaşamlarını yitirdikleri gibi kurulan Milliyetçi Cephe hükümetleriyle siyasi gericilik durmadan tırmandırılıyor, baskılarsa günbe gün artıyordu. Geniş halk yığınları içinde sistemden rahatsız olanların sayısı ise büyük sayılara yükselmişti. Ama her nedense TKP’lilerin dışında yapılan cephe çağrısını hemen kimse bir seçenek olarak değerlendirmiyor ve UDC’ye katılmak için kimse kılını kıpırdatmıyordu.
Aksine, bütünleştirici olması gereken cephe çağrısı tersine sonuçlar vererek, sendikalar ve diğer demokratik kitle örgütleri arasında büyük çapta ayrışmalara neden oluyor ve ilerici güçlerin saflarında gedikler açılmasıyla sonuçlanıyordu. DİSK’e bağlı sendikalar içinde taban tavan kopuklukları yaşanıyor, kıyasıya bir çekişme DİSK’i zor durumda bırakıyordu. Aynı çekişmeler; TÖB-DER, TÜS-DER, TÜM-DER ve benzeri örgütlerde de en üst düzeyde sürüp gidiyordu. Neredeyse asıl düşman unutulup gitmişti de denilebilirdi.
Gerçekler böylesi sonuçlar vermesine karşın; TKP, bir kez olsun Ulusal Demokratik Cephe politikasını gözden geçirmiyor, doğruluğunda ayak direyerek, TKP gibi düşünmeyenlere karşı ağır suçlamalarda bulunmaktan da geri durmuyordu. TKP, bu yanlış politikasını değiştirmeksizin 12 Eylül 1980 gününe kadar sürdürdü ve düdük çalındıktan sonraysa; ortada Ulusal Demokratik Cephe mephe kalmadı. Özetle; sözü edilen cephe ne faşizme geçit vermemek için, ne de erki ele geçirmek üzere devrimci bir kalkışıma dönüşmeksizin sönümlenip gitti ve süreç içinde de bir daha bu cepheden söz edilmedi.


ULUSAL DEMOKRATİK CEPHE (UDC) YANLIŞ MIDIR?

 Her şeyden önce TKP, Türkiye kapitalizminin gelişimi ile ilgili olarak yaptığı değerlendirim yüzünden giderilmesi zor bir yanlışlığa düşüyor ve bu politikada ısrarlı olduğu için de sağ bir politika izlemek zorunda kalıyordu. Bu yüzden de diğer sol çevrelerce başta TSİP olmak üzere yoğun olarak eleştiriliyordu.
Türkiye kapitalizmi kendi iç dinamiği ile gelişmediğinden ve bu nedenle dikkate alınacak bir yarışmacı (rekabetçi) dönem yaşamadığından daha Kurtuluş Savaşı’nın hemen arkasından kolaylıkla dış tekelci emperyalist güçlerin güdümüne girmiş ve süreç içinde dış güçlerin etkisiyle tekelcileşerek, işbirlikçi tekelci konuma yükselmiştir. İşbirlikçi tekelci sermaye dışında kalan sermaye güçleri ise emperyalizmle iç içe geçmiş olan işbirlikçi tekelci sermaye karşısında direnecek olanakları olmadığından kolaylıkla tasfiye edilmişlerdir. Ülkemizde varlığı ve ayakta kalması işbirlikçi tekelci burjuvazinin varlığına bağlı olan sermaye grupları ise ulusal burjuvazi olarak değerlendirilerek bilimsel bir yanlışlığa düşülmüştür. TKP de bu yanlışlığa düşen bir değerlendirim yaptığı için sınıf mevzilenmesini ister istemez yanlış formüle etmiştir. TKP’ye göre Ulusal Demokratik Cephe’nin, yani devrim cephesinin bileşenleri; işçi sınıfı, köylülük ve ulusal burjuvazi olarak saptanmıştır. Oysa günümüzde burjuvazinin devrimci barutunu hepten yitirmesi bir yana, ülkemizde uluslararası emperyalist güçlere karşı çıkacak bir ulusal burjuvazi de yoktur.


