GEORGİ DİMİTROV

FAŞİZMİN SALDIRISI VE İŞÇİ SINIFININ FAŞİZME KARŞI BİRLİĞİ İÇİN MÜCADELEDE

KOMÜNİST ENTERNASYONAL’İN GÖREVLERİ


Komünist Enternasyonal’in VII. Dünya Kongresi’ne1

Sunulan Rapor

2 Ağustos 193

ÇEVİRENİN NOTU:

Georgi Dimitrov, üç ciltte seçilmiş eserler, Sofya, 1976 Almanca baskısında, bir dizi yanlış, çarpıtma, çıkarma —örneğin Stalin— bulunduğundan dolağı; Komünist Enternasyonal, Yedinci Kongre’sinin Almanca tutanaklarından çevrildi [Kaynak].


İÇİNDEKİLER


GEORGİ DİMİTROV 1

FAŞİZMİN SALDIRISI VE İŞÇİ SINIFININ FAŞİZME KARŞI BİRLİĞİ İÇİN MÜCADELEDE KOMÜNİST ENTERNASYONAL’İN GÖREVLERİ

Komünist Enternasyonal’in VII. Dünya Kongresi’ne1
Sunulan Rapor

2 Ağustos 1935

1— FAŞİZM VE İŞÇİ SINIFI

Yoldaşlar! Komünist Enternasyonal daha VI. Kongresi’nde*, dünya proletaryasını yeni bir faşist saldırının olgunlaşmakta olduğu konusunda uyarmış ve faşizme karşı mücadeleye çağırmıştı. Kongre, “faşist eğilimlerin ve faşist hareketin tohumlarının az veya çok gelişmiş şekillerine hemen her yerde rastlanabileceğine” işaret etmişti.

Çok derin bir iktisadi buhranın patlaması, kapitalizmin genel buhranının daha da şiddetlenmesi ve emekçi kitlelerinin devrimcileşmesi koşullarında, faşizm geniş bir saldırıya girişti. Ege men burjuvazi emekçilere karşı en azgın soygun tedbirlerini yürürlüğe koymak, emperyalist bir yağma savaşına hazırlanmak, Sovyetler Birliği’ne saldırmak, Çin’i köleleştirmek ve paylaşmak ve bütün bu önlemler sayesinde devrimi önlemek için, kurtuluşunu gittikçe daha çokça faşizmde aramaktadır.

Emperyalist çevreler, buhranın bütün yükünü emekçilerin omuzlarına yüklemeye çalışmaktadırlar. İşte bu yüzden faşizme ihtiyaçları vardır.
Onlar, pazarlar meselesini zayıf halkları köleleştirerek, sömürgeler üzerindeki baskıyı artırarak ve dünyayı savaş yoluyla yeniden paylaşarak halletmeye çalışmaktadırlar. İşte bu yüzden faşizme ihtiyaçları vardır.

Onlar, işçilerin ve köylülerin devrimci hareketini bastırarak ve dünya proletaryasının kalesi Sovyetler Birliği’ne karşı askeri bir saldırıya girişerek devrim güçlerinin gelişmesini önlemeye çalışmaktadırlar. İşte bu yüzden faşizme ihtiyaçları vardır.

Bu emperyalist çevreler, bir dizi ülkede ve özellikle Almanya’da kitlelerin devrime kesin yönelmesinden önce, proletaryayı yenilgiye uğratmayı ve faşist diktatörlüğü kurmayı başardılar.

Fakat faşizmin bu başarısı, bir yandan sosyal-demokrasinin bölücü siyaseti ve burjuvaziyle yaptığı işbirliği yüzünden dezorganize olan ve felce uğrayan proletaryanın zayıflığını göstermektedir. Diğer yandan, işçi sınıfının mücadele birliğinin kurulmasından, devrimden korkan ve kitleler üzerindeki diktatörlüğünü artık burjuva demokrasisinin ve parlamentarizmin eski metodlarıyla sürdüremeyecek bir durumda olan burjuvazinin zayıflığını ortaya koymaktadır.

Stalin yoldaş, Sovyetler Birliği Komünist Partisi’nin (Bolşevik) XVII. Parti Kongresi’nde* şöyle diyordu:

“Almanya’da faşizmin zaferi sadece, işçi sınıfının zayıflığının bir işareti ve sosyal-demokrasinin, faşizmin işini kolaylaştıran, işçi sınıfına ihanetinin bir sonucu olarak görülmemelidir. Bu zafer aynı zamanda burjuvazinin zayıflığının işareti olarak, burjuvazinin artık parlamentarizmin ve burjuva demokrasisinin eski metodlarıyla hakimiyetini sürdürememesinin ve bu yüzden iç siyasette terörcü hükümet tedbirlerine başvurmak zorunda kalmasının işareti olarak, artık şimdiki durumdan barışçı bir dış politika temelinde bir çıkış yolu bulacak durumda olmamasının ve bundan dolayı savaş siyasetine sarılmak zorunda olmasının işareti olarak görülmek zorundadır.” (J. V. Stalin, Eserleri, Cilt 13, s. 261-262) (Komünist Enternasyonal 7. Kongre Tutanağın’da yok)
Faşizmin Sınıf Niteliği

Yoldaşlar, Komünist Enternasyonal Yürütme Komitesi’nin 13. Plenumu’nda doğru olarak tanımladığı gibi iktidardaki faşizm, finans kapitalin en gerici, en şoven ve en emperyalist unsurlarının açık terörcü diktatörlüğüdür.

Faşizmin en gerici çeşidi, Alman tipi faşizmdir. Alman faşizmi, sosyalizm ile hiç bir ortak yanı olmadığı halde, kendisine nasyonal-sosyalizm adını verecek kadar yüzsüzdür. Hitler faşizmi, sadece burjuva milliyetçiliği değil, aynı zamanda gaddar şovenizm demektir. O, siyasi haydutluğun yönetim sistemidir. İşçi sınıfı, köylülüğün, küçük burjuvazi ve aydınların devrimci unsurları üzerinde bir provokasyonlar ve işkenceler sistemidir. O, Ortaçağ barbarlığı ve canavarlığıdır, diğer halklara karşı dizginsiz saldırıdır.

Alman faşizmi, uluslararası karşı-devrimin hücum kıtası, emperyalist savaşın baş kundakçısı ve bütün dünya emekçilerinin büyük anayurdu Sovyetler Birliği’ne karşı haçlı seferinin girişimcisi rolünü oynamaktadır.

Faşizm örneğin, Otto Bauer’in ileri sürdüğü gibi, sözümona “her iki sınıfının, proletarya ve burjuvazinin üzerinde duran bir devlet iktidarı biçimi” değildir. İngiliz sosyalisti Brailsford’un açıkladığı gibi, “devlet cihazını ele geçiren, başkaldırmış küçük burjuvazi”de değildir. Hayır, faşizm, ne sınıflar üstünde yer alan bir iktidar, ne de küçük burjuvazinin veya lumpen proletaryanın finans kapital üzerindeki iktidarıdır. Faşizm, finans kapitalin iktidarının ta kendisidir. Bu, işçi sınıfının, köylülüğün ve aydınların devrimci kesimi ile teröristçe hesaplaşmanın örgütlenmesidir. Faşizm, dış siyasette, diğer halklara karşı hayvanca nefreti körükleyen şovenizmin en vahşi biçimidir.

Faşizmin bu gerçek karakterinin özellikle altını çizmek gerekir. Çünkü sosyal demagoji maskesi, faşizme bir dizi ülkelerde buhrandan dolayı ne yapacağını şaşıran küçük burjuva kitlelerini ve hatta proletaryanın en geri tabakalarının bazı kesimlerini peşinden sürükleme imkanı vermiştir. Oysa bunlar, gerçek sınıf niteliğini ve gerçek özünü kavrasalardı, faşizmin peşine takılmazlardı.

Faşizmin gelişmesi ve bizzat faşist diktatörlük, ilgili ülkenin tarihi, sosyal ve iktisadi şartlarında, milli özelliklerine ve uluslararası durumuna göre, çok çeşitli ülkelerde çeşitli biçimlere bürünür. Bazı ülkelerde, öncelikle faşizmin geniş bir kitle temeline sahip olmadığı ve faşist burjuva kamp içindeki gruplar arasındaki mücadelenin epeyi güçlü olduğu ülkelerde, faşizm parlamentoyu hemen tasfiye etmez, diğer burjuva partilere ve bu arada sosyal-demokrasiye de belirli bir meşruluk tanır. İktidardaki burjuvazinin devrimin yakın bir zamanda patlamasından korktuğu diğer ülkelerde faşizm, ya hemen sınırsız tekelci siyasi hakimiyetini kurar veya bütün rakip partilere ve gruplara karşı terör ve hesaplaşmayı gittikçe arttırır.

Bu, faşizmin durumunun özellikle zorlaştığı zamanlarda tabanını genişletmek ve sınıfsal özünü değiştirmeksizin, açık terörcü diktatörlüğünü kabaca sahteleştirilmiş bir parlamentarizmle birleştirmesi için çaba harcamasını dıştalamaz.

Faşizmin iktidara gelmesi, bir burjuva hükümetinin yerini bir diğerinin alması gibi basit bir değiştirme değildir. Bilakis burjuvazinin sınıf hakimiyetinin bir devlet biçiminin—burjuva demokrasisinin—, başka bir devlet biçimi ile,—burjuvazinin açık terörcü diktatörlüğü ile— değiştirilmesidir. Bu farkın görmezlikten gelinmesi ciddi bir hata olurdu. Faşistlerin iktidarı ele geçirme tehlikesine karşı, devrimci proletaryanın şehir ve köylerdeki en geniş emekçi tabakalarını mücadeleye seferber etmesini ve burjuva kampı içindeki mevcut çelişmelerden yararlanmasını önleyen ciddi bir hata olurdu. Aynı şekilde faşist diktatörlüğün kurulması için burjuvazinin şimdi burjuva demokratik ülkelerde aldığı ve gittikçe keskinleşen gerici tedbirlerin önemini küçümsemek de, en azından bunun kadar ciddi ve tehlikeli bir hatadır. Bu tedbirler, emekçilerin demokratik hürriyetlerini baskı altına almak, parlamenter hakları tahrif etmek, kısıtlamak ve devrimci harekete karşı baskı önlemlerini keskinleştirmektir.

Yoldaşlar, faşizmin iktidara gelmesi, finans kapitalin herhangi bir komitesinin belli bir günde, faşist diktatörlüğünü kurma kararı alması gibi düz ve basit bir şekilde düşünülmemelidir. Gerçekte faşizmle eski burjuva partileri veya bu partilerin belli kesimleri arasında normal olarak karşılıklı ve zaman zaman da şiddetlenen bir mücadele sonucu, hatta Almanya’da, Avusturya’da ve diğer ülkelerde gördüğümüz gibi, bizzat faşist kamp içinde bile bazen silahlı çatışmalara kadar varan bir mücadele sonucu iktidara gelir. Fakat bütün bunlar, faşist bir diktatörlük kurulmadan önce burjuva hükümetlerinin, kural olarak bir dizi hazırlık aşamalarından geçmesi ve faşizmin iktidara gelişini doğrudan teşvik eden bir dizi gerici tedbirler alması olgusunun önemini azaltmaz. Bu hazırlık aşamalarında, burjuvazinin gerici tedbirlerine karşı, gelişen faşizme karşı mücadele etmeyen bir kimse, faşizmin zaferini önleyemez, aksine kolaylaştırır.

Sosyal-demokrasinin önderleri faşizmin gerçek sınıf niteliğini örtbas ettiler. Kitlelerden gizlediler, burjuvazinin gittikçe şiddetlenen gerici tedbirlerine karşı mücadele çağrısı yapmadılar. Faşist saldırının belirleyici anında, Almanya’nın ve faşist diğer bir dizi ülkenin emekçi kitlelerinin önemli bir kesiminin faşizmde kendisinin en azılı düşmanını, kan emici ve soyguncu finans kapitali görmemesinde ve bu kitlelerin karşı koymaya hazır olmamasında büyük tarihi sorumluluğu sosyal-demokrat önderler taşımaktadır.

Faşizmin kitleler üzerindeki etkisinin kaynağı nerededir? Faşizmin, en acil ihtiyaçlarını ve taleplerini demagoji yoluyla istismar ettiği için kitleleri kazanmayı başarmaktadır. Faşizm, kitleler içinde derin kökleri olan önyargıları körüklemekle kalmamakta, aynı zamanda kitlelerin en iyi duygularını, adalet duygularını ve hatta bunların yanısıra devrimci geleneklerini istismar etmektedir. Büyük burjuvazinin uşakları ve sosyalizmin can düşmanı olan Alman faşistleri, kendilerini kitlelere niçin “sosyalist” olarak tanıtmakta ve iktidara gelişlerini “devrim” olarak göstermektedirler? Çünkü devrime olan inancı ve Almanya’daki geniş emekçi kitlelerin kalbinde yatan sosyalizm özlemini istismar etmeye çalışmaktadır.

Faşizm, aşırı emperyalistlerin menfaatlerini temsil eder, fakat kitlelerin karşısına hor görülen bir milletin koruyucusu maskesi ile çıkar ve mesela “Versay’a hayır” sloganıyla küçük burjuva kitleleri peşinden sürükleyen Alman faşizminin yaptığı gibi, yaralanmış milli duygularına hitap eder.

Faşizm, kitlelerin en azgın bir şekilde sömürülmesi hedefini güder, fakat ustaca bir anti-kapitalist demagojiyle kitlelere yaklaşır. Emekçilerin soyguncu burjuvaziye, bankalara, tröstlere ve büyük mali sermayedarlara karşı duyduğu derin nefretten faydalanır ve uygun anda siyasi bakımdan olgunlaşmamış kitleler için en çekici sloganlar atar. Almanya’da “Toplumsal refah, bireysel refahtan önce gelir”, İtalya’da: “Bizim devletimiz kapitalist değil, korporatif bir devlettir”, Japonya’da: “Sömürünün olmadığı bir Japonya”, Amerika Birleşik Devletleri’nde: “Zenginlikler paylaşılmalıdır”, vs.

Faşizm, halkı en rüşvetçi ve en satılık unsurların en kötü sömürüsüne teslim eder. Fakat halkın karşısına “dürüst ve satın alınmaz bir hükümet” talebiyle çıkar. Kitlelerin burjuva demokratik hükümetlerden duyduğu derin hayal kırıklığını istismar eden faşizm, ikiyüzlü bir şekilde rüşvetçiliğe karşı çıkar (mesela Almanya’da Barmak ve Sklarek, Fransa’da Staviski skandalları ve bir dizi diğerleri).

Faşizmin burjuvazinin en gerici çevrelerinin menfaatlerine, hayal kırıklığına uğrayan, eski burjuva partilere sırt çeviren kitleleri kendi ağına düşürür. Burjuva hükümetlere karşı şiddetli saldırıları ve burjuvazinin eski partilerine karşı uzlaşmaz tavrı sayesinde kitlelere kendini kabul ettirir.

Ve ikiyüzlülüğüyle burjuva gericiliğinin bütün diğer çeşitlerini gölgede bırakan faşizm, demagojisini her ülkenin milli özelliklerine, hatta aynı ülkedeki çeşitli toplumsal tabakaların özelliklerine uydurur. Ve küçük burjuva kitleler, hatta yokluktan, işsizlikten ve can güvenliği olmayışından umutsuzluğa sürüklenen işçilerin bir kesimi, faşizmin sosyal ve şoven demagojisinin kurbanı olur.

Faşizm, proletaryanın devrimci hareketine, kaynayan halk kitlelerine saldıran bir parti olarak iktidara gelir. Fakat iktidara gelişini, “bütün milletin” adına ve milletin “kurtuluşu” için burjuvaziye karşı “devrimci” bir hareket olarak gösterir. (Mussolini’nin Roma üzerine “yürüyüşü”nü, Pilsudski’nin2 Varşova üzerine “yürüyüşü”nü, Hitler’in Almanya’daki Nasyonal-Sosyalist “devrim”ini vs. yi hatırlayalım.)

Fakat faşizm hangi maskeye bürünürse bürünsün, hangi biçimde ortaya çıkarsa çıksın, iktadara hangi yoldan gelirse gelsin:

Faşizm, sermayenin emekçi kitlelerine en gaddarca saldırısıdır;

Faşizm, en sınırsız şovenizm ve yağma savaşıdır;

Faşizm, kudurmuş gericilik ve karşı-devrimdir;

Faşizm, işçi sınıfının ve bütün emekçilerin en azgın düşmanıdır!


Muzaffer Faşizm Kitlelere Ne Sağlar?


Faşizm, işçilere “adil bir ücret” vaadetti, fakat gerçekte onlara daha düşük, yoksul bir hayat seviyesi getirdi. Faşizm, işsizlere iş vaadetti fakat gerçekte onlara daha da büyük açlık sıkıntısı, kölece çalışma, mecburi çalışma getirdi. Faşizm, gerçekte işçileri ve işsizleri kapitalist toplumun bütün haklardan yoksun paryaları haline dönüştürür. Onların sendikalarını ortadan kaldırır. Grev hakkını gasbeder ve işçi basınını yasaklar. Onları faşist örgütlere girmeye zorlar. Sosyal sigorta fonlarını yağmalar. İşletmeleri ve fabrikaları, kapitalistlerin sınırsız keyfi hakimiyetinin hüküm sürdüğü kışlalar haline getirir.

Faşizm, emekçi gençliğe, parlak ve geleceğe uzanan geniş bir yol açacağını vaat etti. Gerçekte gençliği kitle halinde fabrikalardan çıkarttı. Onlara mecburi çalışma kampları, bir yağma savaşı için, ardı arkası kesilmeyen çok sıkı askeri talimler getirdi.

Faşizm, hizmetlilere, küçük memurlara ve aydınlara, hayatlarını garanti edeceğini, tröstlerin bütün hakimiyetine ve banka sermayesinin vurgunculuğuna son vereceğini vaadetti. Gerçekte ise, onları daha bir ümitsizliğe ve güvensizliğe sevketti. Faşizm, onları en sadık taraftarlarından oluşan yeni bir bürokrasinin boyunduruğuna soktu. Faşizm, tröstlerin tahammül edilmez diktatörlüğünü kurmakta, rüşveti ve yozlaşmayı şimdiye kadar görülmemiş ölçüde yaymaktadır.

Faşizm, perişan ve yoksul köylülere, borç köleliğine son vereceğini, yarıcılık kirasını kaldıracağını, hatta asillerin topraklarına, topraksız köylülerin yararına, tazminatsız el koyacağını vaadetti. Gerçekte ise, emekçi köylülerin şimdiye kadar eşi görülmemiş bir şekilde tröstler ve faşist devlet vasıtasıyla köleleştirilmesini yaratır ve temel kitlelerinin büyük bankalar ve tefeciler tarafından sömürülmesini son haddine vardırır.
Hitler, “Almanya, ya bir köylü ülkesi olacak, ya da hiç bir şey olmayacak” şeklinde resmi bir açıklamada bulunmuştu. Peki, Hitler yönetimi altında bulunan Almanya’daki köylülerin eline ne geçti? Artık yürürlükten kaldırılmış olan Moratoryum3 mu? Yoksa milyonlarca köylünün erkek ve kız çocuğunu köylerinden süren, onları dilencilere dönüştüren köylü mülkiyetinin veraseti kanunu mu? Tarım işçileri yarı serf durumuna getirildiler, hatta istedikleri yerde yerleşme gibi temel haklarından bile yoksun bırakıldılar. Emekçi köylülerin ürünlerini pazarda satma imkanı ortadan kaldırıldı.

Ya Polanya’da?

Polonya gazetesi “Czas” şöyle yazıyordu: “Polonya köylüsü, ancak Ortaçağda uygulanan metod ve araçları kullanmaktadır. Ateşi sobasında muhafaza etmekte, komşusuna ödünç vermektedir, kibriti birçok parçaya bölmektedir. Kirli sabunlu su kullanıldıktan sonra başkalarına ödünç verilmektedir. Tuzlu su elde etmek için ringa balığı fıçıları kaynatılmaktadır.

Bu masal değildir. Doğruluğuna herkesin inanabileceği köydeki gerçek durumdur.”

Ve yoldaşlar, bunu Komünistler değil, gerici bir Polonya gazetesi yazıyor!
Fakat bununla da bitmiyor.

İşçi sınıfının en iyi evlatları, devrimci köylüler ve insanlığın daha güzel geleceği uğrunda savaşanlar, faşist Almanya’nın toplama kamplarında, Gestapo (Alman Gizli Polisi) mahzenlerinde, Polonya’da hücrelerde, Bulgar ve Fin gizli polisinde, Belgrad’da “Glavnyaça”da, Romanya’da “Siguransa”da ve İtalya adalarında, Çarlık gizli polisi Okhrana4 en iğrenç ve alçakça hareketlerinin

bunların yanında sönük kaldığı işkence hareketlerine maruz
kalmaktadırlar. Cani Alman faşizmi, erkekleri, kadınların gözü önünde kanlı külçe haline getirmek, öldürdükleri oğullarının küllerini paketleyip postayla annelerine göndermektedirler. Kısırlaştırmak, bir siyasi mücadele aracı haline getirilmiştir. Tutuklu anti-faşistlere işkence odalarında zorla zehirli iğneler yapılmaktadır. Onların kolları kırılmakta, gözleri oyulmakta, asılmakta, vücutlarına su pompalanmakta, derilerine gamalı haç kazınmaktadır.

