|
EKİN SANAT DERGİSİ YAZILARI ÇARESİZLİĞİN ÇARESİ (2) İnsanların şaşırtıcı,yaratıcı varlıklar olduğunu kabul etmek gerekir.Somut bir durum ile karşı karşıya geldiklerinde nasıl yaratıcı olduklarını, en güç durumda dahi bir seçenek ya da seçenekler oluşturduklarını Çaresizlik diye bir kavramın olmayıp çaresizliğin çaresini bulduklarını düşünüyorum. Ölüm oruçlarının, suskunluğun ,intiharların,canlı bomba olmanın, hırsızlığın, organ satmanın, hastane kapısında aylarca bir otomobilin içinde yaşamanın, çöpizmin bazen çaresizliğe çare olduğunu düşünüyorum içinde bulunulan duruma göre. İlginç bulacağınızı sandığım bir çaresizlik çaresi olayından bahsedeceğim aşağıda. Anlatacağım ve irdeleyeceğim olayın kahramanı bir kadın. Biliyoruz ki kadınlar erkek egemen bir toplumda daha çok çaresiz kalıyor. Dolaysı ile daha çok çare üretmek zorunda kalıyorlar. Olayımıza,olgumuza geçmeden önce daha önceki yazımda olduğu gibi bu seferde yine Jack London’un “Uçurum İnsanları” adlı eserinden bir bölüm aktarmak istiyorum. Böyle bir alıntı yapmamın birkaç nedeni var. İki olayın kahramanı kadın. Birincisinde kadın çocuklarını öldürüp intihar ediyor. Kurtarıldıktan sonra yargılanıp cezaevine gönderiliyor. Gerekçesi ise geçici cinnet. Bizim olayımızda da cinnetin eşiğine geliş ve tedavi var, kadın çocukları için fedakarlık yapıyor. İkisi de yıllarca çalışmış ve aldıkları,alacakları karşılık pek değişmemiş bu güne kadar. Birde yazarın o gün ve o olay için yazdıkları günümüzde de geçerliğini koruyor. Birilerinin yönlendirmesi, şartların hazırlanması ile bir evlilik yapıyorlar. Evlenenlerin oniki eylülün şartları onların biribirlerini iyice tanımaları mümkün olmuyor. Evlilikleri biraz da zorunluluktan. Biribirlerini sevebileceklerini umup bekleyerek evleniyorlar. Kendi yaşadıkları kentten ayrılarak başka bir kente göçüyorlar. Sürgün gittikleri kente uyum sağlayamayıp bir çok tartışma, gerginlik, sinir krizleri sonunda alışkın oldukları kente dönüyorlar yeniden,yeni sorunlarla. Gittikleri kentte yaşamlarını zorlaştıran en büyük etken ekonomik sorunlar, konut sıkıntısı, yalıtılmışlık, kaçaklık. açlık ve çaresizlik kısaca. İşte tam da bu noktada ortaklaşıyor biraz da London ‘un bahsettiği kadın ile bizim olayımızın kahramanının dramı. Bizimki yaşamayı seçiyor onunki ölümü. Şöyle yazıyor London “Uçurum İnsanları” nda : ”… Hatta ben daha ileriye giderek diyorum ki,intiharı,geçici cinnet olarak adlandıran ve kadını suçlayan jüri heyeti, aslında geçici cinnete kapılan insanlığı ve toplumu suçlamalıdır. O toplum ve insanlar ki, elli iki yıllık hizmeti karşılığında bu kadına en ufak bir mutluluk bile vermemiş, onun kanala atlayarak ölmesine göz yummuş sebep olmuştur. Geçici cinnet ha! Ah bu kahrolası cümleler, bu yalanlar, bu dil cambazlıkları. Karnı tok, sırtı pek rahat kişiler Hep bu gibi kelime oyunlarının arkasına sığınarak, aç ve perişan kardeşlerinin sorumluluğunu üzerine almamak için türlü adilikler yapıyorlar.” Kaç defa denemesine,düşünmesine karşın,kalacak yer, geçimini sağlayacak kadar gelir elde edeceği bir iş bulamadığından ve karşılaşacağı sorunların daha