Bu konuda TSİP Programı şöyle diyor.

“Dünya emperyalist-kapitalist sistemine bağımlı, orta gelişmişlikte bir ülke olan Türkiye’de egemen üretim biçimi kapitalizmdir. Türkiye’de boy vermesi yüz yıl öncesine uzanan ve bu noktada günümüze dek gelen süreç boyunca not etmeye değer erkin-yarışmacı (rekabetçi) bir dönem geçirmeyen kapitalizm, başlıca gelişmesine Kurtuluş Savaşı’ndan sonra kavuşmuştur. Kapitalizmin bu başlıca gelişimi bütünüyle dünya kapitalizminin emperyalist döneminde yer aldığı ve palazlanmakta olan yerli burjuvazi, giderek emperyalizmle tam bir işbirliğine girdiği için, Türkiye kapitalizmi emperyalizme bağımlı olmuştur. Bu dönem boyunca, yerli burjuvazinin ortaklık içinde olduğu uluslararası finans kapitalinin tekelci niteliği ülke kapitalizmine de yansımış, ayrıca kapitalizm öncesinden gelen toplumsal koşulların zorlamasıyla Türkiye kapitalizmi tekelci bir nitelik kazanmıştır.”
Biz burada sınıf savaşımında bağlaşık olması gereken saptamalarda yanlışlığa düşüldüğüne işaret ediyoruz. TKP, bu yanlışı yüzünden öğreti ve örgütsel olarak bağımsızlığını koruyamamış, sık sık sandıkta CHP’nin desteklendiği çıkışsızlıklar yaşanmıştır.

İkinci olarak TKP, cephe çağrılarını politik bir örgütlülüğe indirgememiş, daha çok kendi etki alanında duran çeşitli sendikalardaki üye ve yöneticileri, aydınları ve çeşitli derneklerdeki yandaşlarını cephenin bileşeni içinde görerek, sözümona örgütlü insana, bir kez daha cepheye katılım açıklaması yaptırarak dosta düşmana gücünü kanıtlama yoluna gitmeyi başat bir görev olarak sürdürmüştür.

Konuyu açarsak; cephe çağrılarına yanıt verenler çoğunlukla ya TKP’li ya da yandaşları olmasına karşın durum farklı imiş gibi gösterilmiştir. Bir an bütün olumsuz niyetlerimizden sıyrılsak ve bu cephe çağrılarına tek tek kişilerin katılımını olumlasak bile yaşamın yapılan yanlışın üstüne kurulamayacağını yaşayarak görmekten yakamızı kurtaramayacağız. Çünkü; cephe tek tek kişilerle kurulamaz. Cephe farklı bileşenlerle oluşturulur, partiden farklı bir işlerliği ve işlevi vardır. Parti, öğretisel ve örgütsel birliği benimseyenlerin örgütüdür. Cephe ise, örgütsel olarak da, öğretisel olarak da görüş farklılıkları taşıyan, bazı ortak paydalarda birleşmiş örgütlerin oluşturduğu bir yapılanmadır. Kuşkusuz bu yapılanma ayrı ayrı bileşenlerden oluştuğu için izlenecek politikaları saptamak ve uygulamak için bileşenlerden gelen temsilcilerle bir üst yönetim de oluşturmak durumundadır. Cepheyi örgütlerle değil de kişilerle düşünür ve çağrımızı kişilere yönelik yaparsak bir yönetim oluşturmanın zorluğunu ve dahası olanaksızlığını daha ilk adımda yaşar ve inandığımız cepheyi kendi ellerimizle dağıtmış oluruz.
İşte eski TKP’li arkadaşlar devrim cephesi olarak düşündükleri Ulusal Demokratik Cephe anlayışlarındaki sakatlıklardan kaynaklı nedenlerle kalıcı bir örgütlenme oluşturamamışlar, salt kendi içlerine yönelik bir şeyler yapıyormuş havası vermek için böylesi bir cephe çağrısına emek vermişlerdir. Bu anlayış 12 Eylül 1980 faşizminin bir gün sonrasında bile savunulamamış kendiliğinden sessiz sedasız bu strateji terkedilmiştir.

