turgutkocak2009@hotmail.com

GENEL BAŞKANIMIZ TURGUT KOÇAK YOLDAŞIN YAZILARI

"HER GÜN"


POLİTİK MÜCADELE VE KÖR BAKIŞ - II

TURGUT KOÇAK (GENEL BAŞKAN)

06 TEMMUZ 2014

Hani denilir ya; "Her şey değişip akmada bu beni hayran bırakmada" diye. Ne yazık ki, değişimin ne olduğunu en iyi şekilde görmesi ve bilmesi gereken sol, bir türlü sorunu bilimsel olarak kavramış değil. Gerektiği zaman geri çekilmesini, gerektiği zaman durmasını ve gerektiği zaman da saldırıya geçmesini bilmesi gerektiği halde kendisini sürekli olarak saldırıya odaklamış olduğu ya da öyle gözükmek istediği için bir türlü yenilgilerin ardı arkası kesilmiyor. Mevzilerini bir türlü dayanıklı hale getirmeyen, gerekli hazırlık ve lojistik destekten yoksun olan sola, bu yüzden de üzülerek söylemek gerekirse hep ama hep niyazilik düşüyor. Bu yüzden de solun kendi yenilgisine ağıt ve övgüler düzmekten başka bir şey yapmaya mecali kalmadığın söylersek gerçekten de abartmış olmayız.

Kapitalist sistemin egemen olduğu ülkelerde burjuva demokrasisi ne kadar gelişirse gelişsin faşizm tehlikesinin ortadan kalktığı söylenemez. Kapitalist sistem var olduğu sürece bunalımları da olacak, sistem her zora düştüğü zaman ise baskı ve zulümlere başvurmaktan asla çekinmeyecektir. Bu da yetmezse faşist diktatörlük kapıda olacaktır. Gelişmiş kapitalist ülkelerin aksine bizim gibi ülkelerde bu yüzden kısıtlı bir burjuva demokrasisi söz konusudur. Egemen güçler olağan bir burjuva demokrasisi ile ülkeyi yönetemeyeceklerini iyi bildikleri için baskı ve zulümlerini de eksik etmeyeceklerdir. Sistem bizim gibi ülkelerde sık sık rayından çıkma tehlikesi gösterdiği için de kolaylıkla faşizm uygulamasına geçilmektedir. Bu yüzden de bizim gibi ülkelerde demokrasi mücadelesi önem kazanmaktadır. Ancak bu demek değildir ki, demokrasi sınırları içine çakılıp kalacağız asıl amacımız olan sosyalizmi çıkmaz ayın son çarşambasına erteleyeceğiz.

Söyledik söylüyoruz, demokrasi savaşımı içinde sadece sosyalistler yer alacak değildir. Kuşkusuz demokrasi mücadelesinin en kararlı unsurları sosyalistler olacaktır olmasına ya, diğer demokrasi güçlerini de bu mücadelenin içine katmaksızın başarı kazanılamayacaktır. Öyleyse bu mücadelede sosyalistlerle birlikte savaşımda yer alacak olanlar ilericiler, demokratlar, devrimciler olacaktır. Bu geniş cepheyi yaşama geçirmek için bir işçi sınıfı partisine düşen görev; kendisine olan güveni ile birlikte kendi dışında kalan unsurlara karşı sekterlik göstermeksizin onları savaşım saflarına kazanmak olmalıdır. Hele de söz konusu olan tehlike faşizm tehlikesiyse; işte o zaman bizlere düşen görev çok daha aciliyet kazanacaktır. Yani faşizme karşı geniş bir halk cephesini örgütlememiz gerekecektir. İşçi sınıfının değerli öğretmenlerinden G. Dimitrov'dan bir alıntı ile yazımıza devam edelim; "Faşizm mi burjuva demokrasisi mi, iki seçenekten birisi ile karşı karşıya kaldığımız zaman seçeneğimiz elbette burjuva demokrasisi olacaktır." Madem böyledir, o zaman faşizme karşı olan tüm kesimleri savaşım saflarına çekmemiz gerekmez mi? Bu güçlerin kimler olduğunu ve bunları saflarımıza nasıl çekmemiz gerektiği konusunu da Dimitrov, aynı kitabında dile getirmiş. Uzun bir alıntı yapalım ve yazımızı kısa bir notla bitirelim.

