18.Ekim.2007

SİZ KİMSİNİZ?
ŞAH MISINIZ?
PADİŞAH MI?


Turgut KOÇAK

turgut.kocak@hotmail.com


Önce Recep Tayyip Erdoğan kızına düğün yaptı. Sonra Abdullah Gül. Her iki düğünün de, evlenen kişilerin de ortak yanları vardı. Erdoğan'ın kızı da, Abdullah Gül'ün kızı da birer işadamının oğluyla evlendi. Düğüne seçkin konuklar çağrıldı. Takı taklavat çuvallar dolusu takıldı. Her iki düğünde de 5 bin polis görev aldı. Yağcı basın, yemeklerin yağlısından etlisine, sütlüsünden tatlısına kadar konuklara ne verilmişse birer birer sayıp dökerek ağızları şapırdattı. Özetle; düğün sahiplerine şah mı desek, padişah mı bilemiyoruz; kızlarına masallardakine benzer birer düğün yaptılar ve çocuklarını muratlarına erdirdiler, halkı ise kerevete çıkardılar.

Bu ikilinin kısa yaşam öyküsüne bir bakalım: Abdullah Gül Kayserili bir işçi emeklisinin oğlu. Çocukluğu ve öğrenim yaşamı her işçi ailesinde olduğu gibi zorluklar içinde geçti. Recep Tayyip Erdoğan'ın da Kasımpaşa'da benzer bir yaşamı oldu. Derken dinci örgütlenmelerin içine girdiler. Şıhları bunların bahtına iyi üfürdüğü için yolları açıldı ve birisi İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı oldu, diğeri de parlamenter... Derslerini Erbakan hocadan aldılar. Trilyonlar nasıl kaybedilir iyi öğrendiler. Derken şu feleğin işine bakın ki, boynuz kulağı geçti ve ikili birlikte parti kurarak Erbakan Hoca'nın dizi dibinden ayrılıverdiler.

Şansları açıldı. Allah bunlara "yürü ya kulum" dedi. Yürüdüler. Birde baktılar ki, iktidar avuçlarının içinde. Amerika ise baş destekçileri olmuş. Tayyip de, Gül de Amerika'nın bir dediğini iki etmez hale gelmişler. Daha önce mecliste Amerikan karşıtı söyledikleri sözleri unutmuşlar ki ne unutuş. Artık bunların dilinde varsa da yoksa da Amerika. Bunları tutana aşk olsun. Zenginlikse zenginlik, para ellerinin kiri haline gelmiş. Eriştikleri mevki ise en yukarısı. Birisi birinci, diğeri ikinci adam konumuna gelmişler.

Parayla pulla ve iş çevreleriyle araları iyi. Demek ki, bu zatı muhteremlerin isimlerini kim kulaklarına üfürdüyse isimleriyle birlikte kulaklarına dünyalık kazanmalarını da üfürmüş olacak ki, almışlar yürümüşler. Oysa inancı kavi olanlar derler ki, "dünya malı dünyada kalır, öbür tarafa kimse beyaz kefenden başka bir şey götüremez."

Yoksa bunlar koskoca bir yalan mıdır? Ne varsa dünyada mı vardır da bu faniler dünya malına bu kadar sarılmaktadırlar? Öyle ya; cemaat örgütlenmelerinin başındakilere baktığımız zaman hiçbir şeyleri eksik değil maşallah. Yedikleri önlerinde, yemedikleri ise arkalarında duruyor. Kendileri feleğin çemberinden geçip zenginlik katına tanrı buyruğu ile yükselivermişler. Oysa müritler birer daltaban olarak kalmış. Daltaban daltaban sihlerinin isine koşulup kulluk görevi yapmaktalar.
Her neyse konumuz şimdi bu değil. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün kızının düğünü. İnsan bu düğünle ilgili haberleri dinleyince vah vah çekmekten kendini alamıyor. Vallahi de olmadı, billahi de... Düğün dediğin kırk gün kırk gece sürmelidir ki, masallarda anlatılanlara uysun. Kendilerini gösteremeyenlere ayıp olmuyor mu? Onlar ana kuzusu değiller mi ki, kendilerini göstermekten ve yağcılık yapmaktan mahrum ediliyorlar? Takacak takıları mı yok tu ki, bu murada eremediler? Üstelik bir kamyon altın akçeyi kırk kamyona çıkarmak varken neden böyle bir yol düşünülmedi ki? Masallara alışık olan halkımızı yeni bir masaldan mahrum etmek biraz ayıp kaçmadı mı dersiniz? Ne olurdu yani; su sizin bir gün süren şatafatınız kırk gün sürseydi de halkımız da bol bol anlatıp dinleyecekleri yeni bir masala kavuşmuş olsalardı?

Eeee işte böyle; muradına erenler ve kerevetine çıkanlar. Bu masal aslında çok acıklı bir masaldır ama her nedense sizler bu acının ayırdında değilsiniz. Sömürülmekten damarlarınız kurumuş kansız kalmışsınız. Öyle bir kansızlık uykusuna dalmışsınız ki, kulağınızın dibinde top atılsa duyamıyorsunuz. Size ne söylense şükür çekiyor, sizi sömürenler için; "Allah yollarını açık etsin" diyorsunuz.

Sonra ne mi oluyor? Ne olacak; bir yanda yığınlar aç, işsiz, yarınlarından güvensiz, eğitim ve sağlık hizmetlerinden yoksun, başlarını sokacak bir evleri bile yok, gelenin vurduğu gidenin vurduğu bir sömürü düzeni olan kapitalizmin köleliği sürüp gidiyor. Diger yanda ise, vurgunla, talanla sömürerek dünyalık edinip paranın padişahlığını sürdürenler.

Sonra da masalımsı düğünler. Üstelik kimsenin yüzünün kızardığı da yok. Şatafatta bunlarda, gösteriş merakı da. Yürekleri öylesine taşlaşmış ki, yükseldikçe yükseliyorlar. Bulundukları yerden sizleri görmelerinin olanağı yok. Onların gözünde birer karınca olup çıkmışsınız. Küçülüp toza toprağa karışmışsınız. Ne yapsanız, ne etseniz bu şekilde düştüğünüz çukurdan kurtulamazsınız.

Evet, karıncasınız; karıncalar kadar çoksunuz. Ne çokluğunuzun ne de gücünüzün ayırdındasınız. Bir kez yekinip kalkmayı aklınıza koysanız, bir kez diklenmeyi seçseniz ve deseniz ki:

Siz kimsiniz?
Sah mi?
Padişah mi?
İste; o zaman göreceksiniz ki, yüzler sararacak, utanmazlıkların hesabı bir bir verilecek ve devran tersine dönecek; yel işçilerden, emekçilerden yana esecektir.

Etmeyin,eylemeyin benim güzel insanlarım; şu şarkıcı Sibel Can kadar da mı yoksunuz?

İLETİŞİM FORMU

NOT: MESAJLARINIZ EN GEÇ İKİ GÜN İÇERİSİNDE CEVAPLANDIRILACAKTIR

 

NOT: telefon numaranızı yazmak istemiyorsanız birkaç rakam yazınız.

 

               [- Sayfayı yazdır - ]              


ANA SAYFA