Türkiye’nin en eski komünist partisi, gerçeklerle örtüşmeyen böylesi bir taktik ve stratejik yanlışlıklar yüzünden sağa kayarak hantallaştırılmış, daha sonra da bu politikanın mimarlarının eliyle parti likide edilerek dağıtılmıştır. Kuşkusuz bu konuyu ileride yazacaklar açısından değinilecek pek çok konu bulunabilir. Biz, bu yazımızda şimdilik konumuzla yakından ilintili olanlara değinmeyi yeterli buluyor ve asıl konumuza Türkiye Komünist Partisi’nin (yeni) Yurtsever Cephe çağrısına dönüp konuyu bir kez daha alt başlıklarıyla birlikte irdelemeyi gerekli görüyoruz.


YURTSEVER CEPHE ve TKP

Türkiye Komünist Partisi’nin (TKP) programını kitle dergisinin 40 ve 41. Sayılarında ele almış, Sosyalist Devrim programının eleştirisini yapmıştık. Bizim bu eleştirimize yazılı yanıt verilmese de, sözlü olarak bir çok TKP’li arkadaştan düzeysiz karşılıklar almıştık. Daha politik olan TKP’liler ise, “eğer eleştiriniz dikkate almaya değer eleştiri ise yayın organlarımızda yanıt veririz, yok değmezse es geçeriz” denilmişti.
Demek dikkate değer bulunmadı ki, eleştirimize bir karşılık verilmedi. Ya da denilmek istendi ki; isteyen istediğini yazsın çizsin biz işimize bakarız. Kuşkusuz işlerine bakmak herkesin olduğu gibi onların da hakkıdır. Bizim bu tutumlarına bir diyeceğimiz olamaz. Ancak bizler sosyalist bir çalışma sürdürüyoruz ve yaşamın içinde birçok çalışma alanında yollarımız kesişiyor ve birbirimize söyleyeceklerimiz oluyor. İşte bu yüzden “Yurtsever Cephe” anlayışını kendi dergimizde ele alıyor, bizim açımızdan olması ve olmaması gerekenlere işaret etmeyi gerekli görüyoruz.


TKP PROGRAMI İLE “YURTSEVER CEPHE” ANLAYIŞI ÖRTÜŞEBİLİR Mİ?

TKP, “Sosyalist Devrim” betimlemesi yapıyor ve işçi-köylü bağlaşıklığını bile gerekli görmüyor. Ve hatta sosyalist devrimin öncüsü işçi sınıfının temel bağlaşığı durumunda olan yoksul köylüye bile değinilmeden geçiliyor. Öyle sanıyoruz ki, TKP’li arkadaşların köylülüğe karşı anlaşılması zor bir tutumları var. Kuşkusuz bu durum da onların bileceği bir şey. TKP’nin erki almak için yaptığı program tam anlamıyla işçici bir program. Bir başka deyişle işçi sınıfının yalnızlaştırılması göze alınıyor. Ancak bu yalnızlaştırılmaya programda bir umar da bulunuyor ve işçi sınıfı yeniden tanımlanarak, işçi sınıfı yeni bir anlayışla kapsam olarak genişletiliyor. Bize göre küçük burjuva olarak tanımlanan unsurlar, “eğer bir ücret karşılığında çalıştırılıyorsa işçidir” denilerek bir anda işçi olup çıkıyorlar.
TKP programında bir başka konu ise, Türkiye kapitalizminin gelişim sürecine ve var olan sınıf ve tabakaların konumuna hiç değinilmemiş olmasıdır. Kısaca; “Türkiye kapitalist bir ülkedir ve emek-sermaye çelişkisi başattır” denilerek işin içinden çıkılıveriyor.