" Yoldaşlar! Büyük köylü kitlesini kazanan faşizm, proletaryanın kendi doğal müttefiklerinden kopması nedeniyle iş başına geldi Çünkü Sosyal Demokratlar işçi sınıfı adına köylüye karşı bir siyaset izlediler. Köylü, hükümetin başında Sosyal Demokratları gördü. Bunlar onun gözünde işçi sınıfının gücünü temsil ediyorlardı. Oysa bu adamların hiçbiri köylünün isteklerini önemsemiyorlardı; hiçbiri köylüye toprak vermek konusunda en ufak bir çalışma yapmıyordu. Sosyal Demokratlar Almanya'da toprak ağalarına dokunmadılar; çiftlik işçilerinin grevlerine karşı savaştılar. Bu nedenle Hitler'in işbaşına gelmesinden çok önce. Alman tarım işçileri, reformcu sendikalardan ayrılmış ve çoğu Stahlhelm'e(55) ve Nasyonal Sosyalistlere sığınmıştı. (55) Stalhelm (Çelik Miğfer) Hitler öncesi Almanya'sında karşı-devrimci ve yan askeri bir örgüt).

Faşizm yönetimi eline geçirdi çünkü gençlik saflarına nüfuz edebilmişti. Halbuki Sosyal Demokratlar, genç işçileri sınıf kavgasından saptırdılar. Bu yüzden de devrimci proletarya gençlik için, gerekli eğitimi geliştiremedi ve onun özel çıkarları ve istekleri için savaştan kaçındı. Faşizm ise, gençliğin militan eylem gibi önemli bir ihtiyacını kavradığı için, gençliğin büyük bir kesimini kendi savaş bölüklerine çekebildi. Yeni kuşak savaşın dehşetini bilmiyordu. Ekonomik krizin işsizliğin ve burjuva demokrasisinin çözülmesinin bütün ağırlığını omuzlarında duydu. Ancak bir sürü genç geleceğe umutla bakamadığı için faşist demagojiyi yutabileceğini gösterdi herkese. Gençler faşizm başa geçtiği takdirde parlak bir geleceğin kendilerini bekleyeceği sevdasına kapılıp kandırıldılar.

Bu açıdan bakılınca, faşizme karşı verdiğimiz savaşı köstekleyen. Komünist Partilerin yaptıkları hatalara da değinmek zorundayız.

Saflarımızda faşist tehlikeyi alttan alan affedilmez bir eğilim vardı; bugüne kadar üstesinden gelemedik bunun. Aklımıza şu örnek geliyor: Eskiden partilerimizde "Almanya İtalya'ya benzemez" diye bir görüş hakimdi. Yani italya'da faşizmin başarılı olması Almanya için de geçerli değildir, çünkü Almanya sanayi ve uygarlık açısından çok gelişmiş bir ülkedir, işçi sınıfının eylemi kırk yıllık bir geleneğe dayanır ve burada faşizm söz konusu olamaz. Bu görüşün yanısıra bugün rastlanan bir başka görüş de şudur: "Klasik burjuva demokrasilerinin egemen olduğu ülkelerde faşizm yeşerecek toprak bulamaz." bu gibi görüşler faşist tehlikeye karşı uyanık olmamaya götürür bizleri. Geçmişte de bu böyle olmuştur. Bu da giderek proletaryanın faşizme karşı seferber edilmesini daha da güçleştirmiştir.

Faşist darbelerin sosyalistleri hazırlıksız bastırması konusunda birtakım örnekler verilebilir. Bulgaristan'ı hatırlayın. Orada 9 Haziran 1923'teki hükümet darbesinde Partinin önderleri "tarafsız" aslında oportünist bir tavır takındılar. Polonya'da Mayıs 1926'da Komünist Partisi'nin önderleri Polonya devriminin gücünü yanlış hesapladıkları için Pil-sudski'nin(56) yaptığı darbenin faşist niteliğini göremediler ve olayları çok geriden izlediler. Finlandiya'da Parti, faşizm yavaş yavaş gelir sandı ve burjuvazinin yönetici grubu tarafından tezgahlanan faşist darbeyi hafife aldı. Böylelikle hem parti, hem de işçi sınıfı bir kez daha faka basmış oldu.