Uluslararası Kızıl Yardım Teşkilatı’nın hazırladığı elimdeki belgede, Almanya, Polonya, İtalya, Avusturya, Bulgaristan ve Yugoslavya’da öldürülenler, yaralananlar, tutuklananlar, sakat bırakılanlar ve işkence edilerek öldürülenler hakkında istatistiki bilgiler vardır. Yalnızca Almanya’da Nasyonal-Sosyalistlerin hakimiyeti sırasında 4,200 kişi öldürülmüş, 317,800 kişi tutuklanmış ve işçi, köylü, hizmetli, aydın, komünist, sosyal-demokrat ve muhalif hristiyan örgütlerinin üyesi olan 218,600 anti-faşist yaralanmış ve vahşice işkenceye uğratılmıştır. Avusturya’da geçen yılki Şubat çatışmalarından bu yana “Hristiyan” faşist hükümet 1,900 kişiyi öldürmüş, 10,000 kişiyi yaralamış ve sakat bırakmış ve 40,000 devrimci işçiyi tutuklamıştır. Ve yoldaşlar, bu liste bir hayli eksiktir.

Şu anda bir dizi faşist ülkede emekçilerin uğradığı işkenceleri düşündükçe, duyduğumuz tüm öfkeyi dile getirecek söz bulmakta güçlük çekiyorum. Açıkladığımız rakamlar ve olgular çeşitli kapitalist ülkelerdeki işçi sınıfının günlük hayatını dolduran, beyaz muhafızcı terörün uyguladığı sömürü ve işkencelerin yüzde birini bile yansıtmamaktadır. Faşizmin emekçilere uyguladığı sayısız vahşetin eksiksiz bir manzarası ciltlere sığmaz.

Hayatlarını faşizme karşı mücadelede feda eden unutulmaz yoldaşlarımız, Almanya’da Con Şer’in (Jonh Scherr)5, Fite Şultze’nin (Fritz Schultze)6 ve Lütgens’in7, Avusturya’da Koloman Valiş’in (Koloman Wallisch) ve Münihrayter’in (Münichreiter), Macaristan’da Salay’ın (Sallai)8 ve Fürst’ün (Fuerst)9, Bulgaristan’da Kofarçiev’in10, Lütibrodski’nin11 ve Voykov’un12 anısına ve binlerce ve binlerce Komünistin, sosyal-demokratın ve partisiz işçinin, köylülerin ve ilerici aydınların temsilcilerinin anısına, yürüklerimiz faşist cellatlara karşı derin bir kin ve nefretle dolu olarak Komünist Enternasyonal’in bayrağını yarıya indiririz.

Bu kürsüden, Alman proletaryasının önderi ve Kongremizin fahri başkanı Telman (Thaelman) yoldaşı selamlarız. (Şiddetli alkışlar. Herkes yerinden kalkar.) Rakosi, Gramşi (Gramsicl) (şiddetli alkışlar herkes yerinden kalkar ), Antikalnen ve Yanko Panov yoldaşları selamlarız. Karşı-devrimciler tarafından hapse atılan İspanyol sosyalistlerinin önderi Kaballaro’yu (Caballero), on sekiz yıldır hapishanede yatan Tom Munly’i (Tom Moo ney) ve sermayenin ve faşizmin esareti altında binlerce insanı selamlarız. (Şiddetli alkışlar) Ve onlara şöyle sesleniyoruz: “Mücadele arkadaşlarımız! Silah arkadaşlarımız! Sizleri unutmadık! Sizinle beraberiz! Hayatımızın her saatini, kanımızın her damlasını sizin kurtuluşunuz uğrunda, bütün emekçilerin bu rezil faşist rejimden kurtuluşu uğrunda vermek istiyoruz.” (Şiddetli alkışlar, herkes ayağa kalkar.)

Yoldaşlar! Lenin, burjuvazinin emekçilerin üzerine en vahşi terörle saldırabileceği ve gelişen devrim güçlerine bu veya şu daha kısa bir süre karşı koymayı başarabileceği, fakat buna rağmen yok olmaktan kurtulamayacağı konusunda bizi uyarmıştı.

Lenin şöyle yazmıştı:

“Hayat kendini kabul ettirecektir. bırakın burjuvazi tepinsin, öfkesinden kudursun, boyundan büyük işlere kalkışsın, aptallıklar yapsın, bolşeviklerden peşinen intikam alsın ve dün bolşevik olmuş, yarın bolşevik olacak (Hindistan’da, Macaristan’da, Almanya’da vb.) daha yüzlerce, binlerce, yüzbinlerce insanı öldürmek için çabalasın. Burjuvazi böyle yapmakla, tarihin yok olmaya mahkum ettiği bütün sınıflar gibi davranıyor.

Komünistler, ne olursa olsun, geleceğin kendilerine ait olduğunu bilmelidirler. Bu yüzden, muazzam devrimci mücadele içinde, burjuvazinin çılgınlıklarının en serinkanlı ve en soğukkanlı bir değerlendirmesini, en büyük heyecanla birleştirebiliriz ve birleştirmeliyiz.”* (V. İ. Lenin, Bütün Eserler, cilt 25, S. 291.)

Evet, biz ve bütün dünya proletaryası Lenin’in bize gösterdiği yoldan şaşmaz bir şekilde yürürsek, ne olursa olsun, burjuvazi yok olacaktır.
(Alkışlar)

Faşizmin Zaferi Kaçınılmaz mıdır?

Faşizm, niçin ve nasıl zafere ulaştı?

Faşizm, işçi sınıfı ve emekçilerin en amansız düşmanıdır. Faşizm, Alman halkının, Avusturya halkının ve diğer faşist ülkelerin halklarının onda dokuzunun düşmanıdır. Öyleyse, bu en amansız düşman nasıl oldu da başarı kazanabildi?

Faşizm, her şeyden önce, sosyal-demokrat önderlerin izlediği burjuvazi ile işbirliği siyasetinin bir sonucu olarak, işçi sınıfı bölündüğü için, ve saldıran burjuvazi karşısında siyasi ve örgütsel bakımlardan silahsız kaldığı için iktidara gelebildi. Fakat Komünist partileri, sosyal-demokratlar olmadan ve onlara karşı, kitleleri harekete geçirecek ve faşizme karşı kesin bir mücadelede kitleleri yönetecek güçte değildi.

Durum gerçekten böyledir! Bugün Komünist kardeşleriyle birlikte faşist barbarlık altında acı çeken milyonlarca sosyal-demokrat işçi ciddi olarak şunları düşünmelidir: Eğer 1918’de Almanya’da ve Avusturya’da devrim patlak verdiği zaman Avustarya ve Alman proletaryası, Avusturya’da Otto Bauer’in Fridrih Adler’in (Friedrich Adler), ve Karl Renner’in13 Almanya’da Ebert’in14 ve Şaydeman’ın (Schiedemann)15 sosyal-demokrat önderliklerini izleyecekleri yerde, Rus bolşeviklerinin yolunu, Lenin ve Stalin’in yolunu izlemiş olsalardı, bugün ne Avusturya’da, ne Almanya’da, ne İtalya’da, ne Macaristan’da, ne Polonya’da ve ne de Balkanlar’da faşizm olmazdı. Avrupa’da burjuvazi değil, uzun zamandır işçi sınıfı egemen olurdu. (Alkışlar)

Mesela, Avusturya sosyal-demokrasisini ele alalım. 1918 Devrimi bunların muazzam bir şekilde gelişmesine yol açtı. İktidarı ele geçirdiler. Orduda ve devlet mekanizmasında güçlü mevziler elde ettiler. Avusturya Sosyal-Demokrat Partisi bu mevzilere dayanarak, faşizmi daha başlangıçta yok edebilirdi. Fakat işçi sınıfının mevzilerini hiç bir direnme göstermeden birbiri ardına teslim etti. Burjuvazinin iktidarını sağlamlaştırmasına, anayasayı kaldırmasına, devlet mekanizmasını, orduyu ve polisi sosyal-demokrat fonksiyonerlerden temizlemesini ve işçilerin elindeki silah depolarının alınmasına müsaade etti. Faşist haydutların sosyal-demokrat işçileri cezasızca öldürmesine izin verdi ve faşist unsurlarla fabrika kapılarını açan Hüttenberg ittifakının16 şartlarını kabul etti. Aynı zamanda, sosyal-demokrat önderler Lint programıyla17 işçileri kandırdılar. Bu program, burjuvaziye karşı şiddete başvurma alternatifini ve proletarya diktatörlüğünün kurulmasını öngörüyordu. Hakim sınıfların işçi sınıfına karşı şiddete başvurması halinde partinin, buna genel grev çağrısı ve silahlı mücadele ile cevap vereceği şeklinde, işçilere teminat veriliyordu.

Sanki işçi sınıfının üzerine faşist saldırının bütün hazırlık siyaseti, anayasaya uygun bir şekle büründürülen şiddet hareketleri aynı zincirin halkaları değildi! Hatta Şubat çatışmaları arifesinde ve esnasında Avusturyalı sosyal-demokrat önderlik yiğitçe savaşan Şutsbund’un (Schutzbund)18 geniş kitlelerden kopuk bir şekilde
mücadele etmesine ve Avusturya proletaryasının yenilgisine yol açtılar.
Almanya’da faşizmin zaferi kaçınılmaz mıydı? Hayır, Alman işçi sınıfı faşizmi önleyebilirdi.

Fakat Almanya işçi sınıfının faşizmi önleyebilmesi için faşizme karşı proletaryanın birleşik cephesini kurması, sosyal-demokrat önderlerini Komünistlere karşı giriştikleri kampanyadan vazgeçmeye ve Komünist partinin defalarca tekrarladığı faşizme karşı eylem birliği tekliflerini kabule zorlaması gerekirdi.

Faşizm, saldırıya geçtiği zaman ve burjuvazi, burjuva demokratik hürriyetleri tedricen tasfiyeye başladığı zaman, Alman işçi sınıfı sosyal-demokrasinin güzel kararlarıyla yetinmemeliydi. Bilakis, Alman burjuvazisinin faşist planlarını gerçekleştirmesini güçleştirecek gerçek kitle mücadelesiyle karşılık vermeliydi.

Alman işçi sınıfı, Kızıl Cephe Savaşçıları Birliği’nin Braun-Severing19 hükümeti tarafından yasaklanmasına müsaade etmemeliydi. Bilakis Kızıl Cephe Savaşçıları Birliği ile bir milyona yakın üyesi olan Rayssbanner (Reichsbanner)20 arasında mücadele bağları kurmalıydı. Braun ve Severing’i, bu örgütleri faşist çetelere karşı direnmek ve onları ezmek için silahlandırmaya zorlamalıydı.

Alman işçi sınıfı, Prusya hükümetinin başındaki sosyal-demokrat önderleri faşizme karşı savunma tedbirleri almaya, faşist önderleri tutuklamaya, faşist basını yasaklamaya, faşistlerin maddi kaynaklarına ve faşist hareketi paraca destekleyen kapitalistlerin kaynaklarına el koymaya, faşist örgütleri dağıtmaya ve ellerinden silahlarını almaya vs. zorlamalıydı.

Alman işçi sınıfı bütün bunların yanı sıra bankaları ve tröstleri vergilemeye tabi tutarak bütün sosyal hizmet biçimlerinin yeniden kurulmasını ve yaygınlaşmasını, buhran dolayısıyla perişan olan köylülere borçlarını erteleme hakkının tanınmasını ve buhran tazminatı verilmesini sağlamalı ve böylece emekçi köylülerin desteğini kazanmalıydı. Alman sosyal demokrasisinin hatası yüzünden bunlar yapılamadı ve faşizmin zaferi mümkün oldu.

Ayaklanan proletarya güçlerinin, bir köylü savaşıyla böylesine elverişli bir şekilde birleştiği İspanya’da21 burjuvazinin ve aristokrasinin zafere ulaşması kaçınılmaz mıydı?

İspanyol sosyalistleri, Devrimin ilk günlerinden itibaren hükümette yer alıyorlardı. Komünistler ve anarşistler dahi, her siyasi yönelimden işçi sınıfı örgütleri arasında mücadele bağları kurdular mı? İşçi sınıfını tek bir sendika örgütünde birleştirdiler mi? Köylüleri devrime kazanmak için çiftlik
sahiplerinin, kilisenin ve manastırların bütün topraklarına köylülerin yararına el konulmasını talep ettiler mi? Katalonyalıların ve Baskların ulusal kendi kaderlerini tayini için ve Fas’ın kurtuluşu için mücadeleye giriştiler mi? Orduyu monarşist ve faşist unsurlardan temizleyip, ordunun işçilerin ve köylülerin saflarına geçişini hazırladılar mı? Bütün halk hareketlerinin celladı olan ve halkın nefret ettiği Sivil Muhafızları dağıttılar mı? Gil Robles’in22 faşist partisinin ve katolik kilisesinin nüfuzuna darbe indirdiler mi? Hayır, bunların hiç birini yapmadılar. Komünistlerin burjuvazi-junker gericiliğinin ve faşizmin saldırısına karşı eylem birliğini kurmak için tekrarladıkları tekliflerini geri çevirdiler. Gericilerin Kortez’de (Cortes: İspanyol parlamentosu) çoğunluk sağlamasını mümkün kılan seçim kanunları çıkardılar. Halk hareketlerini cezalandırmayı öngören kanunlar çıkardılar. Bu kanunlara dayanılarak Avusturyalı yiğit maden işçileri mahkum edilmektedir. Toprak için mücadele eden köylüleri Sivil Muhafızlara vurdurdular, vb.

Yoldaşlar, böylece sosyal-demokrasi, işçi sınıfının saflarını dezorganize ederek ve bölerek Almanya’da, Avusturya’da ve İspanya’da faşizmin iktidara gelmesine yol açtı.

Yoldaşlar, faşizmin zafer kazanmasının bir sebebi de, proletaryanın kendi tabii müttefiklerinden tecrit olmasıdır. Faşizm, sosyal-demokratların, işçi sınıfı adına, esas itibariyle köylü düşmanı bir siyaset izlemesi olgusu sayesinde geniş köylü kitlelerini peşinden sürüklemeyi başardığından dolayıdır ki, zafer kazandı. Köylü, bir dizi sosyal-demokrat hükümetleri iktidarda görüyordu. Bu hükümetler, köylülerin gözünde işçi sınıfı iktidarının bir ifadesiydi. Fakat bunlardan hiç biri köylülerin perişan durumuna son vermedi. Bir tanesi bile, köylülere toprak vermedi.

Almanya’da sosyal-demokrasi büyük toprak sahiplerinin kılına bile dokunmadı. Tarım işçilerinin grevlerine karşı mücadele açtılar. Bunun sonucunda Almanya’nın tarım işçileri Hitler iktidara gelmeden çok önce reformcu sendikaları terkettiler ve büyük kısmı Ştalhelm’in (Stahlhelm)23 ve Nasyonal-Sosyalistlerin tarafına geçtiler.

Faşizmin zafer kazanmasının diğer bir sebebi de, faşizmin gençlik saflarına sızmasıdır. Bu sırada sosyal-demokratlar, işçi gençliği sınıf mücadelesinden uzaklaştırıyordu. Devrimci proletarya ise, gençlik arasında gerekli eğitim çalışmasını geliştirmiyor ve gençliğin özel menfaatleri ve talepleri için mücadeleye yeterince özen göstermiyordu.

Faşizm, gençliğin militan faaliyeti olan özellikle keskin belirli dürtüsünü kavradı ve gençliğin geniş bir kesimini kendi savaş müfrezelerine çekti.

Kadın ve erkek gençliğin yeni nesili savaşın dehşetini yaşamamıştı. Bu nesil iktisadi buhranın, işsizliğin ve burjuva demokrasisinin çöküşünün bütün yükünü omuzlarında hissediyordu. Gençliğin gelecekte bir perspektif görmeyen önemli bir kesimi, faşizm zafer kazandığı taktirde kendilerine parlak bir gelecek vaad eden faşist demagoji karşısında özellikle duyarlıydılar.

Bununla ilgili olarak, faşizme karşı mücadelemizi köstekleyen Komünist Partilerinin bir dizi hatalarını görmezlikten gelemeyiz.

Saflarımızda, affedilmez bir şekilde, bugün bile henüz her yerde yok edilememiş olan faşizm tehlikesini küçümseme vardı. Önceleri partilerimizde, “Almanya, İtalya değildir”; faşizm İtalya’da zafer kazanmış olabilir, ama Almanya gibi sanayi ve kültür alanlarında çok gelişmiş ve kırk yıllık bir işçi sınıfı hareketi geleneğine sahip bir ülkede faşizm imkansızdır, faşizmin zafer kazanması söz konusu olamaz gibi anlamında görüş vardı. Veya şimdi “klasik” burjuva demokrasisinin hakim olduğu ülkelerde faşizmin ortam bulamayacağı şeklindeki görüşe rastlanmaktadır. Böyle görüşler, faşizm tehlikesine karşı uyanıklığın azalmasına ve proletaryanın faşizme karşı mücadele için seferber edilmesinin daha da güçleşmesine yol açabilmiştir ve yol açabilmektedir.

Faşist darbelerin komünistleri gafil avlaması konusunda da örnekler az değildir. Bulgaristan’ı hatırlayacak olursak, Partimizin yönetimi 9 Haziran 1923’teki hükümet darbesi karşısında “tarafsız”, ama özünde oportünist bir tavır takınmıştı. Polonya’da Mayıs 1926’da, Komünist Partisi yönetimi, Polonya devriminin itici güçlerini yanlış hesapladığı için, Pilsudaki’nin darbesinin faşist niteliğini farketmemiş ve olayların gerisinde kalmıştı.

Finlandiya’da Partimiz, faşizm yavaş ve tedricen gelir gibi yanlış bir düşünceyle hareket etmiş, burjuvazinin önder gurubu tarafından hazırlanan faşist darbe hazırlığını gözden kaçırmış ve bu darbe Partiyi ve işçi sınıfını hazırlıksız yakalamıştı.

Almanya’da Nasyonal-Sosyalizm artık tehdit edici bir kitle hareketi haline geldiği sıralarda, Bruening hükümetini bile faşist diktatörlüğün bir hükümeti olarak gören ve böbürlenerek “Hitler’in Üçüncü Reich’ı eğer olaki gelebilirlerse, ancak yerin altından bir buçuk metreye kadar çıkabilir, fakat yerin üzerinde ise biz işçilerin muzaffer iktidarına sahip olacağız” diyen Heinz Neumann gibi yoldaşlar vardı.

Almanya’daki yoldaşlarımız, kitlelerin zedele nen milli hislerini ve Versay Barış Anlaşması’na karşı duydukları öfkeyi uzun bir zaman yeterince dikkate almadılar. Köylülüğün ve küçük burjuvazinin yalpalamalarını küçümsediler. Sosyal ve milli kurtuluş programlarını ortaya koymakta geç kaldılar. Ortaya koydukları programlarını kitlelerin somut ihtiyaçlarına ve seviyesine uygun olarak tatbik edemediler. Hatta programlarını kitlelere geniş ölçüde mal etmeyi bile başaramadılar.

Birçok ülkede faşizme karşı geliştirilmesi zorunlu olan kitle mücadelesinin yerine faşizmin, “genel” niteliği üzerine boş (verimsiz) tartışmalara girişildi ve Partinin günlük siyasi görevlerini ortaya koyma ve çözmede sekter bir dar görüşlülük gösteriliyordu.

Yoldaşlar! Faşizmin zaferinin sebeplerinden söz ederken Sosyal-Demokrasinin, işçi sınıfının yenilgisinde taşıdığı tarihi sorumluluğa işaret ederken ve aynı zamanda faşizme karşı mücadelede kendi hatalarımızı da ortaya koyarken, niyetimiz sadece geçmişi deşmek değildir. Biz hayattan kopuk tarihçiler değiliz; biz, milyonlarca işçinin kafasını meşgul eden faşizmin zaferi önlenebilir mi, önlenebilirse nasıl önlenebilir sorusunun cevabını vermekle görevli olan işçi sınıfının mücadele eden önderliğiyiz. Ve işte bu milyonlarca işçiye cevap veriyoruz: Evet yoldaşlar, faşizmin yolu kapatılabilir. Bu, tamamen mümkündür. Bu, bize bağlıdır, işçilere, köylülere, bütün emekçilere bağlıdır!

Faşizmin zaferinin önlenmesi, her şeyden önce işçi sınıfının militan faaliyetine, işçi sınıfı kuvvetlerinin sermaye ve faşizmin saldırısına karşı yekvücut bir orduda birleştirilmesine bağlıdır. Mücadele birliğini kuran proletarya, faşizmin köylülük, şehir küçük burjuvazisi, gençlik ve aydınlar üzerindeki etkisini kırabilir, bunların bir kısmını tarafsızlaştırabilir ve diğerlerini kendi saflarına kazanabilir.

Faşizmin zaferinin önlenmesi, ikinci olarak, emekçilerin faşizme karşı mücadelesini doğru bir şekilde yöneten güçlü bir devrimci partinin varlığına bağlıdır. İşçileri, sistemli olarak, faşizm karşısında geri çekilmeye çağıran ve faşist burjuvazinin mevzilerini sağlamlaştırmasına izin veren bir parti, işçileri kaçınılmaz olarak yenilgiye sürükler.

Faşizmin zaferinin önlenmesi, üçüncü olarak, işçi sınıfının köylülüğe ve şehirlerdeki küçük burjuva kitlelerine karşı doğru bir siyaset izlemesine bağlıdır. Bu kitleler, olmalarını istediğimiz şekilde değil, oldukları gibi ele alınmalıdır. Onlar kararsızlık ve yalpalamalarını, ancak ve ancak mücadele içerisinde alt edeceklerdir. Ancak onların kaçınılmaz yalpalamaları karşısında sabırlı davranılırsa ve proletarya onları siyasi olarak desteklerse, daha yüksek bir devrimci bilinç ve faaliyet seviyesine yükseleceklerdir.