Sınıf savaşımını bu şekilde tanımlayan TKP, kapitalizm karşıtı kalkışmalar örgütleyerek, grevlerden ve genel grevlerden yola çıkmıyor, devrimci savaşımın kaldıracı olarak, ta SİP döneminde Sosyalist İktidar Gazetesi’nde yazıldığı gibi emperyalizm karşıtlığını başa alıyor ve hemen dışa yansıyan tüm çalışmasını bu tespit üzerinden yürütüyor. İşte; “Yurtsever Cephe” politikası ve çalışması bunun en somut kanıtını oluşturuyor.


YURTSEVER OLMAKLA KOMÜNİST OLMAK AYNI ŞEY MİDİR?

Komünistler tartışmasız bir şekilde yurtseverdirler. Ancak; her yurtsever hiçbir zaman komünist değildir. İşte bu yüzden komünist bir parti devrimci savaşımın kaldıracı olarak emperyalizm karşıtlığını belirlemişse bu demektir ki, kendi dışında kalan güçlerle cephe kurmak zorunluğu vardır ve bu zorunluk aynı zamanda savaşım içinde ele geçirilen erkin de paylaşılmasını gerektirir. İş böyle olunca da devrimin karakteri sosyalist devrim değil, sosyalist devrimin özgül bir biçimi olan Demokratik Halk Devrimi olur. Yok eğer çağrı salt komünistlerle sınırlıysa bunun için cepheye değil, komünistlerin birliğine gereksinim vardır. Yapılan çağrıda kapsam konusunda bir bulanıklık olduğu daha ilk bakışta görülüp durulmaktadır.


Şimdi sormak gerekiyor:

1. TKP, yalnızca komünist olanlara mı çağrı yapıyor?

2. TKP’nin dışında kalan örgütleri komünist olarak görüyor mu?

3. Görüyorsa komünistlerin birliği ile ilgili olarak bir politikası var mı?

4. Var olan örgütleri komünist görmüyorsa, komünist olanlar örgütsüz olan kişiler olarak mı bir kıyıda duruyorlar?

5. Yurtsever Cephe emperyalizm karşıtlığından farklı bir şey midir? Eğer farklı ise nasıl anlaşılmalıdır?

6. Kurulu partiler ve çeşitli çevrelerin içinde emperyalizm karşıtı olan yapılar yok mudur?

7. Varsa; bunlardan herhangi birine “Yurtsever Cephe” bağlamında bir çağrı yapılmış mıdır?

8. Yapılmamışsa, nedeni TKP’nin bu örgütlere bakışındaki öznellikten mi, yoksa bu yapıların öznelliğinden mi kaynaklanıyor?

Bu soruları daha çoğaltmamız olasıdır. Ancak, biz şimdilik bu kadarla yetinelim ve can alıcı noktalara açıklık getirmeye çalışalım.

Bugünkü TKP de tıpkı eskisi gibi bir yol izleyerek, sonu aynı yere giden bir yolda yürümektedir. Çünkü; öğretisel (ideolojik) çizgisiyle eylem çizgisi birbirini tutmamaktadır. İşin bir an kuramsal yanını TKP’nin baktığı yerden bakarak görmeye çalışsak bile sonuç yine de değişmeyecek, “Yurtsever Cephe” için harcanan emeğin günü geldiğinde boşa gittiği görülecektir.