ağır olacağını hesaplayıp çevrenin baskısıyla boşanmamış Çocuklarının yanında,başında olmak istemiş . Çare olarak ne yapmış biliyor musunuz? Tabi ki bilmiyorsunuz., Nereden tahmin edip bileceksiniz. Evi paylaşmak. Bu nasıl bir paylaşım ama. Sadece odanın birisi ona ait. Mutfak, banyo ,tuvalet ortak. Biribirlerini görmemek için karı, koca seslerini,tıkırtılarını dinleyerek odalarının kapısını açıp dışarı çıkıyorlar. Konuşmuyorlar. Zorunlu kalsalar da konuşmak için çocukları kullanıyorlar iletişim için. Biribirleri için yoklar. Biribirleri için tehditler de aynı zamanda çünkü biribirlerinin özgürlüklerini kısıtlıyorlar boşanmamakla, evde olmakla v.b. Kadın uzun süre dayanamıyor bu duruma ve psikolojik tedavi almaya başlıyor. Ona bu yeryüzü cehennemini yaşatan toplumun yargıları, değerleri, töreleri değil mi? Kadına bakış açısı değil mi? Bu kadar zaman toplum ona ufacık bir yaşam olanağı tanımamış,mutlu olasına olanak verecek hiçbir şart hazırlamamış. Bırakın destek olmayı onun bu girişimlerine hoşgörü bile göstermemiş. Önce saygın olmak zorunda ülkemin kadını. Saygın konumda olmanın da baş koşulu evli olmak. Yalnız yaşayan kadınlara alışık değiliz.. Normal bir durum olarak bakmayız yalnız yaşayana. Namuslu olmak ta bir erkeğin koruması altında olmak,bağımlı olmak olarak algılanmıyor mu? Yüksek bir geliri olur da sınıf atlarsa sorun yok ama onun dışında her şeyden önce namuslu olması ve kalması için ekonomik olarak iyi durumda olması gerekiyor halkın gözünde. Yalnız yaşamak güçsüz yanlarını da görmeyi , kabullenmeyi, geliştirmeyi, güçlü olmayı gerektirir. Öyle güçlü, kendine güvenli yetiştirmez bizim toplumumuz kadını. Hep birilerine yaslanarak yaşaması gerektiğine inandırılarak yetiştirilirler. Bu baba, ağabeyi, koca olmazsa bir yakını. Yani hep erkek. Kadında kendine bir güvençsizlik,inançsızlık yerleştirir. Bir kadın ne kadar ilerici düşünürse düşünsün bir aşamadan sonra yaşamında ve bakış açısında bu yetiştirilme tarzının etkileri görülür. Yani toplumun istediği şekilde bir düşünme yöntemine sahiptir. O da çocukları için fedakarlık edip yaşamını çocuklarına bağışladı. Kendi yaşamı, hayatı yok. İstekleri,arzuları yok, Hayalleri ve bir geleceği yok onun. Eşinden ayrılmayıp, hayalleri ile ev haline getirdiği dört duvarların içinde kendine dört duvar seçip kendi hapsanesini yarattı. Yani çaresizliğine çare buldu,diğer bir adıyla. Eskiden eşi olan ve halen kağıt üzerinde de eşi olan, ayrılmaktan tek başına yaşamaktan korkan kendine güvensiz adamla ve iki çocuğuyla aynı evi paylaşmaya devam etti. Eskiden biribirinin eşi olan bu insanlar Şimdi iki çocukları,düşmanlıkları, kırgınlıkları,korkuları, fedakarlıkları, yetersizlikleriyle, konuşmadan birbirlerini görmeden yok sayarak, müdahale etmeden yaşıyorlar. İşte çaresizliğin çaresinin doğurduğu bu. Ortak noktaları çocuklar. Çocuklar gereksinimlerine göre anne veya babaya başvuruyorlar. Çocukların psikolojisini düşünün hele bir. Anne ve baba evli de değil, ayrı da. Buna çocuklar nasıl ve ne kadar dayanabilirler,nasıl başarılı olurlar,nasıl uyumlu olurlar? Bu şartlara erkek ne kadar