Faşizmin zaferinin önlenmesi, dördüncü olarak, devrimci proletaryanın uyanıklığına ve zamanında hareket etmesine bağlıdır. Faşizme gafil avlanılmamalıdır. İnisiyatif faşizme terkedilmemelidir. Daha kuvvetlerini toplamaya fırsat bulamadan faşizme kesin darbeler indirilmelidir. Faşizmin durumunu sağlamlaştırmasına izin veril memelidir. Her nerede ve ne zaman ortaya çıkarsa çıksın, faşizme karşı direnilmelidir. İşte Fransa proletaryasının başarıyla yapmaya çalıştığı budur. (Alkışlar)

Zalim Faşizm, Fakat Sürekli Olmayan Bir İktidar

Burjuvazinin faşist diktatörlüğü zalim, fakat sürekli olmayan bir iktidardır.
Faşist diktatörlüğün sürekli olmayan bir diktatörlük olmasının başlıca sebepleri nelerdir?

Burjuva kampı içerisindeki fikir ayrılıklarını ve zıtlıkları ortadan kaldırmaya çalışan faşizm, onları daha da keskinleştirir. Faşizm, kendi siyasi tekelini kurmaya çalışıyor ve diğer siyasi partileri zor yoluyla ortadan kaldırır. Fakat kapitalist sistemin ve çeşitli sınıfların varlığı ve sınıf çelişmelerinin şiddetlenmesi, faşizmin siyasi tekelinin kaçınılmaz olarak sarsılmasına ve parçalanmasına yol açar. Bir Sovyet ülkesinde proletarya diktatörlüğü, gene siyasi tekelini kuran bir parti tarafından gerçekleştirildiği halde, bu siyasi tekel, milyonlarca emekçinin menfaatine uygun olduğu ve gittikçe daha çok sınıfsız bir toplumun kurulmasına dayandığı için bu, bir Sovyet ülkesi değildir. Faşist bir ülkede faşistlerin partisi tekelini uzun süre koruyamaz. Çünkü o, sınıfları ve sınıf çelişmelerini ortadan kaldırmayı kendisine görev olarak koyamaz. Burjuva partilerinin legal varlıklarına son verir; fakat bu burjuva partilerin bir kısmı illegal olarak da varlıklarını sürdürürler. Komünist Partisi ise illegal şartlarda bile ileriye doğru yol alır, çelikleşir ve proletaryanın faşist diktatörlüğe karşı mücadelesini yönetir. Bu tarzla, faşizmin siyasi tekeli, sınıf çelişmelerinin darbeleri altında parçalanmak zorundadır.

Faşist diktatörlüğün sağlam olmayışının bir başka sebebi de, faşizmin anti-kapitalist demagoji ile tekelci burjuvaziyi en haydutça yollardan zenginleştirme siyaseti arasındaki zıtlığın, faşizmin sınıf niteliğinin açığa çıkmasını kolaylaştırması ve faşizmin kitle temelini sarsmaya ve zayıflatmaya götürür.

Faşizmin zaferi, bunlardan başka, kitlelerin derin nefret ve öfkesini uyandırır, kitlelerin devrimcileşmesine yol açar ve proletaryanın faşizme karşı birleşik cephesini güçlü bir şekilde teşvik eder.

Faşizmin, iktisadi milliyetçilik (otarşi) siyasetiyle ve savaş hazırlığı için milli gelirin en büyük bir kısmına el koymasıyla ülkenin bütün iktisadını batırır ve kapitalist devletler arasındaki iktisadi savaşı şiddetlendirir. Faşizm, burjuvazi içinde ortaya çıkan çatışmaları şiddetlendirir ve bu çatışmaları seyrek olmayan kanlı çarpışmalara kadar vardırır ve bu da halkın gözünde faşist devlet iktidarının sağlamlığı fikrini yıkar. Geçen yılın 30 Haziranında24 Almanya’daki olayda olduğu gibi, kendi taraftarlarını katleden bir devlet iktidarı, faşist burjuvazinin diğer bir kesiminin silahlı mücadelesiyle karşı karşıya bulunan (Avusturya’daki Nasyonal-Sosyalist darbe ve Polonya’da, Bulgaristan’da, Finlandiya’da ve diğer ülkelerde tek tek faşist grupların faşist hükümete keskince karşı çıkmaları) böylesi bir devlet iktidarı, geniş küçük burjuva kitlelerinin gözünde otoritesini uzun zaman sürdüremez.

İşçi sınıfı, burjuva kamp içerisindeki çelişmelerden ve çatışmalardan yararlanmasını bilmeli, fakat faşizmin kendi kendini yok edeceği hayaline kapılmamalıdır. Faşizm (kendiliğinden) (otomatikman) yıkılmayacaktır.

Ancak işçi sınıfının devrimci faaliyeti, burjuva kampında kaçınılmaz olarak ortaya çıkan çatışmalardan, faşist diktatörlüğü zayıflatmak ve yıkmak için faydalanmaya yardım edecektir.

Faşizm, burjuva demokrasisinin kalıntılarını ortadan kaldırmakla ve açık şiddeti bir hükümet sistemi haline getirmekle, demokrasi hayallerini ve emekçi halkın gözünde meşruiyet otoritesini temelinden sarsar. Bu, özellikle Avusturya ve İspanya gibi işçilerin faşizme karşı elde silah savaştığı ülkelerde gerçekleşmektedir. Uğradıkları yenilgiye rağmen, Şutzbund’un ve Komünistlerin kahramanca mücadeleleri, Avusturya’da faşist diktatörlüğün sağlamlığını daha başlangıçta sarsmıştır. İspanya’da burjuvazi, emekçi halkın ağzını faşizm yoluyla kapatmayı başaramadı. Avusturya ve İspanya’daki silahlı mücadeleler gittikçe daha geniş işçi sınıfı kitlelerinin devrimci sınıf mücadelesinin gerekliliğini kavramalarına yol açtı.

Ancak İkinci Enternasyonal’in en eski teorisyeni Karl Kautsky25 gibi öylesi darkafalılar ve burjuva uşakları, işçilerin Avusturya’da ve İspanya’da silaha sarılmamaları gerektiğini açıklayarak onları suçlayabilir. Bu ülkelerin işçi sınıfları Kautskilerin haince öğütlerine kulak asmış olsaydı, acaba şimdi Avusturya ve İspanya’daki işçi sınıfı hareketi ne durumda olurdu? Hiç şüphe yok ki, işçi sınıfı saflarında derin bir moral bozukluğu hüküm sürerdi.
Lenin şöyle der:

“Halklar iç savaş okulundan boşuna geçmiyorlar. Bu, zorlu bir okuldur ve bütün programında kaçınılmaz olarak karşı-devrimin zaferleri, kudurgan gericilerin çılgınlıkları ve eski iktidarın isyancılara vahşi intikam eylemleri vb. de vardır. Fakat halkların bu çetin okula girmelerinden olsa olsa ukalalar ve eli ayağı tutmaz bunaklar sızlanabilir. Bu okul ezilen sınıflara iç savaşı nasıl yürüteceklerini öğretir. Onlara, devrimde zafer kazanmayı öğretir. Bu okul, modern köle kitlelerinde ezilmiş, uyuşuk ve cahil kölelerin ezelden beri içlerinde taşıdıkları ve köleliklerinin zilletini kavradıklarında onları en büyük tarihsel kahramanlıklarına ilerleten nefreti yoğunlaştırır.”* (V. İ. Lenin, Toplu Eserler, Cilt 12, s. 380.)

Almaya’da faşizmin zaferi, bilindiği gibi, yeni bir faşist saldırı dalgasını da beraberinde getirdi. Avustarya’da Dollfuss provokasyonuna, İspanya’da karşı-devrimin kitlelerin devrimci kazanımlarına karşı yeni saldırılara geçmesine, Polonya’da anayasanın faşist reforma tabi tutulmasına yol açtı. Ama Fransa’da Şubat 1934’de faşistlere silahlı müfrezeleriyle bir hükümet darbesine teşebbüs cesaretini verdi. Fakat bu zafer ve faşist diktatörlüğün bu kudurganlığı, faşizme karşı proletaryanın birleşik cephesinin uluslararası çapta bir karşı hareketini ortaya çıkardı.

Faşizmin işçi sınıfına karşı genel bir saldırıya geçmesi için işaret olan Rayştag’ın (Reichstag) kundaklanması, sendikaların ve diğer işçi örgütlerinin yağma ve talanı, işkence altındaki anti-faşistlerin faşist kışlaların zindanlarından ve temerküz kamplarından yükselen feryatları, saldıran faşizme karşı Komünistlerin ortak mücadele tekliflerini reddeden Alman Sosyal-Demokrat önderlerin gerici bölücü faaliyetlerinin vardığı noktayı kitlelere açıkça göstermektedir; ve kitleleri faşizmi yıkmak için işçi sınıfının bütün güçlerini birleştirmesi gerektiğine ikna etmektedir.

Hitler’in zaferi, Fransa’da faşizme karşı işçi sınıfının birleşik cephesinin kurulmasını da büyük ölçüde hızlandırdı. Hitler’in zaferi, işçilerde, sadece Alman işçilerinin kaderi karşısında bir korku yaratmakla, sadece Alman sınıf kardeşlerinin cellatlarına karşı bir kin uyandırmakla kalmadı, aynı zamanda, Almanya’da işçi sınıfının başına gelenlere kendi ülkelerinde hiçbir şekilde izin vermemekteki kararlılıklarını daha da artırdı.

Bütün kapitalist ülkelerde birleşik cephe için atılan güçlü adımlar yenilgiden çıkarılan derslerin hiç de boşa gitmediğini gösterir. İşçi sınıfı yeni bir tarzda davranmaya başlamaktadır. Birleşik cephenin teşkilatlanmasında Komünist Partinin inisiyatifi, faşizme karşı mücadelede Komünistlerin ve devrimci işçilerin sınırsız fedakarlıkları, Komünist Enternasyonal’in itibarını görülmemiş derecede arttırdı. Bu arada, İkinci Enternasyonal’in içinde, derin bir buhran gelişmektedir. Almanya Sosyal-Demokrat Komünist Partisi’nin iflası buna sinyal olmuştu.

Sosyal-Demokrat işçiler, olanca vahşeti ve barbarlığıyla faşist Almanya’nın, son tahlilde, Sosyal-Demokratların burjuvaziyle işbirliği siyasetinin bir sonucu olduğunu gittikçe daha da açık olarak kavrayabilirler. Bu kitleler Alman Sosyal-Demokrat önderlerin proletaryayı sürüklediği yolun bir daha izlenmemesi gerektiğini gittikçe daha açık bir şekilde kavramaktadırlar.

İkinci Enternasyonal saflarında hiçbir zaman şimdiki gibi büyük bir fikri kargaşalık görülmemiştir. Bütün sosyal-Demokrat Partilerde bir ayrımlaşma meydana gelmektedir. Sosyal-Demokrat Partilerin saflarında iki esas kamp ortaya çıkmaktadır: Sosyal-Demokratların burjuvaziyle kurdukları bloku bütün imkanlarıyla korumaya çalışan ve Komünistlerle bir birleşik cephe kurulmasını hiddetli reddeden gerici unsurların mevcut kampının yanısıra, burjuvaziyle işbirliği siyasetinin doğruluğundan şüphe eden, Komünistlerle bir birleşik cephenin kurulmasından yana olan ve gittikçe daha kuvvetli ölçüde devrimci sınıf mücadelesini benimsemeye başlayan devrimci unsurların kampı meydana gelmeye başlamaktadır.

Böylece, kapitalist sistemin çöküşünün bir sonucu olarak ortaya çıkan faşizm, sonunda kendisinin gittikçe parçalanmasında etken olur. Böylece, Marksizmi ve devrimci işçi hareketini ortadan kaldırma görevini üstlenen faşizm, hayatın ve sınıf mücadelesinin diyalektiğinin bir sonucu olarak kendi mezar kazıcılarının, yani kapitalizmin mezar kazıcıları olması zorunlu güçlerin daha da gelişmesine yol açar (Alkışlar.)

II— İŞÇİ SINIFININ FAŞİZME KARŞI BİRLEŞİK CEPHESİ

Yoldaşlar! Kapitalist ülkelerdeki milyonlarca işçi ve emekçi şu soruyu sormaktadır! Faşizmin iktidara gelmesi nasıl önlenebilir ve iktidara geldikten sonra faşizm nasıl altedilebilir? Komünist Enternasyonal’in cevabı şudur: Birinci olarak yapılması gereken iş, başlanması gereken ilk iş, bir birleşik cephe kurmak ve her fabrikada, her mahallede, her bölgede, her ülkede ve bütün dünyada işçilerin eylem birliğini sağlamaktır.

Proletaryanın milli ve uluslararası alanda eylem birliği, işçi sınıfını sadece başarılı bir savunma için değil, aynı zamanda faşizme, sınıf düşmanına karşı başarılı bir karşı-saldırı için de yetkin kılan güçlü bir silahtır.

Birleşik Cephenin Önemi

İki Enternasyonal’in, yani Komünist Enternasyonal ve İkinci Enternasyonal’in parti ve örgüt taraftarlarının ortak eylemlerinin kitlelerin faşist saldırıyı geri püskürtmesini kolaylaştıracağı ve işçi sınıfının siyasi ağırlığını artıracağı açık değil midir?

Ne var ki, her iki Enternasyonal partilerinin faşizme karşı ortak eylemleri, sadece bu partilerin bugünkü taraftarlarını, yani sadece komünistleri ve sosyal-demokratları etkilemekle kalmayacaktır; aynı zamanda hristiyan anarşist ve örgütsüz işçiler üzerinde, hatta faşist demagojinin geçici olarak tuzağına düşenler üzerinde de korkunç bir etki sağlayacaktır.

Ayrıca şunlar da vardır: Proletaryanın güçlü birleşik cephesi, emekçi halkın bütün diğer tabakaları üzerinde, köylülük, şehir küçük burjuvazisi ve aydınlar üzerinde güçlü bir etki sağlar. Birleşik cephe, bocalayan tabakaları işçi sınıfının gücüne inandırırdı.

Fakat mesele bu kadarla da kalmaz. Emperyalist ülkelerin proletaryasının, sadece kendi ülkesinin emekçileri değil aynı zamanda sömürgeler ve yarı-sömürgelerde ezilen halklarda potansiyel müttefikleri vardır. Proletaryanın milli ve uluslararası alanda bölünmüş olduğu, proletaryanın bir kısmının burjuvaziyle işbirliği siyaseti, özellikle bunların burjuvazinin sömürge ve yarı-sömürge ülkelerdeki baskı rejimini desteklemesi gerçeği, sömürge ve yarı-sömürgelerin ezilen halklarını proletaryadan uzaklaştırmakta ve uluslararası anti-emperyalist cepheyi zayıflatmaktadır. Ana emperyalist ülkelerin proletaryasının, sömürge halklarının kurtuluş mücadelesini desteklemeyi amaçlayan eylem birliği yolunda atacağı her adım, sömürge ve yarı-sömürgelerin, dünya proletaryasının esas yedeklerinden biri haline getirilmesi demektir.

Son olarak, proletaryanın uluslararası eylem birliğinin, proletaryanın devletinin, sosyalizm ülkesinin, yani Sovyetler Birliği’nin durmadan büyüyen gücüne dayandığını düşünecek olursak, proletaryanın eylem birliğinin sağlanmasıyla milli ve uluslararası çapta ne kadar geniş perspektifler açılacağını görürüz.

Hangi parti ya da örgütten olursa olsun, işçi sınıfının bütün kesimlerinin eylem birliğinin sağlanması, işçi sınıfının çoğunluğu daha kapitalizmin yıkılması ve proleter devriminin zaferi uğrundaki mücadelede birleşmemiş olsa bile zorunludur.

Proletaryanın bu eylem birliğini tek tek ülkelerde ve bütün dünyada gerçekleştirmek mümkün müdür? Evet mümkündür. Hemen şu anda mümkündür. Komünist Enternasyonal, eylem birliği için, bütün işçilerin kabul edebileceği gibi temel ve tek şartın dışında hiçbir şart ileri sürmemektedir. Bu şart da, eylem birliğinin faşizme, sermayenin saldırısına, savaş tehlikesine ve sınıf düşmanına
karşı yöneltilmesidir. Bizim şartımız budur.


Birleşik Cepheye Karşı Olanların Başlıca Gerekçeleri

Birleşik cephe karşıtlarının itirazları ne olabilir ve ne gibi itirazlarda bulunmaktadırlar?

Bazıları şöyle demektedir: “Komünistler için birleşik cephe sloganı sadece bir manevradır.” Biz de diyoruz ki, eğer mesele böyle ise, niçin birleşik cepheye dürüst bir şekilde katılarak bu “komünist manevra”yı teşhir etmiyorsunuz? Açıkça şunu söylüyoruz: Biz, işçi sınıfının eylem birliğini, proletaryanın burjuvaziye karşı mücadelesinde güçlenmesi, böylece saldırgan sermayeye ve faşizme karşı bugün günlük menfaatlerini savunan proletaryanın yarın nihai kurtuluşunun şartlarını yaratabilmesi için istiyoruz.

Bazıları da, “Komünistler bize saldırıyor” demektedir. İyi dinleyin, şunu defalarca açıkladık: Biz, işçi sınıfının birleşik cephesinden yana ve sınıf düşmanına karşı olan, ne şahıslara, ne bir örgüt ya da partiye, hiç kimseye saldırmayacağız. Buna karşılık, işçilerin eylem birliğini köstekleyen şahısları, örgütleri ve partileri eleştirmek, proletaryanın ve onun davasının menfaati icabıdır, görevimizdir.

Üçüncü bir grup ise şöyle demektedir: “Farklı bir programları olduğu için Komünistlerle birleşik cephe kuramayız”. Halbuki siz burjuva partilerin programlarından farklı bir programınız olduğunu söylediğiniz halde, bu durum, sizin bu partilerle koalisyon kurmanıza engel teşkil etmedi ve etmiyor da.

Birleşik cepheye karşı olan ve burjuvaziyle koalisyonu savunanlar ise, “Burjuva demokratik partiler, faşizm karşısında Komünistlerden daha iyi müttefiklerdir” demektedir. Peki Almanya tecrübesi neyi göstermektedir? Sosyal-Demokratlar bu “daha iyi” müttefikler bir blok kurdular. Ve bunun sonucu ne oldu?

Ayrıca sık sık şunları işitiyoruz: “Eğer Komünistlerle birleşik cephe kurarsak, küçük burjuvazi ‘kızıl tehlike’den ürkecek ve faşistlerin safına geçecektir.” Birleşik cephe, köylüleri, küçük tüccarları, zanaatkarları ve emekçi aydınları tehdit ediyor mu? Hayır, birleşik cephe büyük burjuvaziyi, mali kodamanları, junkerleri ve diğer sömürücüleri tehdit etmektedir; bu sömürücülerin rejimi bütün bu tabakaları toptan felakete sürüklemektedir.

Bazı Sosyal-Demokrat önderler de, “Sosyal-Demokrasi demokrasiden yanadır, Komünistler ise diktatörlükten yana; bu yüzden Komünistlerle birleşik cephe kuramayız” demekteler. Peki, biz bugün size proletarya diktatörlüğünü ilan etmek için bu bir birleşik cephe teklifinde bulunuyoruz?
Hayır, şimdilik böyle bir teklifte bulunmuyoruz.

“Komünistler demokrasiyi tanısın, onun savunucusu olarak ortaya çıksın, ancak bundan sonra birleşik cephe için hazırız.” Buna da cevabımız şudur: Biz Sovyet demokrasisinin, yani emekçilerin demokrasisinin, dünyanın en tutarlı demokrasinin taraftarlarıyız. Fakat biz, kapitalist ülkelerde faşizm ve burjuva gericiliği tarafından burjuva demokratik özgürlüklerin her karesini savunuruz ve savunacağız da. Çünkü proletaryanın sınıf mücadelesinin menfaatleri bunu emretmektedir.

Mesela, İngiltere’deki İşçi Partisinin önderleri şöyle demektedirler: “Pekala, küçük Komünist partilerin İşçi Partisinin kurduğu birleşik cepheye katılmakla hiçbir katkıları olamaz.” Fakat hatırlarsanız, Avusturyalı Sosyal-Demokrat önderler de küçük Avusturya Komünist Partisi için aynı şeyi iddia etmişlerdi. Olaylar ise neyi gösterdi? Otto Bauer’in ve Karl Renner’in başında bulunduğu Avusturya Sosyal-Demokrat Partisi haklı çıkmadı.

Bilakis Avusturya’da faşist tehlikeye tam zamanında işaret eden ve işçileri mücadeleye çağıran küçük Avusturya Komünist Partisi oldu. İşçi hareketinin bütün tecrübeleri göstermiştir ki, Komünistler sayıca nisbi azlıklarına rağmen, proletaryanın mücadele faaliyetinin motorudur. Ayrıca şu husus unutulmamalıdır: Avusturya veya İngiltere Komünist Partisi, sadece bu partilerin taraftarı olan, bu partiler tarafından temsil edilen on binlerce işçi demek değildir. Aynı zamanda uluslararası komünist hareketin birer parçaları; dünyanın altıda birinde şimdiden zafer kazanmış ve iktidarı elinde tutan bir proletarya partisinin önderliğindeki Komünist Enternasyonal’in seksiyonlarıdırlar.