Bugünkü TKP’nin eskisine göre sendikalar ve demokratik kitle örgütleri içinde ve yönetiminde neredeyse yok denecek kadar tabanı azdır. Dolayısıyla “Yurtsever Cephe”yi desteklemek anlamında siyaseten yanlış bile olsa, gerek sendikalar içinden gerekse demokratik kitle örgütlerinden katılım anlamında bir açıklama yaptırabilmesi de çok zordur. Bu durumu kendileri de çok iyi bildikleri için tek tek kişilere yönelen bir yol izlenmektedir. Bu anlayış yüzünden TKP’de örgütlü kişi bir kez daha “Yurtsever Cephe”ye örgütlenerek kısır bir döngü içinde yuvarlanıp durulmaktadır. Şimdilik saptamaların yanlışlığı üzerinde durmayı gerekli görmeyen TKP üye ve yandaşları, yarın yürütülen politikalar ses getirmediğinde kuşkusuz daha sorgulayıcı davranacaklar ve bu durumun sonucu savrulmalar kaçınılmaz olarak arka arakaya yaşanacaktır.


CEPHEDE SİYASETEN YER ALACAK ÖRGÜT VAR MIDIR?

Bize göre, emperyalizmle hiçbir şekilde uzlaşmayan siyaseten örgütlü sosyalistlerin dışında cephede yer alması olası bir tek örgüt bile gösterilemez. Ve zaten TKP de, “Yurtsever Cephe” çağrısıyla bu örgütlere de bir çağrı götürmüş değildir. Geriye kalan kimi burjuva ve küçük burjuva örgütlerininse yurtseverliği hepten tartışma götürür durumdadır. Bunların çoğu AB’cidir ama “onurlu AB’cilik”ten söz etmektedirler. İşçi Partisi bunları uzun zaman önce kendi siyasetine taşımış, sosyalizmi savunmaktan yüzgeri ederek en iyi altı okçu oluvermiştir. Öyle ki, İşçi Partisi tutumunu her geçen gün daha da derinleştirerek MHP’lilerle bile sık sık yolları kesişen bir parti konumuna düşmüştür. Kimi provokatif eylemlerin içinde bile İşçi Partisi’ni görmek olasıdır.

TKP’nin çağrısı yansız ve yönsüzdür. Gerektiği kadar açık değil, bulanık durumdadır. Bu yüzden ilericilerin, aydınların içinde yer alacağı varsayılan cephenin kitlesel tabanı yoktur. Kuşkusuz emperyalizm karşıtlığından yürümek ülkemizdeki sınıf savaşımı ile örtüşür. Çünkü; ülkemizde politik erki elinde bulunduran güç, işbirlikçi tekelci burjuvazidir. İşbirlikçi tekelci burjuvaziye karşı çıkmakla emperyalizme karşı çıkmak farklıymış gibi görünse de sonuç olarak aynı kapıya çıkar. Emperyalizmin yaşam damarlarını kesecek olan bir politika yürütmek aynı zamanda işbirlikçi tekelci burjuvazinin de yaşam damarlarını kesecektir. Birisine karşı sürdürülen savaşım ötekini de karşısına alacağından sürdürülecek savaşım bir bütünlük içinde yürütülmek zorundadır. Kuşkusuz emperyalizme karşı sürdürülen savaşımda sosyalist olmayanlar da yer alacaklar, savaşım içinde gerçekleri görerek ya sosyalizmi benimseyecekler ya da geriye düşeceklerdir. Daha çok da sosyalizmi benimsemeleri söz konusu olacaktır. Kuşkusuz yürütülen savaşımın başarılı olup olmamasıyla da seçimin büyük ilintisi vardır.
Türkiye Sosyalist İşçi Partisi programı emperyalizmle ilgili kuşkuya yer vermeyecek denli açık görüşler ileri sürüyor. Bir alıntı yapacak olursak.