Nasyonal Sosyalizm Almanya'yı tehdit eden bir kitle hareketi durumuna geldiğinde birtakım yoldaşlar Bruening hükümetine faşist dikta hükümeti gözüyle bakmaya başladılar ve göğüslerini kabartarak şöyle dediler: "Eğer Hitler'in Nazi Almanyası(*) işbaşına gelirse bu hareket yerin altı (feet) defa'"' dibine inecektir. Onun üstünde de işçilerin muzaffer gücü yer alacaktır."

Almanya'daki yoldaşlarımız, uzun bir süre, kitlelerin Versailles Antlaşmasına karşı besledikleri öfkeyi ve zedelenen ulusal duygularını tümüyle hesaba katamadılar. Köylünün ve küçük burjuvaların kararsızlıklarını önemsemedikleri gibi, toplumsal ve ulusal özgürlük programını hazırlamakta da geç kaldılar. Program gerçekleşti, ama bu defa onu kitlelerin somut isteklerine ve düzenine göre ayarlayamadılar. Hatta programı kitleler arasında yayamadılar bile. (56) Pilsudski, Jozef, (1867-1935). 1926'da bir hükümet darbesi yağarak faşist bir diktatörlük kuran Leh milliyetçisi. (*) Üçüncü Reich. (**) Feet (ayak) İngiliz uzunluk birimi yaklaşık 30,5 cm dir.)

Bazı ülkelerde faşizme karşı kitleler halinde mücadele geliştirileceği yerde, "genel olarak" faşizmin niteliği gibi, kısır tartışmalara yer verildi ve yöneticiler partinin en önde gelen siyasal ödevlerini saptamak ve çözmek için dar bir particilik eğilimine yöneldi.

Yoldaşlar! Faşizmin zaferinin nedenlerinden, ne sadece geçmişe yönelmek istediğimiz, ne işçi sınıfının yenilgisinde Sosyal Demokratların tarihi bir sorumlulukları olduğunu ileri sürmek, ne de faşizme karşı savaşırken yaptığımız hataları anlatmak için sözediyoruz. Yaşayan gerçekleri saklayan tarihçiler değiliz. İşçi sınıfının etkin savaşçıları olan bizler, milyonlarca işçiye işkence çektiren şu soruya cevap vermek zorundayız: Faşizmin zaferi engellenebilir mi? Nasıl? Ve işte milyonlarca işçiye cevap veriyoruz: Evet yoldaşlar, faşizme giden yol kapatılabilir; mümkündür bu. Bize bağlıdır bu, işçilere, köylülere ve tüm emekçi halka.

Faşizmin zaferini şu şekilde engelleyebiliriz: Birincisi ve en önemlisi: İşçi sınıfının militan eylemiyle; işçi sınıfının güçlerini tek bir militan ordu durumuna getirip, kapitalizmin ve faşizmin saldırılarına karşı savaşmakla. Proletarya kendi savaş birliğini kurarak faşizmin köylüler, şehirli küçük burjuvazi, gençlik ve aydın kitle üzerindeki etkisini felce uğratacak bir kesimini etkisiz bırakıp öteki kesimi kendi saflarına kazanacaktır.

İkincisi: Güçlü bir devrimci parti; emekçi halkın faşizme karşı verdikleri savaşı yanlışsız yönetecek bir parti gereklidir. Faşizm karşısında işçileri sürekli olarak gerilemeye çağıran ve faşist burjuvazinin durumunun sağlamlaşmasına göz yuman bir parti, işçileri yenilgiye sürüklemeye mahkumdur.