Gene birleşik cepheye karşı olanlar, şu itirazlarını öne sürüyorlar: “Fakat birleşik cephe faşizmin Saar Bölgesi’nde zafer kazanmasını önleyemedi.” Bu bayların garip bir mantığı var! İlk önce faşizmin zaferini güven altına almak için her türlü çabayı gösteriyorlar, sonra da ancak en son anda lütfen katıldıkları birleşik cephe işçileri zafere ulaştıramadı diye memnunlukla ellerini oğuşturuyorlar. Bazı ülkelerin hükümetlerinde yer alan sosyal-demokrat önderler ise, “Komünistlerle birleşik cephe kurmak isteseydik, koalisyondan çekilmek zorunda kalacaktık ve böylece hükümete gerici ve faşist partiler girecekti” diyorlar. Peki, Alman Sosyal-Demokrasisi koalisyon hükümetinde değil miydi? Evet! Avusturya Sosyal-Demokrasisi hükümette değil miydi? Evet! İspanyol Sosyalistleri burjuvazi ile aynı hükümette değil miydi? Tabii ki, evet! Bu ülkelerde Sosyal-Demokrat Partilerin burjuva koalisyon hükümetlerine katılmaları faşizmin proletaryaya saldırmasını önledi mi? Hayır, önlemedi. O halde Sosyal-Demokrat bakanların burjuva hükümetlere katılmalarının, faşizm için bir engel teşkil etmediği gün ışığı kadar açıktır.

“Komünistler diktatörce davranıyor, her şeyde bize talimat vermek ve emretmek istiyorlar.” Hayır. Biz ne talimat veriyoruz, ne de emrediyoruz. Biz sadece gerçekleştirilmesinin emekçi halkın menfaatine olduğuna inandığımız tekliflerimizi yapıyoruz. Bu, işçiler adına hareket eden herkesin sadece hakkı değil, aynı zamanda yükümlülüğüdür de. Siz komünistlerin “diktatörlüğü”nden mi korkuyorsunuz? Öyleyse gelin hem sizin hem de bizim tekliflerimizi işçilere ortak olarak sunalım, hepsini bütün işçilerle birlikte tartışalım ve işçi sınıfının davası için en yararlı olan teklifleri seçelim.
Görülüyor ki, birleşik cepheye karşı olan bütün bu gerekçeler en küçük bir eleştiri karşısında bile ayakta duramamaktadır. Aslında bunlar, burjuvaziyle olan birleşik cephelerini proletarya birleşik cephesine tercih eden gerici Sosyal-Demokrat önderlerin sudan bahanelerinden başka bir şey değildir.

Hayır, bu bahanelerin hiçbir geçerliliği yoktur! Uluslararası proletarya, işçi hareketindeki bölünmenin sonuçlarını yaşamıştır ve birleşik cephenin, hem ülkede uluslararası çapta hem de eylem birliğinin kurulmasının acil bir şekilde zorunlu ve tamamen mümkün olduğunu gittikçe daha fazla kavramaktadır.

Birleşik Cephenin Muhtevası ve Biçimleri!

Bugünkü aşamada birleşik cephenin esas muhtevası nedir ve ne olmalıdır? İşçi sınıfının acil siyasi ve iktisadi menfaatlerinin savunulması, işçi sınıfının faşizme karşı savunulması, bütün kapitalist ülkelerdeki birleşik cephenin çıkış noktasını ve esas muhtevasını meydana getirmelidir.

Biz sadece proletarya diktatörlüğü uğrunda mücadele için çağrılar yapmakla yetinmemeliyiz. Bilakis kitlelerin hayati ihtiyaçlarına ve ilgili gelişme aşamasında kitlelerin mücadele yetenek derecesine uygun sloganlar atmalı ve mücadele biçimleri bulmalıyız.

Kitlelere, kendilerini kapitalist yağmacılık ve faşist barbarlık karşısında korumaları için, bugün ne yapmaları gerektiğini göstermeliyiz.

Emekçi kitlelerin hayati menfaatlerinin korunması için, farklı eğilimlerdeki işçi örgütlerinin ortak eylemleriyle en geniş birleşik cephenin kurulması uğruna çaba göstermeliyiz.

Bu birinci olarak buhranın sonuçlarının hakim sınıfların sırtına, kapitalistlerin ve toprak ağalarının, tek kelimeyle, zenginlerin sırtına gerçekten yüklemek için ortak mücadele demektir.

İkinci olarak, bu, emekçilerin bütün kazanımlarını ve haklarını savunmak için faşist saldırının her türlüsüne ve burjuva-demokratik özgürlüklerin kaldırılmasına karşı ortak mücadele demektir.

Üçüncü olarak, bu, yaklaşan emperyalist savaş tehlikesine karşı ortak mücadelede, böyle bir savaşın tezgahlanmasını güçleştirecek bir mücadele demektir.

Şartlarda bir değişiklik olduğu zaman, işçi sınıfını mücadele biçim ve metodlarını süratle değiştirmek için bıkmadan usanmadan hazırlamalıyız.

Hareketin geliştiği ve işçi sınıfının birliği güçlendiği ölçüde daha da ileri gitmeli, savunma durumundan sermayeye karşı saldırı durumuna geçişi hazırlamalı ve siyasi kitle grevinin örgütlenmesine yönelmeliyiz. Söz konusu ülkelerin belirleyici sendikaların bu greve katılmaları, böyle bir grevin zorunlu şartı olmalıdır.

Hiç şüphesiz, Komünistler, kitlelerin komünist aydınlatılması, örgütlenmesi ve seferber edilmesi için yürüttükleri bağımsız çalışmalarından bir an bile vazgeçemezler ve vazgeçmemelidirler. Ne var ki, işçileri eylem birliğine yöneltmek için aynı zamanda Sosyal-Demokrat Partilerle, reformist sendikalarla ve emekçilerin diğer örgütleriyle proletaryanın sınıf düşmanlarına karşı ortak eylem için gerek kısa vadeli gerekse uzun vadeli anlaşmalar yapmaya çalışmak gerekir. Burada esas dikkat, mahalli anlaşmalar temelinde alt örgütler tarafından yürütülecek tek tek bölgelerde kitle eylemlerinin geliştirilmesine verilmelidir.

Onlarla yapılan bütün anlaşmaların şartlarını sadık bir şekilde yerine getireceğiz. Fakat aynı zamanda birleşik cepheye katılan bütün kişi ve örgütlerin ortak eylemlerini, her türlü sabotajlarını amansızca teşhir edeceğiz. Anlaşmaları bozmak üzere girişilecek her türlü çabaya—ki böyle çabaların olması mümkündür—bozulan eylem birliğinin yeniden sağlanması için mücadeleyi yılmadan sürdürerek ve kitlelere başvurarak cevap vereceğiz.

Tabii ki, birleşik cephenin somut olarak gerçekleşmesi çeşitli ülkelerde farklı biçimlerde olacaktır. Bu cephe işçi örgütlerinin durumuna, niteliğine ve siyasi seviyesine göre, söz konusu ülkenin somut durumuna göre ve uluslararası işçi hareketindeki değişikliklere vs. göre çeşitli şekiller alacaktır.

Bu biçimler örneğin şunlar olabilir: İşçilerin tek tek talepler için veya ortak bir platform temelinde somut nedenlerden hareket ederek kararlaştırılan ortak eylemleri: tek tek işletmelerde veya sanayi kollarında kararlaştırılan eylemler; şartlar gerektirdikçe mahalli, bölgesel, ülke veya uluslararası çapta düzenlenen eylemler; işçilerin iktisadi mücadelesinin örgütlenmesi, siyasi kitle eylemlerinin yapılması ve faşist saldırılara karşı ortak savunmanın teşkilatlanması kararlaştırılan eylemler; tutuklular ve ailelerine destek sağlamak için, sosyal gericiliğe karşı mücadele için kararlaştırılan eylemler; gençliğin ve kadınların menfaatlerinin savunulması; kooperatifçilik, kültür ve spor alanlarında ortak eylemler vb.
Ortak eylem için bir anlaşma yapmakla ve mesela Fransa’da olduğu gibi, birleşik cepheye katılan partilerden ve örgütlerden temas komisyonları kurmakla yetinmek yetersiz kalacaktır. Bu sadece birinci adımdır. Anlaşma ortak eylemin gerçekleştirilmesi için yardımcı bir araçtır, ama henüz birleşik cephenin bizzat kendisi değildir. Komünist ve Sosyalist Partilerin yönetimleri arasında ortak eylemlerin gerçekleşmesini kolaylaştırmak için bir temas komisyonu gereklidir. Fakat bu da aslında birleşik cepheyi gerçekten geliştirmeye, en geniş kitleleri faşizme karşı mücadeleye sokmaya yeterli değildir.

Komünistler ve bütün devrimci işçiler, fabrikalarda, işsizler arasında, işçi mahallelerinde, şehirlerdeki alt tabakalar arasında ve kırda seçilebilen (faşist diktatörlüğün mevcut olduğu ülkelerde birleşik cephe hareketinin en saygıdeğer unsurlarından meydana gelen) birleşik cephenin partilerüstü sınıf organlarının kurulması için çalışmalıdırlar. Ancak böyle organlar vasıtasıyla örgütsüz muazzam emekçi kitlelerinin birleşik cephe hareketince kucaklanması mümkün olabilir. Ancak böyle organlar sermayenin saldırısına, faşizme ve gericiliğe karşı mücadelede kitlelerin inisiyasitifini geliştirmeyi teşvik edebilir ve bu temel üzerinde, birleşik cephenin işçi yöneticileri, fonksiyoner organlarının gerekli geniş birliğini yaratmaya ve kapitalist ülkelerdeki yüzlerce, binlerce Partili olmayan Bolşeviği eğitmeye katkıda bulunabilir.

Örgütlü işçilerin ortak eylemi başlangıçtır, temeldir. Fakat işçilerin büyük çoğunluğunu örgütsüz kitlelerin meydana getirdiğini aklımızdan çıkarmamalıyız. Fransa’da örgütlü işçilerin Komünistler, Sosyalistler ve farklı akımlardan sendikaların üyeleri sayısı yaklaşık olarak bir milyondur, buna karşılık bütün işçilerin sayısı on bir milyondur. İngiltere’de, sendikaların ve farklı çizgilerdeki bütün partilerin aşağı yukarı beş milyon üyesi vardır. Buna karşılık işçilerin toplam sayısı on dört milyondur. Amerika Birleşik Devletleri’nde, yaklaşık olarak beş milyon örgütlü işçi vardır, oysa bu ülkede toplam işçi sayısı otuz sekiz milyondur. Aşağı yukarı aynı oran daha birçok ülke için geçerlidir. “Normal” zamanlarda bu kitle, esas olarak, siyasi hayatın dışında kalır. Fakat şimdi bu dev kitle gittikçe daha fazla harekete geçmekte, siyasi hayata girmekte ve siyaset sahnesine çıkmaktadır. Birleşik cephenin en geniş kitlelerin derinliklerinde gerçekleşmesi, genişletilmesi ve güçlendirilmesi için en iyi biçim, partiler üstü sınıf organlarının kurulmasıdır. Bu organlar, işçi sınıfının oluşan eylembirliğini baltalayacak birleşik cepheye karşı olanların bütün çabalarına karşı en iyi kale de olacaktır.

Anti-Faşist Halk Cephesi Üzerine

Emekçi halk kitlelerinin faşizme karşı mücadeleye seferber edilmesinde, proleter birleşik cephe temeli üzerinde geniş bir anti-faşist halk cephesinin kurulması, özellikle önemli bir görevdir. Proletaryanın bütün mücadelesinin başarısı, proletaryanın gelişmiş sanayi ülkelerinde nüfusun büyük çoğunluğunu meydana getiren emekçi köylülükle ve şehir küçük-burjuvazisinin ana kütlesi ile mücadele ittifakının kurulmasına sıkı sıkıya bağlıdır.

Bu kitleleri kazanmak isteyen faşizm, ajitasyonunda, kent ve kırdaki emekçi kitleleri devrimci proletaryanın karşısına çıkarmaya ve küçük-burjuvaziyi “kızıl tehlike” hayaletiyle korkutmaya çalışır. Biz, bu silahı geri çevirmeli ve emekçi köylülere, zanaatkarlara ve emekçi aydınlara kendilerini tehdit eden gerçek tehlikenin nereden geldiğini göstermeliyiz. Köylünün sırtına vergi ve harçları kimin yüklediğini ve faizcilik yoluyla köylünün sırtından kimlerin fahiş kârlar elde ettiğini; en iyi toprağa ve her türlü zenginliğe sahipken, köylüyü ve ailesini toprağından sürenin ve onları işsizliğe ve sefalete mahkum edenin kim olduğunu somut olarak göstermeliyiz. Zanaatkârı ve esnafı vergilerle, haçlarla, yüksek toprak kiralarıyla ve dayanılması imkansız bir rekabetle felakete sürükleyenin kim olduğunu; kimin geniş emekçi aydın kitlelerini sokağa attığını ve işsiz bıraktığını somut olarak göstermeli ve sabırla anlatmalıyız.

Fakat bu yetmez.

Anti-faşist halk cephesinin kurulması için temel olan, en belirleyici olan, devrimci proletaryanın, bu halk kesimlerinin özellikle emekçi köylülüğün taleplerinin savunulması uğruna yürüttüğü kararlı eylemidir. Proletaryanın temel çıkarlarına uygun olan bu talepler, mücadele süreci içinde, işçi sınıfının talepleri ile birleştirilmelidir.

Anti-faşist halk cephesinin kurulmasında, üyelerinin büyük çoğunluğu emekçi köylülükten ve şehir küçük-burjuvazisinden meydana gelen örgütlere ve partilere doğru bir şekilde yaklaşmak büyük önem taşır.

Kapitalist ülkelerde bu partilerin ve örgütlerin çoğunluğu, gerek siyasi gerekse de iktisadi bakımdan hâlâ burjuvazinin etkisi altındadır ve onun peşinden gitmektedir. Bu partilerin ve örgütlerin sosyal bileşimi homojen değildir. İçlerinde zengin büyük köylülerin yanısıra topraksız köylüleri, büyük işadamlarının yanısıra küçük bakkalları barındırırlar; fakat önderlik, birincilerin, yani büyük sermayenin ajanlarının elindedir. Bu bizi, bu örgütlere çeşitli şekillerde yaklaşmak, üye kitlesinin çoğu zaman kendi önderlerinin gerçek siyasi çehresini tanımadıklarını göz önüne almakla yükümlendirir. Bu partileri ve örgütleri veya bunların bazı kesimlerini burjuva önderliklerine rağmen belli şartlar altında anti-faşist halk cephesi saflarına kazanmaya yöneltebiliriz ve yöneltmek zorundayız. Örneğin, şu sırada Fransa’da Radikal Partide Birleşik Amerika’da çeşitli çiftçi örgütlerinde, Polonya’da Stronistvo Ludove’de,26 Yugoslavya’da Hırvat Köylü Partisi’nde, Bulgaristan’da Çiftçi Birliği’nde ve Yunanistan’da Tarımcılarda vb. durum böyledir. Fakat bu partileri ve örgütleri halk cephesine kazanma şansı olsun olmasın her şart altında taktiklerimizi bunlara üye olan küçük köylüyü, zanaatkârı, esnafı vb. anti-faşist halk cephesine kazanmaya yönelik olmalıdır.

Gördüğünüz gibi, pratiğimizde sık sık ortaya çıkan, köylülerin, zanaatkârların ve şehir küçük-burjuva kitlelerinin çeşitli örgütlerine ve partilerine değer vermemeye ve aşağılayıcı bir tavır takınmaya artık son vermek zorundayız.

Birleşik Cephenin Tek Tek Ülkelerdeki Merkezi Sorunları

Her ülkede, belli bir aşamada en geniş kitleleri hareket geçiren ve birleşik cephenin kurulması uğrunda mücadeleyi geliştiren merkezi sorunlar vardır. Bu merkezi noktaları, bu merkezi sorunları doğru kavramak, birleşik cephenin kurulmasını güvence altına almak ve hızlandırmak demektir.

A. Amerika Birleşik Devletleri

Örneğin, kapitalist dünyada çok önemli bir ülke olan Amerika Birleşik Devletleri’ni alalım. Bu ülkedeki buhran milyonlarca kitleyi harekete geçirmiştir. Kapitalizmi reorganize etme programı karaya oturmuştur. Çok geniş kitleler, burjuva partilerine sırt çevirmeye başlamışlardır ve şu anda bir yol ayrımında bulunmaktadırlar.

Henüz doğmakta olan Amerikan faşizmi, bu kitlelerin hayal kırıklığını ve hoşnutsuzluğunu, gerici faşist bir yola yönelmeye çalışmaktadır. Amerikan faşizminin gelişmesinin özelliği, bugünkü aşamada öncelikle faşizme karşı muhalefet şeklinde ortaya çıkması ve faşizmi “Amerikan olmayan”, dışardan ithal edilmiş bir akım olmakla suçlamasıdır. Anayasa düşmanı sloganlarla ortaya çıkan Alman faşizminden farklı olarak Amerikan faşizmi, kendini Anayasanın ve “Amerikan demokrasisi”nin savaşçısı olarak göstermeye çalışmaktadır. O, henüz doğrudan bir tehlike oluşturan bir güç değildir. Fakat eski burjuva partiler tarafından hayal kırıklığına uğratılan geniş kitlelere nüfuz etmeyi başarırsa, çok yakın bir gelecekte ciddi bir tehlike haline gelebilir.

Faşizmin Birleşik Amerika’da zafere ulaşması ne anlama gelecektir?

Emekçi kitleler için elbette sömürü rejiminin görülmemiş derecede şiddetlendirilmesi ve işçi hareketinin paramparça edilmesi anlamına gelecektir. Peki, faşizmin bu zaferinin uluslararası anlamı ne olacaktır?

Birleşik Amerika tabii ki ne bir Macaristan’dır, ne bir Finlandiya, ne bir Bulgaristan, ne de bir Letonya. Faşizmin Birleşik Amerika’da zafer kazanması bütün uluslararası durumu çok önemli ölçüde değiştirecektir.
Bu şartlar altında Amerikan proletaryası, sadece devrimci yolu izlemeye hazır sınıf bilinçli öncüsünü örgütlemekle yetinebilir mi? Hayır.

Çok açıktır ki, Amerikan proletaryasının çıkarları, proletaryanın bütün güçlerinin kapitalist partilerden bir an önce koparılmasını gerektirmektedir.

Faşizmin, hoşnutsuzluk içindeki geniş emekçi kitleleri pençesine almasını zamanında önlemek için yollar ve uygun biçimler bulunmalıdır. Ve burada şunu söylemeliyiz: Emekçilerin bir kitle partisinin İşçi ve Çiftçi Partisi’nin kurulması, Amerika’nın şartlarında uygun bir biçimde olabilir. Böyle bir parti Amerika’da kitlelerin halk cephesinin özgül bir biçimi olurdu, tröstlerin ve bankaların partilerine ve gelişen faşizme karşı çıkarılacak bir cephe. Hiç şüphesiz, böyle bir parti ne sosyalist ne de komünist bir partidir. Ama faşizme karşı bir parti olmalı, komünizme karşı bir parti olmamalıdır. Bu partinin programı, bankalara, tröstlere ve tekellere, halkın acılarını istismar eden halkın başdüşmanlarına karşı yönelmelidir. Böyle bir parti, ancak işçi sınıfının acil taleplerini savunursa, gerçek sosyal haklar ve işsizlik sigortası uğrunda mücadele ederse, beyaz ve siyah ortakçıların toprağa kavuşmaları ve sırtlarındaki borç yükünden kurtulmaları için savaşırsa, çiftçilerin borçlarının kaldırılmasını sağlamaya çalışırsa, zencilerin hak eşitliği için, harp malüllerinin taleplerinin ve serbest meslek sahiplerinin, küçük işadamlarının ve zanaatkârların çıkarlarının korunması için mücadele ederse görevlerini yerine getirebilir. Vesaire.

Böyle bir partinin, kendi adaylarını mahalli özyönetim kurullarına, tek tek federal devletlerin temsili organlarına ve kongre ve senatoya seçtirmek için mücadele edeceği kendiliğinden anlaşılırdır.

Birleşik Amerika’daki yoldaşlarımız böyle bir partinin kurulması için inisiyatifi ele almakla doğru hareket ettiler. Fakat böyle bir partinin kurulmasını kitlelerin kendi davası haline getirmek için daha etkili tedbirler almak zorundadırlar. Bir “İşçi ve Çiftçi Partisi”nin kurulması sorunu ve onun programı, kitle toplantılarında tartışılmalıdır. Bu partinin kurulması için geniş bir hareket geliştirmek ve bu hareketin başına geçmek gereklidir. Partinin örgütlenmesinde inisiyatifin hiçbir durumda, Birleşik Amerika’da bir “üçüncü parti”, devrimci harekete karşı yönelen anti-komünist bir parti kurmak amacıyla, Demokrat Parti olsun, Cumhuriyetçi Parti olsun, her iki burjuva partisi tarafından da hayal kırıklığına uğratılan milyonlarca kitlenin hoşnutsuzluğunu istismar etmek isteyen unsurlara kaptırılmasına hiçbir şekilde izin verilmemelidir.