“Bugün yeryüzünde, geniş emekçi yığınların ve halkların ortak düşmanı emperyalizmdir. Bu olgu emperyalizme karşı dünyanın dört bir köşesinde yürütülen savaşımın çok yönlü bir bütünlük kazanmasını sağlar. Emperyalizmin kesin yenilgiye uğratılarak varlığına son verilmesi, başta dünya sosyalist hareketi olmak üzere, uluslar arası işçi sınıfı eylemliliği ve ulusal kurtuluş savaşlarının oluşturduğu dünya devrimci sürecinin bütünlüğünün ve dayanışmasının güçlendirilmesini zorunlu kılar. Tek tek ülkelerin halklarının sonuncu kurtuluşları, emperyalizme karşı verdiği savaşımda dünya devrimci sürecinin bütünlüğüne sonuna kadar bağlı kalmakla olanaklıdır. Günümüzde enternasyonalist dayanışma olmadıkça, hiçbir ülke halkı savaşımı sonuncu utkuya ulaştıramaz.
Emperyalizmin sömürüsü ve baskısı altındaki Türkiye halkının savaşımı bütün dünyadaki anti-emperyalist savaşımın ayrılmaz bir parçasıdır. Bu savaşımın önderi işçi sınıfımızdır. Halkımızın sonuncu kurtuluşunu sağlamakla yükümlü olan işçi sınıfımız, emperyalizme karşı yürütülen savaşımın sonuna kadar kararlı biricik gücüdür. Çünkü ulusal sınırları çoktan aşıp uluslararası nitelik kazanmış olan sermayeye karşı savaşım veren bütün ülkelerin işçi sınıfının düşmanı tektir. Emperyalizm. Sonuncu ereği tektir; sınıfsız sömürüsüz bir dünya toplumu. Bu somut durum işçi sınıfının birliği ilkesinin en yüce biçimi olan proletarya enternasyonalizmine sonuna dek bağlılığı zorunlu kılar.!”

Emperyalizme karşı yürütülecek olan savaşımın yandaşlarını net olarak koyamadığımız sürece yanlışa düşmemiz de o ölçüde artacaktır. Bu bakımdan TKP’nin yaptığı “Yurtsever Cephe” çağrısı soyut bir çağrı olarak kalmakta, deyim yerindeyse kotarıcısı da katılanı da kendisi olarak kalmaktadır. Konuya girerken eski TKP ile ilgili olarak yaptığımız saptamaların ulusal burjuvazi dışında hepsini şimdiki TKP ile ilgili olarak da yaparsak yanlışa düşmüş olmayız.
Genel olarak solda yer alan örgütlerin yaşadığı politikasızlığa benzer durum, TKP’de de yaşanmaktadır. Hızla gelişen olaylar karşısında oradan oraya savrulan politikalar üretilmekte ve insanlar peşinden koşturulmaktadır. Bütün bunlar her ne kadar politik erki ele geçirmek için bir parti politikasıymış gibi sunuluyorsa da gerçek sadece ve sadece partiye üye kazanma kaygısından öteye geçmemektedir.


HER ŞEYİN YURTSEVERİ DAHA MI İYİ?

TKP, insanların konumuna ve uğraş alanlarına göre başlıklandırmalar yaparak başına bir “yurtsever” betimlemesi getirip politik çalışmalar örgütlüyor. “Yurtsever sanatçılar, yurtsever liseliler vb” gibi. Gerçekten “Yurtsever Cephe” anlayışını partinin politik çizgisi olarak benimsemiş olsaydı bu denli içi boş ve maddi dayanaklardan yoksun bir tanımlamayla yola çıkmazdı. İşte bu nedenle; TKP’nin günü kurtarmaktan öte gitmeyen politikaların peşinden sürüklenmesi düşündürücü değil, politikasızlığının bir sonucudur.
Bir diğer nokta ise; ülkemizde örgütlü olmasa bile, Amerikan ve AB karşıtı elle tutulur, gözle görülür dipten gelen bir dalga söz konusudur. Bu dalgayı değerlendirmek isteyen TKP, kendi politikası açısından önemli bir şey çıkmayacağını biliyor olsa bile, yandaşlarını politikasız bırakmamak için yapay bir hareketlenme yaratıyor. Bu nedenle; bu alana yönelik geçici de olsa bir şeyler söylemeyi gerekli görüyor. İşte, bir kaşık suda yaratılmak istenen “Yurtsever Cephe” fırtınası bir sonraki yıl için tortu bile bırakmadan askıya alınsa bile hiç değil, TKP’liler boş kalmış olmuyorlar.

