Koskoca bir yılı daha devirdik. Geçmişin değerlendirimini yaparken ne
kadar nesnel olabiliriz bilemiyorum. Ya da, neden böyle bir
değerlendirime gerek vardır? Bir bakıma yaptığımız eleştiri ve
özeleştiri bize ne kazandırmakta devrimci yaşamımıza bir artı getirmekte
midir? Kişi olarak bu konu kafama hep takılmıştır nedense. Çünkü
çocukluğumuzdan beri eleştiri ve özeleştiriyi devrimci olmanın en önemli
kıstası olarak öğrendik. Öğrendiğimiz ilk günden başlayarak da bu silaha
sayısız kez başvurduğumuz oldu, hâlâ da oluyor. Ama; yapılan eleştiri ve
özeleştirilerin genel olarak bakıldığında bir yararı olmuş mudur diye
sorarsanız; üzülerek yanıtlamak isterim ki olduğunu söylemekte oldukça
zorlanıyorum. Şimdi bu yazdığımı okuyan dost düşman hemen herkesin bu
söylediklerime kıs kıs güldüklerini ve burun kıvırdıklarını görür gibi
oluyorum. Bunların bir kısmının da yararsız silah eleştiri ve
özeleştiriye sarılarak bir kez daha iman tazeleyip aynı tas aynı hamam
yollarına devam edeceklerinden hiç kuşkum yoktur.
Çok gerilere gitmeden salt 2007 yılı içinde kendi içimize ve dışımıza
yönelik yaptığımız eleştirileri ve bize yönelen eleştirilere karşı
yaptığımız özeleştirileri bile ele alsak birçok olumsuzluğun üstesinden
gelinmesi gerekirdi sanırım. Ne yazık ki, değişen ve düzelen bir şey
olmadığı gibi olumsuzluk anlamında makasın daha da açıldığını
görmekteyiz. Oysa eleştiri ve özeleştiriyi yaparken beklediğimiz şey;
kötü giden şeylerin düzeltilmesi ve nitelik sıçramasının yakalanması
iken nasıl oluyor da tam tersi bir kazanım elde etmekte ve istediğimiz
sonucu almak yerine sürekli olarak hayal kırıklığına uğramaktayız? Ya da
denilebilir mi ki, yapılan eleştiriler yersiz ve haksızdır? Gerçekleri
göz önüne getirdiğimizde yapılan eleştirileri az bile bulduğumuzu
söyleyebiliriz. Ama yararsız olduğunu da yanına eklemek koşuluyla...
Bir kez eleştiri, yediden yetmişe hepimize sevimli gelmemektedir. Bize
bir eleştiri yapıldığında hemen kirpileşmekte savunma oklarımızı bütün
gücümüzle eleştiri yapanlara karşı çevirmekteyiz. Söylenenlerin içinde
doğru olabilecek bir şeylerin olabileceğini aklımızın ucundan bile
geçirmekte zorlanmaktayız. Çünkü biz en iyisini biliriz. Eğer eleştiri
bağlı bulunduğumuz örgütsel yapıya yapılmışsa; ki, o zaman daha da
bir saldırganlaşır, eleştiri yapanların ağızlarının payını bir sürü
güdüsüyle toplu olarak vermeye kalkmaktan bir an bile geri durmayız.
Gözümüzde büyüttüğümüz ve adeta Tanrılaştırdığımız örgütümüzün de
yanılgıları olabileceğini hiç mi hiç aklımız kesmez nedense. Bu durumda
da ne kendimize ne de içinde bulunduğumuz örgüte bir getirimiz olmadığı
gibi doğanın yasalarına ters taşlaşır kalırız adeta...
Eleştiri karşısında böylesi geri tutum ve davranışları olanları, hemen
küçük burjuvalıkla ve kendini beğenmişlikle suçlayıp işin içinden çıkmak
olasıdır. Ancak bu yol ve yöntem bugüne dek hep söylenilegelen
yaklaşımlar olmasına karşın, değişen fazladan bir şey de olmuş değildir.
Yani bir gerçeğimiz olarak dün olduğu gibi bugün de aynı geriliğimizin
soluğunu ensemizde duyuyor, yerine göre umutsuzluğa bile
kapıldığımız olmuyor değil. Ancak; içimizi acıtan bu yara ile yaşamayı
öğrenmekten başka bir seçeneğimiz olmadığını da iyi biliyoruz.
Şimdi gelelim özeleştiriye. Özeleştiri daha çok Hıristiyan kültürüne
özgü olup, Hıristiyanlarda günah çıkarma geleneği bunun en tipik
örneğidir. Uygulanış biçimine gelince bu, kültürde günah çıkaranı
aşağılayan, boyun eğmesine neden olan ve hatta yalakalaştıran bir öz
vardır. Daha da tehlikelisi ise kişinin mazoşist şekilde kendisini
örselemesidir ki, Bu kişilerden sağlıklı bir sosyalist devrimcinin
olabileceğini asla beklememek gerekir.