B. İngiltere

İngiltere’de İngiliz işçilerinin kitle eylemleri sonucunda Mosley’in faşist örgütü geçici olarak arka plana itilmiştir. Fakat sözde “Milli Hükümet”in işçi sınıfına karşı yönelen çeşitli gerici tedbirler aldığını, bunun sonucu olarak da İngiltere’de burjuvazinin gerekirse faşist bir rejime geçmesini kolaylaştıracak şartları yarattığını asla gözden kaçırmamalıyız. Bugünkü aşamada, İngiltere’de faşizm tehlikesine karşı savaşmak, herşeyden önce “Milli Hükümet”e, onun gerici tedbirlerine karşı savaşmak, sermayenin saldırısına karşı savaşmak, işsizlerin taleplerini savunmak, ücretlerin düşürülmesine karşı savaşmak ve İngiliz burjuvazisinin onlar yardımıyla kitlelerin hayat düzeyini düşürdüğü bütün yasaların iptal edilmesi uğruna savaşmak demektir.

Fakat işçi sınıfının “Milli Hükümet”e karşı gittikçe artan nefreti, geniş kitleyi İngiltere’de yeni bir İşçi (Partisi-ÇN) hükümetinin kurulması sloganı altında birleştirmektedir. Komünistler, İşçi (Partisi-ÇN) hükümetine olan inancını hâlâ koruyan geniş kitlelerin bu eğilimini gözardı edebilir mi? Hayır yoldaşlar! Bu kitlelere yaklaşmanın bir yolunu bulmalıyız. İngiltere Komünist Partisi’nin 13. Kongresi’nin söylediği gibi, onlara açıkça şunu söylüyoruz: Biz Komünistler, işçileri sermayenin boyunduruğundan kurtarabilecek tek güç olan Sovyet iktidarından yanayız. Fakat siz bir İşçi Hükümeti mi istiyorsunuz? İyi. “Milli Hükümet”in yenilgisi için sizinle omuz omuza mücadele ettik ve ediyoruz. Daha önce işbaşına gelen her iki işçi hükümeti de İşçi Partisi’nin işçi sınıfına yaptığı vaatleri yerine getirmedikleri halde, yeni bir İşçi Hükümetinin kurulması için verdiğiniz mücadeleyi desteklemeye hazırız. Bu hükümetten, sosyalist tedbirler almasını beklemiyoruz. Fakat bu hükümetin karşısına, milyonlarca işçi adına işçi sınıfının ve bütün emekçilerin en acil iktisadi ve siyasi çıkarlarını koruması talebiyle çıkacağız. Bu taleplerin yer aldığı ortak programı birlikte tartışmak istiyoruz. “Milli Hükümet”in gerici saldırısına, sermayenin ve faşizmin saldırısına ve yeni bir savaş için yapılan hazırlıklara karşı direnebilmek için proletaryanın ihtiyaç duyduğu eylem birliğini birlikte gerçekleştirmek istiyoruz. İngiliz yoldaşlar, bu esas üzerinde, önümüzdeki parlamento seçimlerinde “Milli Hükümet”e ve aynı zamanda İngiliz burjuvazisinin çıkarları uğruna kitleleri işçi sınıfının davasına karşı kendi peşine takmaya çalışan Lloyd George’a27 karşı İşçi Partisi örgütleriyle işbirliği yapmaya hazırdırlar.

İngiliz komünistlerinin bu tavrı doğrudur. Bu tavır onların, İngiliz sendikalarının ve İşçi Partisi’nin milyonlarca üyesiyle birleşik mücadele cephe kurmasını kolaylaştıracaktır. Her zaman, savaşan proletaryanın en ön saflarında yer alan ve kitlelere tek doğru yolu, yani burjuvazinin hakimiyetinin devrimle yıkılması ve bir Sovyet iktidarının kurulması için mücadele yolunu gösteren komünistler, günlük siyasi görevlerinin tespitinde kitle hareketinin zorunlu aşamalarını atlamamalıdırlar. İşçi kitlesi, bu gelişme içinde kendi tecrübeleri temelinde hayallerini yenecek ve komünizm saflarına geçecektir.

C. Fransa

Fransa, bilindiği gibi, faşizme karşı nasıl savaşılması gerektiği konusunda işçi sınıfının bütün uluslararası proletaryaya örnek olduğu ülkedir. Fransa Komünist Partisi, birleşik cephe taktiğinin nasıl uygulanması gerektiği konusunda Komünist Enternasyonal’in bütün seksiyonlarına örnek olmaktadır. Sosyalist işçiler, diğer kapitalist ülkelerin sosyal-demokrat işçilerinin şimdi faşizme karşı mücadelede ne yapmaları gerektiği konusunda örnek olmaktadırlar. Bu yılın 14 Temmuz’unda Paris’te yapılan ve yarım milyon kişinin katıldığı anti-faşist gösterinin ve Fransa’nın diğer şehirlerinde yapılan çok sayıdaki gösterinin önemi büyüktür.

Bu, sadece işçilerin bir birleşik cephe hareketi değil, aynı zamanda Fransa’da faşizme karşı geniş bir genel halk cephesinin başlangıcıdır. Bu birleşik cephe hareketi, işçi sınıfının kendi gücüne olan güvenini artırmakta; işçi sınıfının, köylülük, şehir küçük-burjuvazisi ve aydınlar karşısındaki önder rolünün bilincine daha fazla varmasını sağlamaktadır.

Komünist Partisinin işçi kitleleri üzerindeki etkisini genişletmekte ve böylece faşizme karşı savaşta proletaryayı güçlendirmektedir. Bu, kitlelerin faşizm tehlikesine karşı uyanıklığını zamanında seferber etmektedir. Birleşik cephe hareketi, faşizme karşı mücadelenin diğer kapitalist ülkelerde gelişmesi için harekete geçirici bir örnek olacak ve faşist diktatörlüğün baskısı altındaki Alman proleterleri üzerinde cesaretlendirici bir etki yapacaktır.

Bu şüphesiz büyük bir zaferdir; fakat henüz anti-faşist mücadelenin sonucunu belirlemez. Fransa halkının büyük bir çoğunluğu hiç şüphesiz faşizme karşıdır. Fakat burjuvazi, silahlı gücün yardımıyla halkların iradesinin ırzına geçmeyi bilmektedir. Tekelci sermayenin, burjuva devlet aygıtının, Fransız ordusu genelkurmayının ve bütün gericiliğin kalesi Katolik kilisesinin gerici yöneticilerinin faal desteğiyle faşist hareket tamamen serbestçe gelişmektedir. En güçlü faşist örgüt olan Ateşten Haç’ın (Croix de Feu) emrinde şu sırada 300 bin silahlı adam vardır ve bunun bel kemiğini 60 bin ihtiyat subayı meydana getirmektedir. Bu örgüt poliste, jandarmada, orduda, hava kuvvetlerinde ve bütün devlet aygıtında güçlü mevkilere sahiptir. Son komünal seçimler, Fransa’da sadece devrimci güçlerin değil, aynı zamanda faşist güçlerin de gelişmekte olduğunu göstermektedir. Eğer faşizm geniş köylü kitlelerine nüfuz etmeyi ve bir kesimi tarafsız kalan ordunun diğer kesiminin de desteğini kazanmayı başarırsa, Fransız emekçi kitleleri faşistlerin iktidara gelmesini önleyemeyecektir. Yoldaşlar, faşist saldırının başarısını kolaylaştıran Fransız işçi hareketinin örgütsel zayıflığını akıldan çıkarmayın. Fransa’daki işçi sınıfının ve bütün anti-faşistlerin elde edilen sonuçlardan memnun kalması için hiçbir sebep yoktur.

Fransa işçi sınıfının önündeki görevler nelerdir?

Birinci olarak, sermayenin saldırısına karşı mücadelenin örgütlenmesinde birleşik cepheyi sadece siyasi alanda değil, iktisadi alanda da kurmayı başarmak ve bunun sağlayacağı baskıyla reformcu Sendika Konfederasyonu’nun (CGT) yöneticilerinin birleşik cepheye karşı direnişini kırmak.

İkinci olarak, Fransa’da sendikal birliğin kurulmasını başarmak: Sınıf mücadelesi temeli üzerinde birleşik sendikalar.

Üçüncü olarak, anti-faşist halk cephesinin programında geniş köylü ve küçük-burjuva kitlelerinin acil taleplerine özel bir yer vererek bu kitleleri anti-faşist harekete kazanmak.

Dördüncü olarak, Fransa’daki emekçilerin mevcut parti ve örgütleriyle etkilediklerinden daha geniş kitleleri etkisi altına alacak olan anti-faşist halk cephesinin partilerüstü, seçimle işbaşına gelen organlarını geniş çapta kurarak, gelişen anti-faşist hareketi örgütsel bakımdan sağlamlaştırmak ve genişletmek.

Beşinci olarak, birleşik cephenin baskısıyla Cumhuriyetin yeminli düşmanı ve Hitler’in Fransa’daki ajanları olan faşist örgütlerin dağıtılmasını ve silahsızlandırılmasını sağlamak.

Altıncı olarak, devlet aygıtının, ordunun ve polisin faşist bir darbe hazırlayan komploculardan temizlenmesini sağlamak.

Yedinci olarak, Fransız faşizminin en önemli kalelerinden biri olan Katolik kilisesinin gerici kliklerinin önderlerine karşı mücadeleyi geliştirmek.
Sekizinci olarak, anayasaya karşı bir hükümet darbesi için orduyu kullanmak isteyenlere karşı orduda Cumhuriyeti ve anayasayı korumak için komiteler kurarak, orduyu anti-faşist hareketle birleştirmek. Fransa’daki gerici güçlerin, Alman faşizminin saldırısına karşı barış davasını savunan Fransız-Sovyet anlaşmasını yıkmasına izin vermemek.

Ve eğer Fransa’daki anti-faşist hareket, Fransız faşizmine karşı lafta değil, fiiliyatta gerçek bir mücadele yürütecek ve anti-faşist halk cephesi programının taleplerini gerçekleştirecek bir hükümetin kurulmasına yol açarsa, komünistler, bütün burjuva hükümetlerinin uzlaşmaz düşmanları ve Sovyet iktidarının taraftarları olarak kalmakla birlikte, büyüyen faşizm tehlikesi karşısında, yine de böyle bir hükümeti desteklemeye hazır olacaklardır.

Birleşik Cephe ve Faşist Kitle Örgütleri

Önümüzdeki meselelerin belki de en önemlisi, faşizmin iktidarda olduğu ülkelerde birleşik cephenin kurulması için mücadeledir. Bu ülkelerde mücadele, hiç şüphesiz, legal işçi hareketinin olduğu ülkelerden çok daha zor şartlar altında yürümektedir. Halbuki faşist ülkelerde, faşist diktatörlüğe karşı mücadele içinde gerçek bir anti-faşist Halk Cephesinin geliştirilmesi için bütün şartlar vardır. Çünkü örneğin, Almanya’da sosyal-demokrat, Katolik ve diğer işçiler faşist diktatörlüğe karşı komünistlerle birlikte bir mücadelenin yürütülmesinin zorunlu olduğunu daha kolay kavrayabilirler.

Faşist yönetimin acı meyvalarını tatmış olan küçük-burjuvazinin ve köylülüğün geniş tabakaları arasında hoşnutsuzluk ve hayal kırıklığı her geçen gün daha fazla artmakta ve bu da onların anti-faşist halk cephesine kazanılmasını kolaylaştırmaktadır.

Faşist ülkelerde, özellikle faşizmin bir kitle temeli sağladığı, işçileri ve diğer emekçileri kendi örgütlerinde zorla baskı altında tuttuğu Almanya’da ve İtalya’da başlıca görev, faşist diktatörlüğe karşı dışarıdan mücadeleyi faşist kitle örgütlerini ve organlarını içerden baltalama faaliyeti ile ustaca birleştirmektir. Faşizmin kitle temeli en çabuk bir şekilde parçalamaya ve faşist diktatörlüğün yıkılışını hazırlamaya hizmet edecek, bu ülkelerin somut şartlarına uygun özel yöntem ve biçimler incelenmeli, benimsenmeli ve uygulanmalıdır. Bütün bunları incelemeli, benimsemeli ve uygulamalıyız. Sadece “Kahrolsun Hitler” ve “Kahrolsun Mussolini” diye bağırmakla yetinmemeliyiz. Evet incelemeli, benimsemeli ve uygulamalıyız!
Bu, güç ve karmaşık bir görevdir. Faşist diktatörlüğe karşı başarıyla savaşmadaki tecrübemizin çok sınırlı olması, bu görevi daha da güçleştirmektedir. Örneğin İtalyan yoldaşlarımız, aşağı yukarı on üç yıldır faşist diktatörlük şartlarında mücadele etmektedirler. Fakat faşizme karşı gerçek bir kitle mücadelesini geliştirmeyi hâlâ başaramamışlar ve bu yüzden faşist ülkelerdeki diğer komünist partilerine ne yazık ki, bu konuda çok az olumlu tecrübeyle yardımcı olabilmişlerdir.

Alman ve İtalyan komünistleri ve diğer faşist ülkelerin komünistleri ve Komünist Gençlik Birlikleri’nin üyeleri kahramanlık destanları yarattılar.
Onlar her gün sayısız kurban verdiler ve veriyorlar. Bu kahramanlık ve fedakarlıklar karşısında saygıyla eğiliyoruz. Fakat sadece kahramanlık yetmez. Bu kahramanlık, kitleler arasındaki her günkü çalışma ile, faşizme karşı elle tutulur sonuçlara ulaşacak bir somut mücadele ile birleştirilmelidir. Faşist diktatörlüğe karşı mücadelemizde isteklerimizi gerçeklerin yerine koymak özellikle tehlikelidir. Gerçeklerden, gerçek somut durumlardan hareket etmeliyiz.

Örneğin bugün Almanya’da gerçek durum nedir?

Faşist diktatörlüğün siyasetinden dolayı kitleler içinde artan hoşnutsuzluk ve hayal kırıklığı, kısmi grevlere, hatta daha başka eylemlere dönüşmektedir. Faşizm, bütün çabalarına rağmen işçi sınıfının ana kitlelerini siyasi bakımdan kazanamamıştır. Üstelik eski taraftarlarını bile kaybetmektedir ve gittikçe daha fazla kaybedecektir. Gene de, faşist diktatörlüğü yıkmanın mümkün olduğuna inanmış ve bugün bu uğurda faal olarak mücadele etmeye hazır işçilerin hâlâ azınlıkta olduğunu akıldan çıkarmamalıyız. Bunlar, biz komünistlerden ve sosyal-demokrat işçilerin devrimci kesiminden meydana gelmektedir. Buna karşılık emekçilerin çoğunluğu bu diktatörlüğü yıkmanın gerçek ve somut imkanlarını ve yollarını henüz kavramamıştır ve hâlâ bir bekleyiş içerisindedir. Bu noktayı Almanya’da faşizme karşı mücadelede görevlerimizin tespitinde gözönünde bulundurmalıyız. Aynı şekilde, Almanya’daki faşist diktatörlüğü sarsmak ve yıkmak için özel yöntemleri araştırırken, incelerken ve uygularken, bunu bir an olsun aklımızdan çıkarmamalıyız.
Faşist diktatörlüğe etkin bir darbe indirmek için onun en zayıf yanını tanımalıyız. Faşist diktatörlüğün en zayıf yeri neresidir? Olağanüstü ölçüde çeşitlilik gösteren toplumsal temelidir. Bu temel, toplumun çeşitli sınıflarını ve çeşitli tabakalarını kapsamaktadır. Faşizm, kendisini, fabrikatörün ve işçinin, milyonerin ve işsizin, toprak aristokratının (junker) ve küçük köylünün, büyük kapitalistin ve zanaakârın, halkın bütün sınıf ve tabakalarının tek temsilcisi ilan etmiştir. Bütün bu tabakaların çıkarlarını, milletin çıkarlarını savunuyormuş gibi görünmektedir. Fakat faşizm büyük burjuvazinin diktatörlüğü olduğundan ve daha da önemlisi, büyük parababaları takımı ile halkın ezilen çoğunluğu arasındaki sınıf çelişmeleri faşist diktatörlük altında en açık bir şekilde ortaya çıktığından faşizm, toplumsal kitle temeliyle kaçınılmaz olarak çatışmak zorundadır.

Kitleleri faşist diktatörlüğün yıkılması için kesin mücadeleye kazanmamız, ancak ve ancak, faşist örgütlere zorla sokulan veya yetersiz sınıf bilincinden dolayı üye olan işçilerin kendi iktisadi, siyasi ve kültürel çıkarlarının korunması uğruna en sıradan hareketlere katılmalarını sağlamakla mümkündür. İşte bu yüzden, komünistler, bu örgütlerdeki üye kitlelerinin günlük çıkarlarının en iyi savunucuları olarak çalışmalı ve bu örgütlerdeki işçilerin, kendileri için her geçen gün daha fazla hak talep ettikleri ve çıkarlarını savundukları ölçüde faşist diktatörlükle kaçınılmaz olarak çatışacaklarını bir an bile akıldan çıkarmamalıdırlar.

Şehirlerdeki ve köylerdeki emekçi kitlelerin en acil ve ilk başlarda en temel çıkarlarını savunurken, sadece bilinçli anti-faşistlerle değil, aynı zamanda hâlâ faşizm taraftarı olan, fakat faşizmin siyaseti karşısında hayal kırıklığına uğrayan, umduğunu bulamayan ve hoşnutsuzluklarını dile getirmek için homurdanarak uygun bir fırsat arayan emekçilerle de ortak bir dil bulmak nispeten daha kolaydır. Genel olarak, faşist diktatörlük ülkelerindeki bütün taktiğimizin, faşizmin sıradan taraftarlarını kendimizden itmemeye, onları tekrar faşizmin kollarına terk etmemeye, aksine faşist yöneticiler ile hayal kırıklığına uğramış faşizmin emekçi taraftarlarından meydana gelen kitle arasındaki uçurumu derinleştirmeye yönelmesi gerektiğini kavramalıyız.

Yoldaşlar, eğer günlük çıkarları uğrunda seferber edilen bu kimseler, kendilerinin siyaset dışı ve hatta faşizm taraftarı olduğuna inanıyorlarsa, umutsuzluğa kapılmamalıyız. Bizim için önemli olan, onları harekete katmaktır; bu hareket başlangıçta açıktan açığa henüz faşizme karşı mücadele şiarlarıyla yürümese bile, sırf bu kitleleri faşist diktatörlüğe karşı çıkardığı için nesnel olarak faşizme karşı bir harekettir.

Tecrübeler bize, faşist diktatörlük ülkelerinde legal ya da yarı-legal bir şekilde ortaya çıkmanın kesinlikle* mümkün olmadığı görüşünün zararlı ve yanlış olduğunu öğretiyor. Böyle bir görüşte diretmek, pasifizme saplanmak ve gerçek kitle çalışmasından tamamen vazgeçmek demektir.

Şüphesiz faşist diktatörlük şartları altında legal veya yarı-legal olarak ortaya çıkmak için yöntem ve biçimler bulmak güç ve karmaşık bir görevdir. Fakat diğer birçok meselede olduğu gibi bu meselede de hayatın kendisi ve kitlelerin inisiyatifi, izlenecek yolu göstermektedir. Bunun, öğretilerini genelleştirmek, örgütlü ve amaca uygun olarak hayata geçirmek zorunda olduğumuz birçok örneği vardır.

Faşist kitle örgütlerinde çalışmayı küçümsemeye kesinlikle son verilmelidir. Yoldaşlarımız İtalya’da, Almanya’da ve diğer bir dizi faşist ülkede, faşist kitle örgütlerinde çalışmanın karşısına fabrikalarda çalışmayı çıkararak, pasifliklerini ve hatta faşist kitle örgütlerinde çalışmayı açıkça reddettiklerini örtbas etmeye çalıştılar. Fakat aslında, bu şematik ayrım hem faşist kitle örgütlerindeki, hem de fabrikalardaki çalışmanın fevkalade güçsüz olmasına ve hatta bazen hiç yapılmamasına yol açtı.

Oysa faşist ülkelerdeki komünistler için, kitlelerin bulunduğu her yerde olmak son derece önemlidir. Faşizm, işçileri legal örgütlerinden yoksun bırakmıştır. İşçileri faşist örgütlere girmeye zorlamıştır ve işte kitleler, ister zorla veya ister kısmen gönüllü olsun, orada bulunuyorlar. Bu faşist kitle örgütleri, bizim kitlelerle ilişkiye geçtiğimiz legal veya yarı-legal etki alanımız olabilir ve olmalıdır. Bu örgütler, bizim tarafımızdan kitlelerin günlük çıkarlarını savunmak için legal veya yarı-legal hareket noktaları haline getirilebilir ve getirilmelidir. Komünistler, bu olanaklardan yararlanmak için, kitlelerle bağ kurmak üzere faşist kitle örgütlerinde seçim yoluyla kazanılabilir mevkileri ele geçirmelidirler. Ve böyle bir faaliyetin bir devrimci işçi için yakışık almadığı ve ona yaraşmadığı önyargısını kafalarından tamamen söküp atmalıdırlar.

Örneğin, Almanya’da “işletme temsilciler konseyi” denilen bir sistem vardır. Fakat bu örgütlerin tekelini faşistlere bırakmamız gerektiği nerede yazılıdır? “İşletme temsilciler konseyi” seçimlerinde işverenlerin açık ajanlarının isimlerinin listeden silinmesi ve işçilerin güvenine sahip olan diğer adayların onların yerine seçilmesi için fabrikalardaki komünist, sosyal-demokrat, katolik ve diğer anti-faşist işçileri birleştirmeyi deneyemez miyiz? Pratik, bunun mümkün olduğunu göstermiştir.

Ve gene pratik, sosyal-demokrat ve diğer hoşnut olmayan işçilerle birlikte “işletme temsilciler konseyi”nin işçilerin çıkarlarını gerçekten savunmasını talep etmenin mümkün olduğunu öğretmiyor mu?