dayanabilir? Kadın nasıl ve nereye kadar dayanabilir? Böyle yaşamayı seçmekte elbette toplumun,çevrenin bakışı kadar ekonomik durum da etkili. En başta çocuklar etkili. Ayrı ayrı evlere çıkılsa yeniden ev dizmekten geçimi sağlamaya ,çocukların gereksinimlerini karşılamaya kadar pek çok etken var. Çocuklara ayrılığın gerekçesi nasıl açıklanacak. Çocuklar ilköğretim çağındalar daha. Toplumsal çevreleri nasıl karşılayacak? Onlar ayrılmadan aynı evi paylaşmanın zorluklarını diğer zorluklara tercih ettiler. Biliyoruz ki toplumda evlilik kurumu kutsaldır. Ekonomik sistemimiz kutsamıştır onu. Evliler saygıyla karşılanır. Bekara ev vermezler,işe alınacaksa önce evliler tercih edilir. İnsanların,özellikle bayanları yeterli donanım sahibi yapmayarak hep bağımlı ,ikinci sınıf yapmak sistemin isteği değil mi? Kafalarımızda birer hapsane oluşturan içinde yaşadığımız sistem değil mi? Özel mülkiyetin devamını sağlayan bir kurum olarak evlilik kurumunun yeri ayrı yasalarımızda, yaşantımızda. Aynı evin içerisinde nefret etmeye başladığınız bir insanla yaşayabilir misiniz? Karşılaşınca ne yaparsınız? Neler hissedersiniz? En iyisi onu evde bulunduğu saatlerde evde olmamayı gerektiren bir iş bulmaktır. O kadın da öyle yapmış. Vardiyalı bir iş bulmuş uzun uğraşılar sonunda. İş yerinde üç vardiya halinde çalışılıyor. O hep gece vardiyasında çalışıyor zorunlu tercih olarak. Sabah herkesin işe gideceği saatlerde eve gelerek kendini hücresine kilitliyor. Mecbur olmadıkça uyanmıyor. Mecbur kalmadıkça yemiyor, içmiyor,alışverişe çıkmıyor ,misafirliğe gitmiyor ve misafir kabul etmiyor. Daha doğrusu edemiyor. Kısacası yaşamıyor denilebilir. Akşam işe gidiş vakti gelince buzlarını çözüp dondurduğu yaşamı başlatıyor. İşine gidiyor. On yıldır aynı şartlarda yaşıyor, yaşamak denirse buna. Yasalarımızın bile dul ve tek başına yaşayan kadınlara diğerleri ile aynı şekilde baktığı söylenemez. Çünkü yasalar da aile kurumu gibi sistemin,özel mülkiyetin koruyucusudur. Tek başına yaşamanın zorluklarından kaçıp evli-evsizliğin , aynı evi paylaşmanın zorluklarını tercih etmiş. Bu onun çaresizliğinin çaresi. İkisi de bütün yaptıkları yanlışlardan sorumlu tutulamazlar. Doğduklarından itibaren bir yanlışın içinde eğitilip yetiştirilmediler mi? Kim oldukları öğretileceği yerde, nasıl olmaları gerektiği öğretilmedi mi? Kim olduklarını anlamak ,bulmak yerine,nasıl olmaları gerektiği belletilip öyle şekillendirilmediler mi? Köyde, kentte ,mahallede ,sokakta, okulda, askerde, işte, masallarda, romanlarda, gazetelerde, televizyonlarda, radyolarda, filmlerde ,öykülerde. Kendilerini tanıyıp bilmeden,birbirlerini yeterince tanıyıp bilmeden birbirlerine arkadaş, sevgili, karı ,koca, anne , baba olmaları istendi onlardan. Üstelik tam tersini düşünen bir ideoloji ile tanışık olmalarına rağmen. Böylesi bir ideolojiye bulaşmış olmaları evliliklerini daha da zorlaştırmaktan başka işe yaramadı. Özel mülkiyetin devamının temeli olan ve eşini de sahiplenmeyi getiren bir kurumun köleleri oldular. Mücadelelerinde yorgun düşerek sancaklarını bıraktılar. 30 Ağustos 2006 Ankara Hürdoğan AYDOĞDU |