Üçüncüsü: İşçi sınıfının, köylülere ve şehirli küçük burjuva kitlelerine karşı uygulayacağı politika hatasız tespit edilmelidir. Bu kitleler oldukları gibi alınmalıdır, bizim kendilerini görmeyi arzuladığımız şekilde değil. Bu kitleler, ancak kavga sırasında kuşkularından ve kararsızlıklarından kurtulacaklardır. Kitlelerin kaçınılmaz kuşkularına karşı, sabırlı bir tutum takınılırsa ve proletaryanın siyasi yardımı sağlanırsa, ancak o zaman bu kitleler daha yüksek bir devrimci bilince ve etkenliğe ulaşacaklardır.

Dördüncüsü: Devrimci proletarya uyanık olmalı ve eylemini zamanında yürütmelidir. Faşizmin kendisini faka bastırmasına izin vermemeli, suyun başını kaptırmamalıdır.
Aksine faşizme güçlerini biraraya getirme fırsatı vermeden kesin darbeler indirmeli, durumunu pekiştirmesine izin vermemelidir. Faşizmin yeni mevziler kazanmasını engelleyip, kafasını çıkardığı her yerde, her zaman ezmelidir. Fransız proletaryasının başanyla yürütmeye çalıştığı eylem budur.

Faşizmin gelişmesini engellemek ve işbaşına geçmesini önlemek için zorunlu olan temel koşullar bunlardır."

Bu uzun alıntıdan sonra geçmişte yaşananların bizdeki duruma nasıl da benzediğini görerek şaşırmıyor muyuz? Sırasıyla yaşadığımız 12 Mart 1971, 12 Eylül 1980 darbesi ve o dönemlerde ne durumda olduğumuzu ve nasıl bir tutum içine girerek savaşımı yitirdiğimizi hiç mi sorgulamıyoruz? Üstelik bugün dünya ölçeğinde harekete geçmiş olan emperyalist güçlerin bölgemizde yarattığı korkunç savaş ortamının ülkemize yansımaları ortada ve hattı Recep Tayyip Erdoğan iktidarını boğazına kadar bataklığın içine çekmişken, nasıl gelişmeler yaşanacağını kestirmek için kahin ya da falcı mı olmak gerekiyor? Özetle biz sosyalistlere büyük görevler düşmektedir. Burnundan kıl aldırmayan bir tavırla devrimcilik yaparsınız, size kim ne niye böyle yapıyorsunuz demez. Ancak gerçeklerin duvarına tosladığınız zaman çekilen ahlar da vahlar da gerçekten bir işe yaramayacaktır. Öyle gelişigüzel örnekler veriyorum. Hem seçime girer hem de yurttaşa oylarınızı sokağa atın çağrısı yaparsanız, sizi dinleyeceklerin olmadığını görür ve de yığınlar tarafından yalnız bırakılmanın hıncı ile dizlerinizi dövmekten kurtulamazsınız. Ya da ne bileyim; örgütleriniz içinde derin çatlaklara bir çare bulacağınız yerde, bu çatlakları sıvamak için ne denli devrimci olduğunuzu cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında sandığa gitmeyin çağrısı yaparak Recep Tayyip Erdoğan'lara maddi zemin hazırlarsanız, siyasi gericilik neymiş, faşizm nasıl olurmuş etinizde, kemiğinizde yaşayarak görmekten yakanızı kurtaramaz, tarihin affetmedikleri arasına adınızı yazdırmaktan da bir türlü kurtulamazsınız. Ve sandığıa gitmeyen %17'nin içinde "BOYKOT" çağrısı ile yer alırsanız, gençlerimizin ölümü üzerine sorulan soruya, "polislere emri ben verdim" diyen Recep Tayyip Erdoğan'a altın tepsi içinde Çankaya koltuğunu sunmak gibi bir vebali yüklenirseniz, etkin olmayan devrimciliğinize devam edebilirsiniz ancak silik ve sönük kalmaktan da asla kurtulamazsınız asla…

Yazımıza devam edeceğiz.


TURGUT KOÇAK YOLDAŞIN "HER GÜN" BAŞLIKLI ÖNCEKİ YAZILARI


ANA SAYFA