Almanya’daki “Emek Cephesi”ni ya da İtalya’daki faşist sendikaları alalım. “Emek Cephesi” fonksiyonerlerinin atanması değil, seçilmesi talep edilemez mi? Mahalli grupların yönetici organlarının, üye toplantılarında rapor vermesi için diretilemez mi? Grubun kararıyla birlikte bu talepleri patrona, “Emek Yediemini”ne, “Emek Cephesi”nin üst mercilerine sunmak mümkün değil midir? Bu, devrimci işçilerin gerçekten “Emek Cephesi”nde çalışması ve orada mevkiler elde etmesi şartıyla mümkündür.

Hitler Gençlik Birliği içinde, spor örgütleri ve “Kraft durch Freude”28 örgütünde, İtalya’daki “Dopo Lavoro”29 ve kooperatifler vb. gibi diğer faşist kitle örgütlerinde de aynı çalışma yöntemleri mümkün ve zorunludur.

Yoldaşlar, Truva’nın ele geçirilmesi hakkındaki eski destanı anımsarsınız.

Truva, aşılmaz duvarları sayesinde saldırgan ordulara karşı kendini koruyordu. Saldırgan ordu birçok kayıp vermesine rağmen, ünlü Truva Atı’nın yardımıyla şehrin içine, düşmanın kalbine girinceye kadar zafere ulaşamadı.

Bana öyle geliyor ki biz devrimci işçiler de, kendisini halka karşı kiralık katillerden meydana gelen canlı bir duvar ile koruyan faşist düşmanımızın karşısında aynı taktikleri kullanmaktan çekinmemeliyiz.

Faşizm karşısında bu taktiğin kullanılmasının gerekliliğini kavramayan, böyle bir tavrı “aşağılık” bir tavır olarak gören bir kişi, en mükemmel bir yoldaş bile olsa, söylememe izin veriniz, bir devrimci değil, bir gevezedir ve faşist diktatörlüğü yıkma yolunda kitlelere önderlik edemez.

Almanya’daki, İtalya’daki ve faşizmin kitle temeline sahip olduğu diğer ülkelerdeki faşist örgütlerin içinde ve dışında, en sıradan taleplerin savunulmasından hareket eden, mücadele biçimlerini ve sloganlarını, yaygınlaşan ve gelişen mücadeleye göre değiştiren kitlesel bir birleşik cephe hareketi doğmaktadır. Bu kitle hareketi, faşist diktatörlüğün, bugün birçok kimseye yıkılmaz görünen kalesini paramparça eden bir şahmerdan olacaktır.

Sosyal-Demokratların Hükümette Bulunduğu Ülkelerde Birleşik Cephe

Birleşik Cephenin kurulması için mücadele, ortaya çok önemli başka bir meseleyi, sosyal-demokrat hükümetlerin ya da sosyalistlerin katıldığı

Eksık pasajlatr ıngılıze53*64

Birleşik Cephe ve Gençlik

Yoldaşlar! Gençliğin faşist örgütlere çekilmesinin faşizmin zaferinde oynadığı rolü daha önce belirtmiştim. Gençlikten söz ederken şunu açıkça ortaya koymalıyız. Biz emekçi gençlik kitlelerini sermayenin saldırısına, faşizme ve savaş tehlikesine karşı mücadeleye kazanma görevimizi ihmal ettik. Biz bu görevimizi birçok ülkede ihmal ettik. Faşizme karşı mücadelede gençliğin muazzam önemini küçümsedik. Gençliğin kendine has iktisadi, siyasi ve kültürel menfaatlerini daima gözönünde bulundurmadık. Gençliğin devrimci eğitimine de gerekli dikkati göstermedik.

Faşizm bütün bunlardan çok ustaca yararlandı. Birtakım ülkelerde, özellikle Almanya’da gençliğin geniş kesimlerini kandırarak işçi sınıfı aleyhtarı yola yöneltti. Faşizmin gençliği sadece askeri romantizmle elde etmediğini akıldan çıkarmamalıyız. Faşizm, bazı gençleri askeri müfrezelerde besler ve giydirir, bazısına iş temin eder. Hatta gençlik için sözde kültür kurumları kurar ve emekçi gençlik kitlelerine ekmek ve elbise verecek, onları okutacak ve iş bulacak güçte olduğunu ve bunları gerçekten yapmak istediğini onların kafalarına yerleştirmeye çalışır.

Çoğu kapitalist ülkelerdeki Komünist Gençlik Birliklerimiz daha hâlâ genellikle sekter ve kitlelerden kopuk örgütlerdir. Onların esas zayıflığı, daha hâlâ Komünist Partilerini onların faaliyetlerinin biçim ve metotlarını kopya etmeye çalışmalarıdır. Onlar Komünist Gençlik Birliğinin gençliğin komünist partisi olmadığını unutuyorlar. Komünist Gençlik Birliği’nin (KGB) kendi özel görevleri olan bir örgüt olduğu gerçeğini yeterince gözönüne almıyorlar. Komünist Gençlik Birliği’nin çalışma tarzı ve metodları, eğitime ve mücadelesi gençliğin somut taleplerine ve seviyesine uygun olmalıdır.

KGB’li yoldaşlarımız faşist şiddete ve burjuva gericiliğine karşı mücadelede unutulmaz kahramanlık örnekleri verdiler. Fakat onlar, gençlik kitlelerini düşman etkilerden kurtarmak için inatçı ve somut bir şekilde mücadele yetenekleri, hâlâ eksiktir. Faşist kitle örgütlerinde çalışmaya karşı çıkan ve sosyalist ve komünist olmayan diğer gençliğe karşı her zaman doğru, direncin hâlâ altedilememiş oluşu tavır takınmama bunu göstermektedir.

Tabii ki, bütün bunlardan Komünist Gençlik Birliği’nin çalışmasını yönetmek ve onu desteklemek zorunda olan Komünist Partileri de büyük ölçüde sorumludur. Çünkü gençlik meselesi, sadece Komünist Gençlik Birliği’nin meselesi değildir. Mesele, bütün olarak komünist hareketin bir meselesidir.

Komünist Partiler ve KGB örgütleri, gençlik uğruna mücadele alanında gerçek ve kararlı bir atılım yapmalıdırlar. Kapitalist ülkelerdeki komünist gençlik hareketinin temel görevi, emekçi genç neslin birleşme ve örgütlenmeleri, birleşik cephenin gerçekleşmesi yolunda korkusuzca yürümektir. Bu görevin son zamanlardaki, Fransa ve Amerika Birleşik Devletleri örnekleri göstermektedir. Bu ülkelerde, birleşik cephenin kurulması meselesinin ele alınmasından hemen sonra önemli başarılar elde edilmesine yeterli kıldı. Uluslararası birleşik cephe alanında Paris’deki Savaş ve Faşizm Aleyhtarı Komite’nin, faşist olmayan bütün gençlik örgütlerinin uluslararası işbirliğini sağlamadaki başarılı teşebbüslerini de belirtmeden geçmemek gerekir.

Gençliğin birleşik cephe hareketinin son zamanlardaki başarılı gelişimi, gençlik birleşik cephesi biçimlerinin basmakalıp olmaması ve Komünist Partilerin uygulamasında alışılan biçimleri aynen ve kopya etmemesi gerektiğini de göstermektedir. Komünist Gençlik Birlikleri, faşizme, gençliğin görülmemiş bir şekilde bütün haklardan yoksun kılınmasına, gençliğin militaristleştirilmesine karşı ve genç kuşağın iktisadi ve kültürel hakları uğrunda, fabrikalarda, mecburi çalışma kamplarında, bürolarda, kışlalarda, donanmada, okullarda veya çeşitli spor ve kültür örgütlerinde ve diğer örgütlerde nerede olursa olsunlar, bu gençliğin anti-faşist cephe için kazanılması uğruna, çeşitli ortak örgütler kuruncaya kadar, faşist olmayan bütün gençlik kitle örgütlerini her durumda birleştirmeye çalışmalıdırlar. Yoldaşlarımız aynı zamanda, Komünist Gençlik Birliği’ni geliştirmek ve kuvvetlendirmek için, sınıf mücadelesi temeli üzerinde, komünist ve sosyalist gençlik birliklerinin anti-faşist birliklerin (dernekler, birleşik örgütler) ortaklığının kurulması için çalışmalıdırlar.

Birleşik Cephe ve Kadınlar

Yoldaşlar! Emekçi kadınlar arasında, işçi kadınlar, işsiz kadınlar ve ev kadınları arasında çalışma, gençlik arasında çalışma gibi küçümsendi.

Faşizm, gençliği herkesten daha fazla istismar ederken, yarınlarından emin olmayan anaların, ev kadınlarının yalnız kalmış işçi kadınların en derin duygularını istismar ederek kadınları hayasızca ve küstahça köleleştirir. Bir velinimet kisvesine bürünen faşizm, açlıktan ölen ailelerin önüne birkaç kırıntı atar. Böylece faşizmin bilhassa emekçi kadınlara getirdiği görülmemiş köleliğin yarattığı sefaleti hafifletmeye çalışır. ‹şçi kadınları fabrikalardan sürer. Yoksul genç kızları zorla köylere gönderir ve onları, zengin çiftçilere ve büyük toprak sahiplerine boğaz tokluğuna çalışan hizmetçiler olarak peşkeş çeker. Kadınlara mutlu bir yuva vaadetmesine rağmen, kadınları herhangi bir kapitalist rejimden çok daha fazla fuhuşa sürükler.

Komünistler ve öncelikle partili kadın yoldaşlarımız, kadınların geniş kitleleri mücadeleye kazanılmadıkça, faşizme ve savaşa karşı başarılı bir mücadele verilemeyeceğini hiçbir zaman unutmamalıdırlar. Bu sadece ajitasyonla olmaz. Her somut durumu gözönüne alarak ve emekçi kadın kitlelerinin hayati menfaatleri ve talepleri uğruna mücadele içinde, pahalılığa karşı, “eşit işe eşit ücret” ilkesi temeli üzerinde daha yüksek ücret için, toplu işten çıkarmalara karşı, kadınların haklarının gaspedilmesinin her biçimine ve faşist köleleştirmeye karşı kadınları seferber etmenin yollarını bulmalıyız.

Emekçi kadınları devrimci harekete kazanma mücadelemizde, bu amacı gerçekleştirmek için gereken yerlerde özel kadın örgütleri kurmaktan kaçınmamalıyız.

İşçi hareketi içinde “kadınların ayrı tutulması”na karşı mücadelede ortaya çıkan ve kapitalist ülkelerde Komünist Parti yönetimindeki kadın örgütlerinin tasfiye edilmesinin zorunlu olduğunu ileri süren önyargı, sık sık büyük zararlara yol açmaktadır.

Kadınların devrimci, sosyal-demokrat ve ilerici, faşizm ve savaş aleyhtarı örgütleriyle temas ve mücadele ortaklığının kurulmasını sağlamak için, en basit ve en esnek biçimler bulunmalıdır. Kadın işçilerin ve emekçi kadınların işçi sınıfının birleşik cephesi ve faşizm aleyhtarı halk cephesi saflarında sınıf kardeşleriyle omuz omuza savaşmalarını sağlamak için hiçbir fedakarlıktan kaçınmamalıyız.

Anti-Emperyalist Birleşik Cephe

Bütün sömürge ve yarı-sömürge ülkelerde değişen uluslararası ve iç durumla ilgili olarak anti-emperyalist birleşik cephe meselesi son derece büyük bir önem kazanmaktadır.

Sömürge ve yarı-sömürgelerde geniş bir anti-emperyalist birleşik mücadele cephesi kurulmasında öncelikle kitlelerin anti-emperyalist mücadelelerinin gelişme şartlarının çeşitliliğini, milli kurtuluş hareketinin farklı olgunluk derecelerini ve proletaryanın milli kurtuluş hareketindeki rolünü, komünist partisinin geniş kitleler üzerindeki etkisini dikkate almak gerekir.

Bu mesele Brezilya’da, Hindistan, Çin ve diğer ülkelerdekinden farklıdır.
Brezilya’da, Milli Kurtuluş Birliği’nin31 kurulmasıyla anti-emperyalist birleşik cephenin gelişmesi için doğru bir temel yaratan Komünist Parti, öncelikle milyonlarca köylü kitlelerini kazanarak bu cepheyi genişletmek için bütün gücünü seferber etmelidir. Komünist Parti kendini devrime tamamen adamış devrimci halk ordusu birliklerinin kurulmasına çalışmalıdır. Ve Milli Kurtuluş Birliği iktidarını gerçekleştirmek için bütün gücünü harekete geçirmelidir.

Hindistan’da, Komünistler, milli reformistlerin önderliğindeki eylemler dahil, bütün anti-emperyalist kitle eylemlerini desteklemeli, genişletmeli ve onlara katılmalıdır. Siyasi ve örgütsel bağımsızlıklarını koruyarak, Hindistan halklarının İngiliz emperyalizmine karşı, milli kurtuluş hareketini daha da geliştirmek amacıyla, Hindistan Milli Kongresi’nde yer alan örgütler için faal bir çalışma yürütmeli ve böylece bu örgütler arasında milli devrimci kanadın ortaya çıkmasını teşvik etmelidir.

Halk hareketinin ülkenin önemli bir kısmında Sovyet bölgelerinin kurulmasına ve güçlü bir Kızıl Ordunun örgütlenmesine kadar vardığı Çin’de, Japon emperyalizminin yağmacı saldırısı ve Nanking hükümetinin ihaneti büyük Çin halkının milli varlığını tehlikeye düşürmüştür. Çin’in emperyalistler tarafından köleleştirilmesine ve bölünmesine karşı mücadelede, Çin Sovyetleri, Çin halkının milli kurtuluş savaşı için bütün anti-emperyalist güçleri bir araya toplayan birleştirici merkezler olarak ortaya çıkmaktadırlar.

Bu yüzden, kardeş kahraman Çin Komünist Partisi’nin, ülkesinin ve halkının kurtuluşu için gerçek bir mücadele yürütmeye hazır, Çin toprakları üzerinde var olan bütün örgütlü güçlerle birleşik cephe, Japon emperyalizmine ve onun Çinli ajanlarına karşı en geniş bir anti-emperyalist cephenin kurulması için inisiyatifini onaylıyoruz. Bütün dünyanın devrimci proletaryası adına, Çin’deki bütün Sovyetleri, devrimci Çin halkını hararetle ve kardeşçe selamladığımızı söylersem, Kongre’mizin duygu ve düşüncelerini dile getirmiş olacağımdan eminim. (Şiddetli alkışlar. Herkes ayağa kalkar.) Çin’in binlerce savaşta denenmiş kahraman Kızıl Ordusunu hararetle ve kardeşçe selamlarız. (Şiddetli alkışlar.) Çin halkına, bütün emperyalist soygunculardan ve onların Çinli uşaklarından tamamen kurtulmak için verdikleri mücadeleyi tam bir kararlılıkla desteklediğimizi açıklarız. (Şiddetli alkışlar, herkes ayağa kalkar. Dakikalarca süren tezahürat, delegelerin selamlama bağırışları.)

Birleşik Cephe Hükümeti Üzerine

İşçi sınıfı birleşik cephesinin kurulması yolunda sağlam ve kararlı adımlar attık ve bunu tam bir tutarlılıkla sürdürmeye hazırız.

Biz Komünistlere, sadece kısmi talepler için mi bileşik cephe temeli üzerinde durduğumuz, yoksa birleşik cephe temeli üzerinde bir hükümet kurulması söz konusu olursa sorumluluğu paylaşmaya hazır olup olmadığımız sorulursa, onlara bütün sorumluluğumuzun bilincinde olarak şu karşılığı veririz: Evet, bir proletarya birleşik cephesi hükümetinin veya bir faşizm aleyhtarı halk cephesinin kurulması proletaryanın menfaatleri açısından sadece mümkün değil, aynı zamanda gerekli olacak bir durumun ortaya çıkabileceğini dikkate alıyoruz. (Alkışlar) Böyle bir durumda, hiç tereddüt etmeden böyle bir hükümetin kurulmasından yana olacağız.

Burada, proleter devrimin zaferinden sonra kurulabilecek bir hükümetten söz etmiyorum. Hiç şüphesiz, herhangi bir ülkede burjuvazinin devrimle yıkılmasından hemen sonra, Komünist Partisi ile devrime katılan başka bir parti (veya onun sol kanadıyla) Komünist Partisinin bir hükümet bloku temeli üzerinde bir Sovyet hükümetinin kurulması tabii ki mümkündür.

Bildiğimiz gibi, Ekim Devrimi’nden sonra Rus Bolşeviklerinin muzaffer partisi Sovyet hükümetine sol Sosyalist-Devrimcilerin32 temsilcilerini de almıştı. Bu, Ekim Devrimi zaferinden sonra kurulan birinci Sovyet hükümetinin bir özelliğiydi.

Söz konusu olan böyle bir durum değil, bilakis Sovyet devriminin arifesinde ve onun zaferinden önce bir birleşik cephe hükümeti kurulmasının mümkün oluşudur.

Bu, nasıl bir hükümettir? Ve böyle bir hükümet hangi durumda söz konusu olabilir?

Bu, her şeyden önce faşizme ve gericiliğe karşı mücadele hükümetidir. Bu hükümet, birleşik cephe hareketinin bir sonucu olarak ortaya çıkan, Komünist Partisinin ve işçi sınıfı kitle örgütlerinin faaliyetini hiçbir şekilde kısıtlamayan, aksine karşı-devrimci mali kodamanlara ve onların faşist ajanlarına karşı kesin tedbirler alan bir hükümet olmalıdır.

Belli bir ülkedeki Komünist Partisi gittikçe büyüyen birleşik cephe hareketine dayanarak, uygun bir zamanda belirli bir anti-faşist platform temeli üzerinde böyle bir hükümetin kurulmasından yana olacaktır.

Böyle bir hükümetin kurulması hangi objektif şartlar altında mümkün olacaktır? Bu soruya en geniş anlamıyla şöyle cevap verilebilir: Böyle bir hükümet, siyasi buhran şartlarında, yani hakim sınıfların faşizm aleyhtarı kitle hareketinin güçlü yükselişiyle artık başa çıkamadıkları zaman kurulabilir. Bu, genel bir perspektiftir ve bu olmadan bir birleşik cephe hükümetinin kurulması pratikte hemen hemen mümkün olmayacaktır.

Sadece belli özel ön şartların varlığı böyle bir hükümetin kurulması meselesini siyasi bakımdan zorunlu bir görev olarak gündeme getirebilir.

Kanımca, bu konuda en fazla dikkat edilmesi gereken ön şartlar şunlardır:

Birincisi, burjuvazinin devlet cihazının artık yeterince dağılmış ve işlemez bir hale gelmiş olması sonucu, burjuvazinin faşizme ve gericiliğe karşı bir mücadele hükümetinin kurulmasını önleyecek durumda olmaması; ikincisi, emekçilerin en geniş kitlelerinin, özellikle kitle sendikalarının, Komünist Partisi önderliğinde Sovyet iktidarının kurulması uğrunda savaşmak üzere henüz hazır olmadıkları halde, faşizme ve gericiliğe şiddetle (atılganca) karşı çıkmaları;

Üçüncüsü, birleşik cepheye katılan sosyal-demokrasinin ve diğer partilerin saflarındaki farklılaşma ve radikalleşme, bunların önemli bir kısmının faşistlere ve diğer gericilere karşı sert tedbirler alınmasını talep etmesine, Komünistlerle birlikte faşizme karşı mücadele etmesine ve kendi partilerinin komünizme düşman olan gerici kesimine açıkça karşı çıkmasına yol açmalıdır.

Bu ön şartların, yeterli ölçüde mevcut olduğu böyle bir durumun ne zaman ve hangi ülkelerde gerçekten ortaya çıkacağını önceden kestirmek mümkün değildir. Fakat böyle bir perspektifin ortaya çıkması hiçbir kapitalist ülkede dıştalanamayacağına göre bunu hesaba katmalı ve sadece kendimizi değil, işçi sınıfını da uygun bir şekilde bu ihtimale karşı hazırlamalıyız.

Bu meseleyi bugün burada tartışmamızın sebebi, bir dizi ülkede birleşik cephe hareketinin son zamanlardaki gerçek gelişmesi ve tabiatıyla durumu ve gelişmenin en yakın perspektifini değerlendirmemize bağlıdır.

On yıldan fazla bir zamandır kapitalist ülkelerdeki durum, Komünist Enternasyonal’in böyle bir meseleyi tartışmasını gerektirmemişti.

Yoldaşlar, hatırlarsınız, 1922’daki Dördüncü Kongre’mizde ve daha sonra 1924’deki Beşinci Kongre’mizde, işçi hükümeti sloganı mı, yoksa işçi-köylü hükümeti sloganı mı, tartışması yapılmıştı. Aslında bu mesele, bugün bizim ortaya koyduğumuz meseleye özü bakımından benzemektedir. O sıralarda Komünist Enternasyonal’de bu mesele etrafında yapılan tartışmalar ve özellikle buna ilişkin olarak işlenen siyasi hatalar, bu meselede, Bolşevik çizgiden sağ ve “sol” sapma tehlikesi karşısında uyanıklığımızı artırması için, bugün de önemlidirler. Bundan dolayı partilerimizin bugünkü siyaseti için gerekli dersleri çıkarmak amacıyla bu hatalardan birkaçını kısaca belirteceğim.