Yurtseverlik çizgisi öyle bir çizgidir ki, bir adım ötesi burjuva görüşlerle kirlenebilir. Bu nedenle bu alanda politika yapanlar son derece titiz ve ilkeli olmak durumundadırlar. Ne var ki bizim TKP de gördüğümüz şey titiz ve ilkeli davranılmadığı doğrultusundadır. Kuşku yok ki, bu sözlerimizle TKP’yi zan altında bırakacak sözlerden özenle uzak durduğumuz bir gerçektir. Ancak, biz cephenin ne olup ne olmadığını çok iyi biliyoruz ve TKP’nin sözünü ettiği “Yurtsever Cephe” görüşü cephe anlayışıyla hiç mi hiç örtüşmüyor. Bu nedenle aklımıza gelen; “her şeyin yurtseveri daha mı iyi” sorusu oluyor?

1 MAYIS, hemen her örgüt için çok önemlidir. Çünkü 1 Mayıs’a katılım sayısına göre örgütler kendilerine bir değer biçmektedirler. Katılım sonrası ortaya konulan nicelik bir ay boyunca konuşulduktan sonra haziran ayı ile birlikte politika genellikle tatile çıkar ve eylüle kadar gözle görülür bir durağanlık yaşanır. Bu durumu genelleyerek açıklarsak, hemen her çizgi için durum üç aşağı beş yukarı benzeşlikler gösterir. TKP, 1 MAYIS’a yığınsal bir katılım gerçekleştirmek için büyük bir çaba içindedir. Geçen yıl katılımı arttırmak için NATO karşıtlığından politika yürütmüş, bu yıl da “Yurtsever Cephe” anlayışı ile katılımı arttırmak istemektedir. Bu politika ileri sürülerek daha çok insanın alana taşınması olasıdır. Bize öyle geliyor ki, TKP’nin “Yurtsever Cephe” politikası stratejik olmaktan çok taktiksel bir içeriktedir ve bu yüzden de kısa bir süre sonra unutulup gidecektir.


SONUÇ:

TKP, bilimin yol göstericiliğini zorlayan bir politika izlemektedir. “Yurtsever cephe” görüşünü enine boyuna incelediğimizde bu konudaki çıkışsızlıkları net olarak görebiliyoruz. Emperyalizmi yenilgiye uğratmak ve işbirlikçilerini erkten alaşağı ederek erki ele geçirmek için yola devrim programı ile çıkmak gerekmektedir. Kuşku yok ki, böylesi bir program ince elenip sık dokunulması gereken bir program olup günübirlik yararcı politikalardan uzak durmayı zorunlu kılar. Bu nedenle sosyalist bir parti taktiksel belirlemeleri ile stratejik belirlemelerini birbirine karıştırmamalı ve uzun erimli bir sınıf savaşımına kendisini hazır kılmalı ve erk savaşımını işçi sınıfı ve yoksul köylülük bağlaşıklığı üstünden var etmelidir. Çünkü son sözü, yalnız ve yalnız ateşle sınanmayı göze alabilenler söyleyebilir. Cephe betimlemesi de böylesi bir sıkılığı ve ciddiyeti gerektirir.
 
Çünkü; kuram ağacı gri,yaşam ağacı yeşildir
 


İLETİŞİM FORMU

NOT: MESAJLARINIZ EN GEÇ İKİ GÜN İÇERİSİNDE CEVAPLANDIRILACAKTIR

 

NOT: telefon numaranızı yazmak istemiyorsanız birkaç rakam yazınız.

 

               [- Sayfayı yazdır - ]              


SAYFA BAŞI

ANA SAYFA