Eğer gerçeğimizi kabul eder, bu savaşımda herkesin aynı olması
gerekmediğini bilir, eleştiri-özeleştiri silahı yerine eşitlerin
yoldaşça ilişkisini ve yan yana duruşunu yöntem olarak benimsersek
sorunun üstesinden büyük ölçüde gelmiş oluruz. Aksi taktirde günümüz
eleştiri ve özeleştiriyle geçer ki, bu durumda geçmişimizi pek çok
karanlık nokta ile tanınamaz hale getirebiliriz. Buna bir anlamda vıdı
vıdı demek de olasıdır. Bu yüzden bizi sık sık tökezleten nedenleri iyi
görmek ve bu olumsuzlukları ortadan kaldırmak için savaşmak kişisel
yaşamımızda da, örgütlü yaşamımızda da en önemli belgimiz (şiar)
olmalıdır. Dolayısıyla sizi çok gerilere giderek ve geçmişten sayısız
örnekler vererek yormak istemiyorum. Yazının başlığını bu yüzden
Ve 2007 ve 2008
koydum. Çünkü 2007 yılını geride bırakıyor 2008 yılına giriyoruz.
İstiyorum ki, 2007 yılındaki başarısızlıklarımızı 2008 yılında da
yaşayıp bir kısır döngü içinde boğuşup kalmayalım.
Rusya Komünist İşçi Partisi Merkez Yürütme Kurulu
Üyesi ve Moskova Sekreteri
Mihail Gunko yoldaş, geçmişte partimizi
ziyaret etmiş; bazı partililer de kendisine Sovyetlerin ve Sovyetlerde
sosyalizmin yıkılışı ile ilgili bir dizi soru sormuşlardı. Bu soruların
aklımda kalan en önemli yanıtlarından birisi hiç kuşkusuz ki,
“İnsan unsuru” yanıtı olmuştu. Oysa biz;
Sovyetlerdeki yıkılışı o kadar çok şeye bağlamıştık ki, şaşırmadığımı
söylesem yalan olur. Sonradan Gunko
yoldaşın bu sözlerini içerde ve dışarıda çok düşündüm ve kendisine hak
verdim. Yoksa sarhoş ve faşist biri olan Boris Yeltsin
nasıl SBKP Genel sekreteri olabilirdi. Bu ve benzer örnekleri istersek
daha da çoğaltmak olasıdır. Ne ki buna gerekte yoktur.
Şimdi dönelim kendimize: Bizim ve bizim dışımızdaki örgütlerin insan
unsuru nedeniyle çok büyük kayıplara uğradıklarını ve başarısızlığa
düştüklerini sosyalizm için savaşımımızın her adımında o denli çok
gördük ve tanık olduk ki saymakla bitirmek olanaksızdır. İyi
tanıdığınızı sandığınız ve aranızdaki ilişkileri hep yoldaşça
tuttuğunuz birine bir de bakıyorsunuz ki, meğer onu hiç
tanımıyormuşsunuz. Arkasından da sizin için ve uğrunda onca emek
verdiğiniz örgüt için yenilmez yutulmaz yaklaşımlar işitiyorsunuz. Deyim
yerindeyse boks ringinde sayısız yumruk yiyerek gözünde yıldızlar uçuşan
boksöre dönüyorsunuz. Toparlanıp eleştiriye ve özeleştiriye girişseniz
bile bunun size çokta yararı olmuyor. Kısaca; geçici bir süre
içinizin fırtınasını dindirmekle yetinmiş oluyorsunuz. Ya sonrası? İşte
asıl önemli olan şey de burasıdır.
Sonuç olarak; partimiz bütün olasılıkları göz önünde bulundurmalı ve
insan unsuruna büyük önem vermelidir. 2007 yılındaki kayıplarımızı ancak
bu bilinç ve kararlılıkla ortadan kaldırabilir, 2008 yılını
kazanabiliriz. Sosyalizme ve
TÜRKİYE SOSYALİST İŞÇİ
PARTİSİ’ne gönül
verenleri uyarıyorum insan unsuru şakaya gelmez... Yoksa; küçük
burjuvalıklarla ve kendini beğenmişliklerle uğraşmaktan bizde ne hal
kalır ne de coşku...
Partililerimizin ve emekten, özgürlükten yana olan yeryüzünün tüm
insanlarının yeni yılını yürekten kutlar; insanlık düşmanı
kapitalist-emperyalist sistemin tarihin çöp tenekesine atılması için
isyan bayrağını kaldıranları devrimci coşku ile selamlarım.