Birinci hatalar dizisi, işçi hükümeti meselesi ile siyasi bir buhranın mevcudiyeti arasındaki bağın açık seçik ve sağlam bir şekilde kurulamamasından doğdu. Bu yüzden, sağ oportünistler meseleyi, Komünist Partisinin desteklediği bir işçi hükümetinin, istenilen her “normal” durumda kurulmasına çaba sarfedilmesi gerektiği şeklinde yorumlayabildiler. Buna karşılık aşırı-sollar, sadece burjuvazinin yıkılmasından sonra bir silahlı ayaklanmayla kurulacak bir işçi hükümetini tanıyorlardı. Her iki görüş de yanlıştı. Bu yüzden bugün, bu gibi hataların tekrarlanmasını önlemek için, bir birleşik cephe hükümeti kurulmasını mümkün ve siyasi bakımdan gerekli kılabilecek kitle hareketinin yükselişinin ve siyasi buhranın özel ve somut şartlarının tam olarak göz önünde bulundurulmasını ısrarla vurguluyoruz.

İkinci hatalar dizisinin kaynağı, işçi hükümeti meselesinin, birleşik cephenin militan kitle hareketinin gelişmesiyle bağının kurulmamasıdır. Bu yüzden, sağ oportünistler, bu meseleyi sosyal-demokrat partiler ile tamamen parlamenter bileşimler temeli üzerinde blok kurma gibi ilkesiz taktik haline sokarak meseleyi çarpıtma imkanına sahip oldular. Buna karşı aşırı-sollar esas itibarıyla bütün sosyal-demokratları karşı-devrimci kabul ederek şöyle haykırıyorlardı: “Karşı-devrimci sosyal-demokrasiyle koalisyona hayır!”
Her iki görüş de yanlıştı. Biz şimdi bir taraftan genişletilmiş bir sosyal-demokrat hükümetin aynısı olan bir “işçi hükümeti”nden yana olmadığımızı açıkça belirtiyoruz. Hatta “işçi hükümeti” sözünden vazgeçmeyi ve bir birleşik cephe hükümetinden söz etmeyi tercih ediyoruz. Çünkü birleşik cephe hükümeti, siyasi niteliği bakımından kendine çoğu zaman “işçi hükümetleri” adını veren bütün sosyal-demokrat hükümetlerden tamamen farklı, yani ilke olarak farklıdır. Sosyal-demokrat hükümet, kapitalist sistemin korunmasına hizmet eden burjuvazi ile işbirliğinin bir aracı olmasına karşılık, birleşik cephe hükümeti, proletaryanın devrimci öncüsünün diğer anti-faşist partilerle bütün emekçi halkın menfaati için yaptığı işbirliğinin bir organıdır, faşizme ve gericiliğe karşı mücadele eden bir hükümettir. Bu ikisinin temelden farklı şeyler olduğu açıktır.

Öte yandan, sosyal-demokrasi içinde iki ayrı kamp arasındaki farkı da gözden kaçırmamak gerektiğinin üzerinde önemle duruyoruz. Daha önce de işaret ettiğim gibi, sosyal-demokrasinin bir gerici kampı vardır, fakat bunun yanı sıra devrimci olmaya başlayan işçiler kampı, yani, bir sol sosyal-demokratlar kampı da vardır. Ve bunlar gittikçe gelişmektedir. Bu ikisi arasında tayin edici fark, işçi sınıfı birleşik cephesine karşı pratikte takındıkları tavırda görülür. Gerici sosyal-demokratlar birleşik cepheye karşıdırlar. Birleşik cephe hareketi onların gerici burjuvaziyle uzlaşma siyasetini baltaladığı için, birleşik cephe hareketine kara çalmakta, hareketi baltalamakta ve bölmektedirler. Sol sosyal-demokratlar ise birleşik cepheden yanadır. Bunlar, birleşik cephe hareketini savunuyor, geliştiriyor ve güçleniyorlar. Bu birleşik cephe hareketi, faşizme ve gericiliğe karşı mücadele hareketi olduğu için, birleşik cephe hükümetini gerici burjuvaziye karşı sürekli mücadeleye iten bir motor olacaktır. Bu kitle hareketi ne kadar güçlü bir şekilde gelişirse, hükümetin gericilere karşı mücadelesine o kadar büyük güç katacaktır. Ve bu birleşik cephe hareketi tabandan ne kadar iyi örgütlenirse, birleşik cephenin partilerüstü sınıf organlarının fabrikalarda, işsizler arasında, işçi mahallelerinde, şehir ve kırın alt tabakaları arasında meydana getirdiği ağ ne kadar yaygın olursa, birleşik cephe hükümetinin siyasetinde söz konusu olabilecek yozlaşmaya karşı teminatlarda o kadar büyük olacaktır.

Üçüncü hatalar dizisi, daha önceki tartışmalarımız sırasında ortaya çıktı. Bunlar tamamen “işçi hükümeti”nin pratikteki siyasetine ilişkindi. Sağ oportünistler, bir “işçi hükümeti”nin “burjuva demokrasisinin sınırları içinde” kalması ve bu sınırları aşacak hiç bir adım atmaması gerektiğini öne sürdüler. Öte yandan, aşırı-sollar, bir birleşik cephe hükümeti kurulması yolunda her türlü siyasetten pratikte kaçındılar.

1923’de Saksonya’da ve Thuringen’de işbaşında bulunan “işçi hükümeti”nin sağ oportünist pratiği açıkça görülebildi. Komünistlerin sol sosyal-demokratlarla (Zeigner grubuyla) beraber Saksonya Hükümetine33 girmeleri aslında hatalı değildi. Tam tersine, Almanya’daki devrimci durum bu adımı tamamen konumlarından doğruladı. Fakat hükümete katılan Komünistler, bu konumlarından her şeyden önce proletaryayı silahlandırmak için faydalanmalıydılar. Oysa bunu yapmadılar. İşçilerin konut sıkıntısı birçoklarının karıları ve çocuklarıyla evsiz barksız kalmaları noktasına varmışken, onlar, zenginlerin tek bir dairesine bile el koymadılar.

Onlar, işçilerin devrimci kitle hareketini örgütlemek için de hiçbir şey yapmadılar. Çoğu zaman “burjuva demokrasisinin sınırları içinde” kalan sıradan parlamenter bakanlar gibi hareket ettiler. Bildiğiniz gibi bu, Brandlers34 ve taraftarlarının oportünist siyasetinin bir sonucuydu.

Sonunda bu siyaset o derece iflas etti ki, biz bugün Saksonya hükümetini, devrimcilerin işbaşındayken nasıl davranmamaları gerektiğine klasik bir örnek olarak göstermek zorundayız.

Yoldaşlar! Biz her birleşik cephe hükümetinde tamamen farklı bir siyaset izliyoruz. Biz, birleşik cephe hükümetinden duruma uygun, belirli ve temel devrimci talepleri gerçekleştirmesini istiyoruz. Mesela, üretimin ve bankaların denetim altına alınması, polisin dağıtılması ve onun yerine silahlı bir işçi milisinin kurulması, vb.

On beş yıl önce Lenin, bütün dikkatlerimizi “proletarya devrimine geçiş veya yaklaşım biçimlerini araştırma”ya (teksif etmemizi) yoğunlaştırmamızı istemişti. Birleşik cephe hükümeti ihtimalen bir dizi ülkelerde en önemli geçiş biçimlerinden biri olduğunu ispat edecektir. “Sol” doktrinerler Lenin’in bu uyarısını daima gözardı ettiler. Onlar darkafalı propagandacılar olarak “geçiş biçimleri”ni hiç umursamadan sadece “hedef”ten söz ettiler. Bu nedenle onlar, “işçi hükümeti” sloganını boş bir kelime oyunu, proleter diktatörlüğün bir “sinonim”ine anlamdaşı yapmaya çalıştılar. Buna karşılık, sağ oportünistler burjuva diktatörlüğü ile proletarya diktatörlüğü arasında özel bir “demokratik ara aşama” kurmaya çalıştılar. Bunu yapmaktaki amaçları, işçiler arasında, bir diktatörlükten diğerine barışçı parlamenter gezinti ile geçileceğini yaymaktı. Bu sahte “ara aşama”ya “geçiş biçimi” adını da veriyorlar ve hatta Lenin’den sözler aktarıyorlardı! Fakat bu sahtekarlığı açığa çıkarmak hiç de güç değildi. Çünkü, Lenin, burjuva diktatörlüğü ile proletarya diktatörlüğü arasındaki herhangi bir geçiş biçiminden değil, “proleter devrimi”nden, yani burjuva diktatörlüğünün yıkılmasına geçiş ve yaklaşım biçiminden söz ediyordu.

Acaba Lenin proleter devrimine geçiş biçimine niçin bu kadar büyük bir önem veriyordu? Çünkü Lenin “bütün büyük devrimlerin temel kanunu”nu göz önünde tutuyordu. Bu, sadece propaganda ve ajitasyonun, kitlelerin kendi siyasi tecrübelerinin yerini alamayacağı kanunu idi. Çünkü mesele iktidar mücadelesinde zafere ulaştırmak için vazgeçilmez olan geniş emekçi kitlelerini, devrimci öncünün saflarına kazanmaktır. Siyasi (veya devrimci) bir buhran doğunca Komünist önderliğin geniş kitlelerin kendilerini izlemesi için her zamanki gibi devrimci ayaklanma sloganı atmasının yeteceğini sanmak, “sol” türden basit bir hatadır. Hayır, böyle bir buhran sırasında bile kitleler çoğunlukla buna hazır değildirler. Bunu İspanya örneğinde gördük. Milyonlarca insanın ne yapmaları gerektiği, nasıl belirleyici çözüm yolu bulacakları ve hangi partiye güvenecekleri konusunda en kısa zamanda kendi deneyimlerinden öğrenmelerinde onlara yardımcı olmak için geçiş sloganları ve “proleter devrimine” özel “geçiş veya yaklaşım biçimleri” gereklidir. Aksi takdirde, küçük burjuva demokratik hayallerin ve geleneklerin etkisinde olan geniş halk kitleleri, bir devrimci durum anında bile bocalayabilir, tereddüt edebilir ve yanılabilir, devrim yolunu bulmaktan yoksun kalabilir ve sonunda faşist cellatların darbeleri altına düşebilirler.

‹şte bu yüzden siyasi buhran şartlarında, faşizm aleyhtarı bir birleşik cephe hükümeti kurulması ihtimalini göz önünde tutuyoruz. Böyle bir hükümet, halk düşmanlarına karşı gerçekten mücadele açtığı, işçi sınıfına ve Komünist Partisine eylem serbestisi tanıdığı sürece, biz Komünistler, onu her tarzda destekleyecek ve devrim neferleri olarak ateş hattının en ön safında mücadele edeceğiz.

Fakat kitlelere içtenlikle şunu bildiririz:

Bu hükümet nihai kurtuluşu gerçekleştiremez. Bu hükümet, sömürücülerin sınıf hakimiyetini yıkacak durumda değildir ve dolayısıyla faşist karşı-devrim tehlikesini kesin olarak ortadan kaldıramaz. Sonuç olarak, sosyalist devrim için silahlanılmalıdır. Kurtuluşu ancak ve yalnızca Sovyet iktidarı getirecektir!

Uluslararası durumun günümüzdeki gelişmesini değerlendirecek olursak, bir dizi ülkede bir siyasi buhranın olgunlaşmakta olduğunu görürüz. Bu da, Kongre’mizin, açık bir karara varmasını gerektiren çok güncel meseleyi, birleşik cephe hükümeti meselesini ve bunun büyük önemini ortaya koymaktadır.

Partilerimiz bir birleşik cephe hükümeti kurmak imkanından ve böylece hükümetin kurulması ve iktidarını icra etmesi için verilecek mücadeleden, kitlelerin devrimci bir şekilde hazırlanması için faydalanabilirlerse, birleşik cephe hükümetinin kurulması yolundaki çizgimiz, siyasi bakımdan en iyi bir şekilde doğrulanmış olacaktır.

Faşizme Karşı İdeolojik Mücadele Üzerine

Partilerimizin faşizme karşı mücadelelerinde en zayıf yanlarından biri de, faşizmin demagojisi karşısında yetersiz kalması ve zamanında tepki göstermemesi ve faşist ideolojiye karşı mücadele meselelerini bugüne kadar küçümseyerek ele almaya devam etmesidir. Birçok yoldaş, saçmalığı çoğu zaman çılgınlığa kadar varan faşizmin ideolojisi gibi bir burjuva ideolojisinin böylesine gerici bir çeşidinin, kitleleri etkisi altına alabileceğine inanmıyorlardı. Bu büyük bir hataydı. Kapitalizmin epeyi ilerleyen çürümesi, onun ideolojisinin ve kültürünün ta içlerine kadar nüfus eder ve umutsuz bir durumda bulunan geniş halk kitlelerinin belli kesimlerini bu çürümenin ideolojik süprüntülerinin etkisine açık hale getirir.
Faşizmin ideolojik sirayet gücünü hiç bir zaman küçümsememeliyiz. Tam tersine, geniş bir ideolojik mücadele açmalı, bu mücadelede berrak, herkesin anlayacağı kanıtlar ileri sürmeli ve halk kitlelerinin milli psikolojisinin özelliklerine doğru ve iyi düşünülmüş yaklaşımı geliştirmeliyiz.

Faşistler, geçmişte yüce ve yiğit olan her şeyin mirasçısı ve takipçisi kisvesine bürünmek için halkların bütün tarihinin altından girip üstünden çıkmakta ve halkın milli hislerini inciten veya alçaltan her şeyi faşizmin düşmanlarına karşı bir silah olarak kullanmaktadırlar. Almanya’da sadece, Alman halkının tarihini faşist bir tarzda çarpıtmak amacını güden yüzlerce kitap yayınlanmaktadır.

Yeni türeyen nasyonal sosyalist tarihçiler, Almanya tarihi açıklarken, tarihi herhangi bir kanun sayesinde, son iki bin yıldır kırmızı bir şerit gibi gelişen bir çizginin tarih sahnesine milli bir “kurtarıcı”yı, Alman halkının “mesih”ini, Avusturya asıllı meşhur “onbaşı”yı35 çıkardığını iddia etmektedirler! Bu kitaplarda Alman halkının geçmişteki en büyük simaları birer faşist olarak ve büyük köylü hareketleri de faşist hareketin doğrudan doğruya habercileri olarak gösterilmektedir.

Mussolini, Garibaldi’nin kahraman kişiliğinden mümkün olduğu kadar faydalanmak için olağanüstü çaba harcamaktadır. Fransız faşistleri, Orleans’ın genç kadınını, Jean D’Arc’ı, kendi kahramanları gibi göstertmektedirler. Amerikan faşistleri Amerikan bağımsızlık savaşının geleneklerine, Washington ve Lincoln geleneklerine sahip çıkmaktadırlar. Bulgar faşistleri 1870’lerin milli kurtuluş hareketini ve bu hareketin halkın sevgisini kazanmış Vasll Levsk ve Stefan Karaca36 gibi kahramanlarını istismar etmektedir.

Bütün bunların işçi sınıfı davasını hiç ilgilendirmediğini sanan ve emekçi kitleleri kendi halkının geçmişi konusunda tarihe sadık ve gerçekten Marksist-Leninist ve Stalinist bir ruhla aydınlatmak için ve bugünkü mücadeleyi kendi halkının geçmişteki devrimci gelenekleri ile birleştirmek için hiçbir şey yapmayan komünistler, milletin tarihi geçmişindeki değerli olan her şeyi, kitleleri aptallaştırmaları için faşist sahtekarlara kendi elleriyle teslim etmiş olurlar. (Alkışlar)

Hayır, yoldaşlar! Bizi sadece bugünün ve geleceğin önemli meseleleri değil, aynı zamanda kendi halkımızın geçmişi de ilgilendirir. Biz Komünistler, işçilerin mesleki menfaatlerine dayanan dar görüşlü bir siyaset izlemeyelim. Biz veya Ortaçağın el zanaatkarları ve kalfa loncalarının, sendikaların darkafalı yöneticileri değiliz. Biz, insanlığı kapitalist sistemin acılarından kurtaracak olan sınıfın, dünyanın altıda birinde kapitalizmin boyunduruğunu parçalamış ve buradaki yönetici sınıfın, modern toplumun en önemli ve en büyük sınıfının, yani işçi sınıfının sınıf menfaatlerinin temsilcisiyiz. Biz, bütün sömürülen emekçi tabakaların, yani her kapitalist ülkedeki halkın ezici çoğunluğunun hayati menfaatlerini savunuruz.

Biz, Komünistler, burjuva milliyetçiliğinin bütün biçimlerinin ilkelere bağlı ve uzlaşmaz düşmanlarıyız. Fakat biz, milli nihilizmin taraftarları değiliz ve hiçbir zaman bu şekilde ortaya çıkmamalıyız. işçileri ve bütün emekçileri proleter enternasyonalizmin ruhu ile eğitmek, her Komünist Partinin temel görevlerinden biridir. Fakat bunun, kendisine geniş emekçi kitlelerinin bütün milli hislerini hor görme hakkı tanıdığını veya hatta hor görmeye zorladığını bile sanan bir kimse, gerçek bolşevizmden çok uzaklardadır. Lenin ve Stalin’in milli mesele öğretisinden hiçbir şey anlamamıştır. (Alkışlar)

Burjuva milliyetçiliği ile daima kararlı ve tutarlı bir şekilde mücadele etmiş olan Lenin 1914’te yayınlanan “Büyük Rusların Milli Gururu Üzerine” adlı makalesinde, milli hisler meselesinin doğru olarak nasıl ele alınacağının bir örneğini vermiştir. Lenin şöyle yazıyordu:

“Bize, sınıf bilincine varmış Büyük Rus proleterlerine milli gurur duygusu yabancı mıdır? Tabii ki, hayır! Biz, dilimizi ve anayurdumuzu severiz, anayurdumuzun onun emekçi kitlelerinin (yani nüfusun onda dokuzunun) bilinçli demokratik ve sosyalist bir hayata yükselmeleri, için en fazla biz çalışıyoruz. Güzel yurdumuzun nasıl bir şiddetin, nasıl bir baskının altında olduğunu, Çarlık cellatları, toprak sahipleri ve kapitalistler tarafından nasıl boyunduruk altına alındığını görmenin ve hissetmenin acısını en fazla biz çekiyoruz. Bu şiddet hareketlerinin aramızda, Büyük Rus kampında mukavemetle karşılanmasından; bu kamptan Radişçev’i, Dekabristleri,1870’lerde ortaya çıkan küçük burjuva devrimcilerini çıkarmış olmaktan; Büyük Rus işçi sınıfının 1905’te kitlelerin güçlü bir devrimci partisini yaratmış olmasından gurur duyuyoruz...

“Biz milli gurur duygusuyla doluyuz. Zira Büyük Rus milleti aynı zamanda devrimci bir sınıf yaratmış, insanlığa yalnızca büyük pogromlar (Yahudi katliamları —ÇN), bir yığın darağacı, işkence odaları, korkunç kıtlıklar, papazlara, çarlara, toprak sahiplerine ve kapitalistlere uşaklık değil, aynı zamanda hürriyet ve sosyalizm uğruna mücadelede güçlü örnekler verebileceğini ispatlamıştır...

“Biz, milli gurur duygularıyla doluyuz. Ve işte bu yüzden özellikle tamamen kölece yaşadığımız geçmişimizden.... ve kapitalistlerin yardımıyla aynı toprak sahiplerinin bizi, Polonya ve Ukrayna’yı baskı altına almak; İran’daki ve Çin’deki demokratik hareketi ezmek ve büyük Rus milli gururumuza leke süren Romanovlar, Bobrinskiler ve Puriskeviçler çetesini güçlendirmek amacıyla savaşa sürüklendikleri kölece yaşadığımız bu günümüzden nefret ediyoruz.” (V. ‹. Lenin, Toplu Eserler, Cilt 21, s. 85-86, Rus bas.) BE, 18. cilt, s.104

Lenin, milli gurur üzerine işte böyle yazıyordu.

Yoldaşlar, öyle sanıyorum ki, faşistler Leipzig Duruşması’nda Bulgar halkına barbar bir halk diyerek hakaret etmeye teşebbüs ettikleri zaman, gerçek barbarlar ve vahşiler olan faşist işgalcilere karşı fedakarca savaşan Bulgar halkının emekçi kitlelerinin milli şerefini savunmakla (şiddetli ve sürekli alkışlar) ve bir Bulgar olmaktan utanmam için hiçbir sebep olmadığını, aksine kahraman Bulgar işçi sınıfının bir evladı olmaktan şeref duyduğumu ilan etmekle doğru hareket ettiğime inanıyorum. (Alkışlar)
Yoldaşlar! Proleter Enternasyonalizmin kendi ülkesinde derin kökler salabilmek için, söz yerindeyse, kendini her ülkenin “iklimine alıştırmak” zorundadır. Tek tek ülkelerdeki proletaryanın sınıf mücadelesinin ve işçi hareketinin milli biçimleri, proleter enternasyonalizmi ile çelişmez. Tersine, proletaryanın uluslararası menfaatleri ancak bu biçimler sayesinde başarıyla savunulabilir.

Faşist burjuvazinin genel milli menfaatleri savunma kisvesi altında, kendi halkını ezme ve sömürme, diğer halkları soyma ve köleleştirme bencil siyasetini yürüttüğünü kitleler önünde teşhir etmek ve somut olarak ispatlamak, her yerde ve her şart altında doğal olarak gereklidir. Fakat sadece bununla yetinmemeliyiz. Aynı zamanda, işçi sınıfı mücadelesiyle ve Komünist Partilerin eylemleriyle her türlü köleliği ve milli baskıyı reddeden proletaryanın, halkın milli hüviyeti ve bağımsızlığının tek gerçek savaşçısı olduğu gösterilmelidir.

