turgutkocak2009@hotmail.com

GENEL BAŞKANIMIZ TURGUT KOÇAK YOLDAŞIN YAZILARI

"HER GÜN"


EN BÜYÜK KİM?

TURGUT KOÇAK (GENEL BAŞKANI)

1 MART 2016

Türkiye gerçekten de garip bir ülke. En tepedeki insanından en alttakine kadar herkes büyük olma sevdasında. Bu yüzden de bu tür insanların tuttukları takım en büyüktür, başka büyük yoktur. Hangi siyasi partiyi destekliyorlarsa o partiden daha büyüğü zaten olamaz. Hangi film artistine yakınlık duyulursa onun yanında büyüklük bakımından tepesi bulutları delen Ağrı Dağı'nın bile esamisi okunmaz. Tutulan bir lider öyle büyüktür öyle büyüktür ki, ondan başkası karınca kadardır yemin olsun.

İşte insanlar bu tutkuları yüzünden kimlerini tantana ve şaşa ile nerelere getirmiyorlar ki? Bakın, Recep Tayyip Erdoğan Kasımpaşa'da yaşayan pek de kimsenin dikkatini çekmeyen bir kişiyken huyunu suyunu bile eski Kasımpaşalı kabadayılara benzettiler de bildiğimiz Erdoğan'ın yürüyüşü bile değişti. Kimbilir belki de bu kadar şiddete merakı da oradan geliyor olabilir. Malum, kabadayılığın kitabında herkes ondan korkması ve çekinmesi gerekir ki, namı duyulunca yürekler hoplasın.

İşte böyledir bu işler. Eğer tepeden aşağı bir kaymaya başlarsanız nasıl dibe gelinceye kadar duramazsanız birileri ile ilgili olağan sıfatlamaların dışına çıkmayı hüner sayarsanız fireniniz tutmaz işi tatlıya bağlayıp bir yerde duramazsınız. AKP'lilere bir efsane gerekliydi, ne edip ettiler kendi efsanelerini yarattılar. Onlara göre Erdoğan, "Dünya" lideridir. Hani iş burada kalsa dünya lideriydi, değildi tartışmasına girenler bir süre sonra kimbilir belki de yorulup vazgeçebilirlerdi. Ama öyle olmadı. Birisi çıktı; "ona dokunmak ibadettir" deyiverdi. Bir başkası ise; "Allah'ın bütün sıfatlarını üstünde taşıyor" safsatasıyla ateşli tartışmalar yarattı.

Eh iş böyle olunca da Recep Tayyip Erdoğan'ı tutana aşk olsun. Böyle bir sıfat sahibi nasıl olurdu da Cumhurbaşkanı sıfatıyla yetinebilirdi? Yetinemezdi elbet, o da kalktı "başkan olacağım" diye tutturuverdi ki, Türkiye gündem olarak onun söyledikleriyle kalktı, onun söyledikleriyle yattı. Oysa Türkiye'de iyiye giden tek bir şey var mıydı? Kesinlikle yoktu. Yoktu çünkü şirazeden çıkmış olaylar bir heyula gibi ülkenin üzerine çökmüştü. Vurgun, talan, hırsızlık, adam kayırma, rüşvet gırla idi. Halk her geçen gün yoksulluğun içine yuvarlanırken bir avuç para babası köşeyi dönmüştü bile. Ülkede yaşam güvencesi kalkmış, sokaklar terör eylemleriyle kan gölüne dönmüştü. Üstelik de bu eylemlerin bir numaralı sorumluları da devletin en üst kademelerinde bulunanların izledikleri politikaydı. Çok daha üzüntü verici bir şeyse kimi politikacıların şiddetin tırmanmasından ve arka arkaya cenazelerin gelmesinden nemalanmalarıydı.

Bazı terör örgütleri birileri için daha sevimliydi. Hatta aynı dünya görüşü paylaşıldığı için korunup kollanmaları gerekirdi. İşte bu yüzdendir ki, terör örgütleri beslenip semirtildiler. Karşı çıkanlar kumpasa getirilip tutuklanıp hapsi boyladılar. Bu konularda operasyon yapan savcılar ve güvenlik güçleri tutuklanmakla kalmadı, haber yapan gazetecileri susturmak için yukardan gelen emirle insanlar ya "paralelci" yaftasıyla ya da "casus" ilan edilerek cezaevlerini boyladılar. Yargı, yargı olmaktan çıkarıldığı için siyasetin emrinde akıl almaz iddianameler hazırlanıp sanıkların önüne konuldu.

İşte Can Dündar ve Erdem Gül'ün davaları da bu davalardan biriydi üstüne üstlük casusluk suçlaması ile derdest edilip içeri atılmışlardı. Her iki gazeteci de yasalar çerçevesinde haklarını aradılar. Tahliye dilekçelerini ilgili mahkemelere ulaştırıp suçsuz olduklarını ileri sürerek tahliyeleri istediler. Dündar ve Gül'ün dilekçeleri ilgili mahkemeler tarafından her defasında reddedildi. Sonuç olarak AYM'ye başvuruldu. Alt birim davayı 17 üyeden oluşan Anayasa Mahkemesi'ne bıraktı. Anayasa Mahkemesi ise Hak ihlali tespiti yaptı ve gazetecilerin serbest bırakılmasını sağladı. İşte deprem de bu yüzden koptu.

Recep Tayyip Erdoğan'ı artık kimse tutamazdı. Kalktı "Anayasa Mahkemesi'nin kararına uymuyorum da, tanımıyorum da" diyerek öyle bir açıklama yaptı ki, bu açıklama gerçekte Türkiye'nin hangi noktaya getirildiğinin çok açık bir kanıtıydı. Erdoğan, Dündar ve Gül'ü yargılayan mahkeme dahil başka mahkemelere de gözdağı veren açıklamalarını sürdürdü ve yargıya talimat anlamına gelecek fiiliyatta bulundu.

Şimdi ülke, kopan fırtınanın yarattığı toz duman içinde bu olayı tartışıyor. Erdoğan'sa Afrika ülkelerine basıp gitti. Şimdi oralarda öyle sanıyoruz ki, "Dünya Lideri" olmanın gereğini yerine getiriyor olsa gerek. Dünyalık arayışı da diyebiliriz. Diyebiliriz, çünkü birlikte Afrika'yı tepen adamlara baktığımızda sadece bu görüntü söz konusu.

Bir de bilmem kaç uçağın ve 200 bine yakın askerin Suudi topraklarında başlattığı askeri tatbikat var. Türkiye'de bu tatbikatta yer almış. Ne diyelim "kral ve prensin ortasında oturmanın bir bedeli vardır herhalde ki, işler bu minval üzerinden götürülüyor. Ancak belirtelim bu tür hareketler çocuk oyuncağı değildir, adamın tam kalbinde patlar da her bir tikesi toz olur gider toz.

Bu yüzden de derhal zaman geçirmeksizin dış politikada taşlar yerine oturmalı bu tür akılsızlıklardan bir an önce uzak durulmalıdır.

Çünkü Osmanlı hayaline bu yapılanlar çok dar gelir çok.


TURGUT KOÇAK YOLDAŞIN "HER GÜN" BAŞLIKLI ÖNCEKİ YAZILARI

ANA SAYFA