Proletaryanın yerli sömürücülere ve zorbalara karşı yönelttiği sınıf mücadelesinin menfaatleri, milletin hür ve mutlu geleceğinin menfaatleriyle çelişmez. Aksine, sosyalist devrim milletin kurtuluşu olacak ve onu daha da ileriye götürecek olan yolu açacaktır. Bugün işçi sınıfı, sınıf örgütlerini inşa ederken ve durumunu kuvvetlendirirken, faşizme karşı demokratik hak ve hürriyetleri savunurken, kapitalizmin yıkılması için mücadele ederken, aynı zamanda milletin geleceği uğrunda savaşmaktadır.

Devrimci proletarya, halkın kültürünün kurtuluşu için, halkın kültürünün çürümüş tekelci kapitalizmin zincirlerinden, barbar faşizmin zorbalıklarından kurtuluşu için mücadele etmektedir. Kültürün yok olmasını ancak proleter devrimi önleyebilir. Kültürü gerçekten halk kültürü, yani biçimde milli ve muhtevada sosyalist olarak en yüksek aşamasına ancak proleter devrimi ulaştırabilir. Bunun Stalin önderliğindeki Sovyetler Birliği’nde gerçekleştirilmekte olduğunu gözlerimizle görmekteyiz. (Alkışlar)

Proleter enternasyonalizmi, tek tek ülkelerdeki emekçilerin milli, sosyal ve kültürel hürriyetleri uğrundaki bu mücadeleleri ile çelişmediği gibi, uluslararası proleter dayanışması ve mücadele birliği sayesinde, bu mücadelenin zafere ulaşması için gerekli olan desteği sağlar. Kapitalist ülkelerin işçi sınıfı ancak büyük Sovyetler Birliği’nin muzaffer proletaryası ile en sıkı ittifakı kurarak, zafere ulaşabilir. Sömürge halkları ve ezilen milli azınlıklar kurtuluşlarını ancak emperyalist ülkelerin proletaryası ile ortak mücadele ederek kazanabilirler. Emperyalist ülkelerde proleter devrimin zaferine götüren yol, yalnızca bu ülkelerin işçi sınıfının, sömürgelerdeki ve bağımlı ülkelerdeki milli kurtuluş hareketleriyle kuracağı devrimci ittifaktan geçer, çünkü Marx’ın bize öğrettiği gibi “başka halkları ezen bir halk hür olamaz”.

Ezilen, bağımlı bir milletin Komünistleri, aynı zamanda, kendi, milletlerinin yabancı boyunduruğundan kurtuluşu için gerçekten mücadele ettiklerini kitle hareketinin pratiğinde göstermezlerse, kendi milletlerinin saflarındaki şovenizme karşı başarıyla mücadele edemezler. Öte yandan, ezen bir milletin Komünistleri, “kendi” burjuvazilerinin baskı siyasetine karşı ve onun boyunduruk altında tuttuğu milletlerin tam olarak kendi kaderlerini tayin hakkı için kararlı bir mücadele sürdürmezlerse, kendi milletlerinin emekçi kitlelerini enternasyonalist ruhla gerektiği gibi eğitemezler. Eğer bunu yapmazlarsa, ezilen milletin milliyetçi önyargılarını aşmasını kolaylaştırırlar.

Eğer bu ruhla hareket eder, bütün kitle çalışmamızda milli nihilizmden olduğu kadar burjuva milliyetçiliğinden de aynı ölçüde uzak olduğumuzu ikna edici bir şekilde ispat edersek, ancak o zaman faşistlerin şoven demagojilerine karşı, gerçekten başarılı bir mücadele yürütebiliriz.

Lenin ve Stalin’in milliyetler siyasetinin, doğru ve somut uygulanmasının taşıdığı büyük önemin sebebi budur. Bu siyaset, şovenizme, faşistlerin kitleler üzerindeki ideolojik etkisinin bu temel aracına karşı başarılı bir mücadelenin kayıtsız şartsız zorunlu bir ön şartıdır. (Alkışlar)

III—KOMÜNİST PARTİLERİNİN SAĞLAMLAŞTIRILMASI VE PROLETARYANIN SİYASİ BİRLİĞİ İÇİN MÜCADELE

Yoldaşlar! Birleşik cephenin kurulması mücadelesinde, Komünist Partisinin öncü rolünün önemi olağanüstü ölçüde artmaktadır. ‹işçi sınıfı birleşik cephesinin girişimcisi, örgütleyicisi ve itici gücü esas itibarıyla sadece Komünist Partisidir.

Komünist Partileri, kendi saflarını her bakımdan kuvvetlendirirlerse, kendi inisiyatiflerini geliştirirlerse, Marksist-Leninist bir siyaset izlerse ve somut durumu ve sınıf güçlerinin mevzilenişini hesaba katan doğru ve esnek taktikler uygularlarsa, ancak bundan sonra en geniş emekçi kitlelerini faşizme ve sermayenin saldırısına karşı birleşik bir mücadele için harekete geçirmeyi güvence altına alabilir.

Komünist Partilerinin Sağlamlaştırılması

Altıncı Kongre ile Yedinci Kongre arasındaki dönemde, kapitalist ülkelerdeki partilerimiz, hiç şüphesiz, büyüdüler ve önemli ölçüde çelikleştiler. Ama sadece bu başarıyla yetinmek son derece tehlikeli bir hata olurdu. ‹şçi sınıfının birleşik cephesi genişlediği ölçüde karşımıza o kadar fazla yeni ve karmaşık görevler çıkacak. Partilerimizin siyasi ve örgütsel bakımlardan sağlamlaştırılması için o kadar daha fazla çalışmaya mecbur olacağız. Proletarya birleşik cephesi bir işçi ordusu meydana getirmektedir. Bu ordu, eğer başında ana amacı ve izlemesi gereken yolu gösterecek bir öncü güç varsa, tarihi görevini yerine getirebilir. Bu öncü güç, ancak güçlü bir proleter devrimci parti olabilir.

Biz Komünistler, birleşik cephe kurmak için canla başla çalışıyorsak, bunu Komünist Partilerine yeni üyeler kazanmak gibi dar bir görüş noktasından yapmıyoruz. Biz birleşik cepheyi ciddi olarak kuvvetlendirmek istediğimiz için Komünist Partilerini her bakımdan sağlamlaştırmalı ve üye sayısını arttırmalıyız. Komünist Partilerini her bakımdan sağlamlaştırmalı ve üye sayısını arttırmalıyız. Komünist Partilerin sağlamlaştırılması dar bir parti menfaati için değil, bütün işçi sınıfının menfaati içindir.

Komünist Partilerinin birliği, devrimci kararlılığı ve savaşmaya hazır oluşu, sadece bizim için değil, aynı zamanda bütün işçi sınıfına ait en yüksek değerde bir hazinedir. Sosyal-demokrat partiler ve örgütlerle ortak bir şekilde faşizme karşı mücadeleye hazır oluşumuzu sosyal-demokrasinin burjuvaziyle uzlaşma ideolojisi ve pratiğine karşı, giderek bu ideolojinin saflarımıza da her türlü nüfuzuna karşı uzlaşmaz mücadeleyle birleştiriyoruz ve birleştireceğiz.

Birleşik cephe taktiklerini cesaretle ve kararlılıkla uygularken, saflarımızda, ne pahasına olursa olsun, en kısa zamanda ortadan kaldırmamız gereken engellerle karşılaşıyoruz.

Komünist Enternasyonal’in Altıncı Kongresi’nden sonra, kapitalist ülkelerdeki bütün Komünist Partilerinde, kapitalizmin istikrarı şartlarına oportünistçe uyma eğilimine, reformizm ve legalizm hayallerinin bulaşmasına karşı başarılı bir mücadele yürütüldü. Partilerimiz, saflarını her türlü sağ oportünistten temizledi ve böylece bolşevik birliğini ve mücadele yeteneğini sağlamlaştırdı. Sekterliğe karşı verilen mücadele ise, daha az başarılı oldu, hatta bazen hiç yürütülmedi bile. Sekterlik, Komünist Enternasyonal’in ilk yıllarında olduğu gibi artık kendisini ilkel ve açık biçimlerde göstermiyordu. Bilakis, bolşevik tezleri şeklen kabul ediyormuş gibi görünerek bolşevik bir kitle siyasetinin gelişmesini frenliyordu.

Zamanımızda bu, artık Lenin’in yazdığı gibi, sadece
“Bir çocukluk hastalığı” olmaktan ziyade, derinlere kök salmış bir kötülüktür; kendimizi bundan kurtarmadığımız takdirde, proleter birleşik cephesini kurmak ve kitleleri reformizmin mevzilerinden kurtarıp devrime yöneltmek görevini yerine getiremeyiz.

Şimdiki durumda karar taslağında belirttiğimiz gibi, öncelikle kendini beğenmiş sekterlik, birleşik cephenin gerçekleştirilmesi mücadelemizi kösteklemektedir. Sığ doktrininden ve kitlelerin gerçek hayatından kopuk olmaktan, basitleştirilmiş metodlardan memnun olan sekterlik işçi hareketinin en karmaşık meselelerini basmakalıp şemalarla çözmekten hoşlanmaktadır. Herşeyi bildiğini iddia eden sekterlik, kitlelerden öğrenmeyi, işçi hareketinden çıkarılan deslerden öğrenmeyi boş bir şey olarak görmektedir. Kısacası, sekterliğe göre, söylendiği gibi her şey çocuk oyunudur.

Kendini beğenmiş sekterlik, Komünist Partisinin işçi sınıfı üzerindeki önderliğinin kendiliğinden elde edilmeyeceğini kavramak istememektedir ve kavrayamaz. Komünist Partisinin işçi sınıfı mücadelelerindeki öncü rolü mücadeleyle kazanılmalıdır. Bunun için Komünistlerin öncü rolü üzerine lafazanlık etmenin hiç bir faydası yoktur. Bunun için her gün kitle çalışması yaparak ve doğru bir siyaset izleyerek işçi kitlelerinin güvenini kazanmak, fethetmek gerekir. Bu da ancak, biz Komünistler siyasi çalışmamızda kitlelerin sınıf bilincinin gerçek seviyesini ve onların ne ölçüde devrimcileşmiş olduklarını ciddiyetle gözönünde bulundurursak, somut durumu kendi isteklerimize

dayanarak değil, gerçek temelinde doğru değerlendirirsek mümkün olacaktır. Geniş kitlelerin komünizmin pozisyonlarına geçmelerini sabırla ve adım adım kolaylaştırmalıyız. Bizi bütün önemiyle uyaran Lenin’in sözlerini hiç bir zaman aklımızdan çıkarmamalıyız:

“...Bizim için eskimiz olanı, sınıf için, kitleler için de eskimiş olarak görmemeliyiz, bütün mesele budur”. [(V. İ. Lenin, “Sol” Komünizm Bir Çocukluk Hastalığı) Lenin, TE,15. cilt, s. 224.]

Yoldaşlar, birleşik cephe siyaseti için daima ve her yerde sadece bir tehlike teşkil eden saflarımızdaki böyle doktriner unsurların sayısı az mıdır? Birleşik cephenin tümü bu yoldaşların gözünde tek tehlikedir. Ama bu sekter “ilkelere bağlılık”, kitlelerin mücadelesine doğrudan doğruya önderlik etmenin güçlükleri karşısında siyasi çaresizlikten başka bir şey değildir.

Sekterlik, özellikle kitlelerin devrimcileşmesini olduğundan fazla, kitlelerin reformizmin saflarını terkedişlerini olduğundan hızlı görür ve hareketin zor aşamalarını ve karmaşık görevlerini geçiştirmeye kalkışır. Pratikte, kitleleri yönetme metodları konulmuştur. Kitleler ile onların örgütleri ve yönetimleri arasındaki geleneksel bağların gücü küçümsenmiş ve kitleler bu bağları hemen koparmadıkları zaman da onlara karşı onların gerici önderliğine takınıldığı kadar sert bir tavır takınılmıştır. Her ülkedeki somut durumun kendine has özellikleri dikkate alınmamış, taktik ve sloganlar bütün ülkeler için basmakalıp bir hale getirilmiştir. Güvenlerini kazanmak için kitlelerin içinde verilmesi gereken inatçı mücadele küçümsenmiştir. İşçilerin kısmi talepleri uğrundaki mücadele ve reformist sendikalar ve faşist kitle örgütleri içinde çalışma ihmal edilmiştir. Birleşik cephe siyasetinin yerini, çoğu zaman yavan çağrılar ve soyut propaganda almıştır.

Gene sekter tavırlar, uygun kimselerin seçilmesini, kitlelerle bağ kurmuş, kitlelerin güvenini kazanmış, devrimci bir şekilde çelikleşmiş ve sınıf mücadeleleri içinde sınanmış, kitle çalışmasının pratik tecrübeleri ile bolşeviklerin ilkelere bağlı sağlamlığını birleştiren kadroların eğitilmesinde ve geliştirilmesinde de köstekleyici olmuşlardır.

Sekterlik, bu şekilde Komünist Partilerinin gelişmesini önemli ölçüde engellemiş, gerçek bir kitle siyasetinin sürdürülmesini güçleştirmiş, sınıf düşmanının karşılaştığı güçlüklerden devrimci hareketin mevzilerini kuvvetlendirmek için faydalanılmasını önlemiş, geniş proleter kitlelerinin Komünist Partiler kazanılmasını engellemiştir.

Kendini beğenmişlik olan sekterliğin son kalıntılarının kökünü kazımak ve alt etmek için en kararlı bir şekilde mücadele ederken, aynı zamanda sağ oportünizm ve onun her türlü somut görünüşüne karşı uyanıklığımızı ve mücadeleyi her tarzda kuvvetlendirmeliyiz. Birleşik cephe genişledikçe, sağ oportünizm tehlikesinin de artacağını asla akıldan çıkarmamalıyız.
Komünist Partisinin birleşik cephe saflarındaki rolünün önemini azaltmak ve sosyal-demokrat ideolojiyle uzlaşmak yolunda bir takım eğilimler daha şimdiden vardır. Birleşik cephe taktiği, sosyal demokrat işçileri Komünist siyasetin doğruluğuna ve reformist siyasetin yanlışlığına gerçekten ikna etmenin bir metodu olduğu gözardı edilmemelidir. Fakat bu, sosyal-demokrat ideoloji ve pratik ile uzlaşmak değildir.

Birleşik cephenin kurulması için başarılı bir mücadele, partinin rolünü küçümseyen eğilimlere karşı, legalizm hayallerine karşı, gerek faşizmin tasfiyesinde, gerekse birleşik cephenin uygulanmasında kendiliğindenciliğe ve otomatikçilik tavrına karşı, tayin edici eylem anındaki en ufak bir bocalamaya karşı saflarımızda sürekli bir mücadele verilmesini zorunlu kılar. Stalin Yoldaş, bize şunu öğretiyor:

“Parti, kendi faaliyeti içinde en yüksek ilkelerde sağlamlığı (ilkelerde sağlamlık, sekterlikle karıştırılmasın!), kitlelerle en azami bağ ve temas kurmakla (kuyrukçulukla karıştırılmasın [“şvestizm”]!) birleştirmeyi bilmelidir.

Çünkü bunsuz partinin kitlelere öğretmesi ve onlardan öğrenmesi, kitlelere önderlik ederek onları partinin seviyesine yükseltmesi ve onların sesine kulak vererek en acil taleplerini bilmesi imkansızdır.” (J. V. Stalin. Eserler, “AKP’nin Perspektifleri ve onun bolşevikleştirilmesi üzerine” 8. Şubat 1935 tarihli Pravda)

İşçi Sınıfının Siyasi Birliği

Yoldaşlar! Komünist ve sosyal-demokrat işçilerin faşizme ve sermayenin saldırısına karşı ortak mücadelesinin birleşik cephesinin gelişmesi aynı zamanda ortaya, siyasi birlik meselesini, işçi sınıfının birleşik ve siyasi kitle partisi meselesini çıkarır. Sosyal-demokrat işçiler, sınıf düşmanına karşı mücadelenin tek birleşik bir siyasi önderliği gerektirdiğini, buna karşılık ikili önderliğin işçi sınıfının birleşik mücadelesinin gelişmesini ve kuvvetlendirmesini zorlaştırdığına, kazanılan tecrübeler sayesinde her geçen gün daha fazla ikna olmaktadır.

Proletaryanın sınıf mücadelesinin menfaatleri ve proleter devriminin zafere ulaşması, her ülkede tek bir proletarya partisi olmasını zorunlu kılmaktadır. Hiç şüphesiz, bunu başarmak kolay ve basit değildir. Bu, çetin bir çalışma ve mücadeleyi gerektirmektedir ve zorunlu olarak az veya çok uzunca bir süreç içerisinde olacaktır. işçilerin, sosyal-demokrat partiler veya tek tek örgütlerle Komünist Partilerin birleştirilmesi yolundaki artan baskılarına dayanarak, Komünist Partiler bu birleşmenin gerçekleşmesi için inisiyatifi sağlam ve kararlı bir şekilde ellerine almalıdırlar. Uluslararası işçi hareketinin saflarındaki bölünmeyi aşma dönemine girdiği bir zamanda, işçi sınıfının güçlerinin birleşik bir devrimci proleter partisinde birleştirmek davası bizim davamızdır, Komünist Enternasyonal’in davasıdır.

Fakat, Komünist ve sosyal-demokrat partilerin birleşik cephesinin kurulması için faşizme, sermayenin saldırısına ve savaşa karşı mücadele üzerinde bir anlaşma yapmak yeterli olduğu halde, siyasi birliğin sağlanması ancak, ilke niteliğinde olan bir dizi belli şartlar temeli üzerinde mümkündür.

Bu birleşme ancak, şu şartlarda mümkündür:

Birincisi, burjuvaziden tamamen bağımsız olması ve sosyal-demokrasinin burjuvaziyle yaptığı bloktan tamamen vazgeçmesi şartı; ikincisi, eylem birliğinin önceden kurulması şartı;

Üçüncüsü, burjuvazinin hakimiyetinin devrim yoluyla yıkılması ve proletarya diktatörlüğünün sovyetler şeklinde kurulması zorunluluğunun kabulü şartı;

Dördüncüsü, emperyalist savaşta kendi burjuvazilerini desteklemekten vazgeçilmesi şartı;

Beşincisi, partinin, irade ve eylem birliğini sağlayan ve Rus Bolşeviklerinin tecrübeleriyle sınanmış olan demokratik merkeziyetçilik temelinde inşa edilmesi şartı.

Bu şartlar olmaksızın işçi sınıfının siyasi birliğinin niçin mümkün olmadığını sosyal-demokrat işçilere sabırla ve dostça izah etmeliyiz. Bu şartların anlam ve önemini onlarla birlikte tartışmalıyız.

Proletaryanın siyasi birliğinin gerçekleştirilmesi için, burjuvaziden tamamen bağımsız olunması ve sosyal-demokratların burjuvaziyle yaptığı bloktan vazgeçilmesi niçin gereklidir?

Çünkü işçi hareketinin bütün tecrübeleri, özellikle Almanya’da on beş yıllık koalisyon siyaseti tecrübesi, işbirliği siyasetinin, burjuvaziye bağımlılık siyasetinin işçi sınıfının yenilgisine ve faşizmin zaferine yol açtığını göstermiştir. Sadece burjuvaziye karşı uzlaşmaz sınıf mücadelesi yolu, bolşeviklerin yolu, zafere giden tek güvenilir, yoldur.

Eylem birliğinin önceden kurulması niçin siyasi birliğin ön şartıdır?

Çünkü sermayenin ve faşizmin saldırısını geri püskürtmek için eylem birliği, işçilerin çoğunluğu kapitalizmin yıkılması için ortak bir siyasi platform üzerinde birleşmeden önce mümkün ve zorunludur. Buna karşı proletaryanın mücadelesinin temel yolu ve hedefleri üzerinde görüşler birliğinin ortaya konulması az veya çok uzun bir zaman meseledir. Bu olmadan partilerin birliği imkansızdır. Ve görüş birliği sınıf düşmanına karşı mücadelenin daha bugünden ortak yürütülmesiyle en iyi şekilde hazırlanır.

Bir birleşik cephe yerine, hemen birleşmeyi önermek, atı arabanın arkasına bağladıktan sonra arabanın öne doğru gideceğini hayal etmektir. (Gülüşmeler) Bizim için siyasi birlik meselesi, birçok sosyal-demokrat önder için olduğu gibi, bir manevra değildir. Bundan dolayı siyasi birlik uğruna mücadelenin en önemli aşamalarından biri olarak, eylem birliğinin gerçekleştirilmesinde ısrar ediyoruz.

Burjuvazinin devrim yoluyla yıkılması ve proletarya diktatörlüğünün Sovyet hükümeti şeklinde kurulması zorunluluğu niçin kabul edilmelidir?

Çünkü bir yandan, Büyük Sosyalist Ekim Devrimi zaferinden kazanılan tecrübeler, öte yandan bütün bir savaş sonrası dönem sırasında Almanya’dan, Avusturya’dan ve İspanya’dan çıkarılan acı dersler bir defa daha ispat etmiştir ki, proletaryanın zaferi ancak burjuvazinin devrim yoluyla yıkılmasıyla mümkündür ve burjuvazi, proletaryanın sosyalizmi barışçı yollardan kurmasına müsaade etmektense işçi hareketini kan denizinde boğmayı tercih eder.

Ekim Devrimi

[[Bundan sonrası sayfalar eksik. Inter Yayınlarından kitabı bulmak lazım]]


NOTLAR


ANA SAYFA