turgutkocak2009@hotmail.com

GENEL BAŞKANIMIZ TURGUT KOÇAK YOLDAŞIN YAZILARI

"HER GÜN"


GERÇEKLER BUNLARKEN

TURGUT KOÇAK (GENEL BAŞKANI)

3 MART 2016

Sözcü Gazetesi başlık atmış: 'TÜRKİYE BÖYLE HIZLI REKORTMEN GÖRMEDİ' diye. Hemen altında ise; "İşte Erdoğan'ın 3 rekoru… Bugüne kadar 112 ülke gezdi. Örtülüden milyonları su gibi harcadı. 1845 kişiye hakaret soruşturması açtırdı." Diye devam etmiş.

Önce Erdoğan'ın 112 ülke gezip de elde ettiği sonuçları bir irdelemek gerekir. Devletin üst makamında bir kişi niye durup dururken 112 ülke gezsin ki değil mi? Gidilen ülkelerle dostluklar geliştirilecektir, ticari ilişkiler karşılıklı arttırılacaktır. Kültürel bağlar daha da sıkılaştırılıp karşılıklılık ilkesi bağlamında önemli sıçramalar yapılacaktır.

Şimdi bu kadarıyla yetindiğimiz konuları bir bir ele alsak görürüz ki, alınan mesafe hüsrandır. Bir kez Türkiye'nin izlediği dış politika ve komşularına karşı emperyalist dünya ile birlikte davranması hesabıyla dünden bugüne dost olan ülkeler bile bugün ülkemize dost değillerdir. Emperyalist/kapitalist dünyayı zaten saymıyoruz, çünkü bu ülkelerin dostluk anlayışı işine gelen şey neyse odur, bu yüzden de bu ülkelerle kurulan ilişkiler daha bir duyarlılık gerektirmektedir.

Söyledik, başbakanken ve cumhurbaşkanı koltuğuna oturduktan sonra bu gezileri gerçekleştirmiş olan Sayın Erdoğan, dünyanın bir ülkesinin ABD jandarmalığına ram olarak boyunduruk altına alınmasında rol oynamıştır. Bu yüzden de olağan olarak şimşekleri üzerine çekmiş, bu ülkeler Türkiye'ye karşı dost olmayan bir politika seçmek ve uygulamak durumunda kalmışlardır. Dünyanın önemli bir bölümü ise; zaten emperyalist/kapitalist ülkelerin güdümünde oldukları için emperyalistler kulaklarına ne üflüyorsa o yolu izlemişler dolayısıyla da Türkiye tığ teber ortada kalıvermiştir. Ticari ilişkilere baktığımız zaman en son gelinen noktalardan yola çıkarak söylersek Türkiye tam anlamıyla batırılmıştır diyebiliriz. Kültürel ilişkilerde ise zaten AKP ve Recep Tayyip Erdoğan'ın anlayışı öyle kuraktır ki, onlar için kültür denilen şey zaten SÜBHANEKE'den öte bir şey değildir. Bu yüzden de bir iki ülke Türkiye'nin yanında görünürde dost gibi görünse de gerçekte bu görüntü de korkunç bir yanılsamadan ibarettir.

Özellikle ülkelerin başka bir ülkeye dostlu duyması öyle cartınan curtunan olacak şeyler değildir. Bir ülkeye duyulan dostluğun temeli o ülkeyi yönetenlerin onurlu bir politika izlemeleriyle olasıdır ancak ve ancak. Oysa AKP'nin 14 yıldır izlediği politika her yönüyle gözlerimizin önündedir. Öyle ki, bir zamanlar Kaddafi'den 250 bin dolar alan ve bu paranın gazi derneklerine verileceğini söyleyen Recep Tayyip Erdoğan bilinmelidir ki, Kaddafi'nin linç edilerek öldürülmesinden büyük ölçüde sorumlu bir kişidir. Durum bu olunca da birçok ülkenin bunların yönetiminde Türkiye'ye karşı dostane bir yaklaşım içinde olmamalarından doğal bir şey olamaz.

Gerçi denilebilir ki, madem bu ülkeler dost değilse, Fildişi'nde Gana'da ve Nijerya'da abartılı karşılanmasının ve hediyelere boğulmasının acaba nedeni nedir? Bu konuda söylenecek sözler öncelikle belirtmek isterim ki hassas konulardır. Hassaslığının nedeni ise Mekke/Tekke hesabıdır daha çok.

Gelelim örtülü ödenekten su gibi harcanan paraya? Bir ülke eğer böyle bir fon ayırmışsa bilinmelidir ki, bu fon yağma Hasan'ın böreği değildir. Bu fondan harcanan paraların bugün için ya da gelecekte ülke yararına sonuçlar doğuracak şeyler için harcandığı şu ya da bu şekilde iyi kötü bilinmesi gerekir değil mi? Ama öyle değildir. Belki bir gün bu paraların harcandığı yerlerin açıklanması olası olursa o zaman herkes görecektir ki, ortada ülke yararına olmayan ama tıpkı Gözcü gazetesinin belirttiği gibi su gibi para harcanması söz konusu olmuştur. Yani bugüne kadar nasıl güneşin altında pek çok şeye el atılmışsa bir gün gelecektir su gibi harcanan örtülü ödeneğin nerelerde iç edildiğine de el atılacaktır hiç ama hiç kuşkunuz olmasın.

Gelelim Sayın Recep Tayyip Erdoğan'a hakaret'ten açılan 1845 davaya.

Bu konuda kesinlikle inanıyorum ki, bu tür davaların bunca artmasının nedeni Türkiye'nin yönetildiği rejimle ilişkisi asla yadsınamaz. Bir ülkede demokrasi varsa, insanlar eşit yurttaşlık haklarını kullanabiliyorlarsa, özgürlükleri zaptı rapt altına alınmamışsa, baskı ve zulüm her an kapıda değilse, üstelik de bütün bunlardan en yukarıdaki yöneticiler sorumluysa kaçınılmaz olarak bunları yaratanlar kimlerse onlara karşı eleştiriden başlayıp ağır eleştirilere oradan da onaylamadığımız sinkaflı küfürlere kadar birtakım davranışlar ortaya çıkar ki, bu gerçekleri de iyi analiz etmek gerekir.

Bugüne kadar Cumhurbaşkanı koltuğunda oturan Mustafa Kemal Atatürk (1881–1938), Mustafa Abdülhalik Renda (1881–1957) (vekâleten), İsmet İnönü (1884–1973), Celâl Bayar (1883–1986), Cemal Gürsel (1895–1966), İbrahim Şevki Atasagun (1899–1984) (vekâleten), Cevdet Sunay (1899–1982), Tekin Arıburun (1903–1993) (vekâleten), Fahri Korutürk (1903–1987), İhsan Sabri Çağlayangil (1908–1993) (vekâleten), Kenan Evren (1917–2015), Turgut Özal (1927–1993), Hüsamettin Cindoruk (1933– ) (vekâleten), Süleyman Demirel (1924–2015), Ahmet Necdet Sezer (1941– ), Abdullah Gül (1950– ) cumhurbaşkanlığı görevinde aslen veya vekaleten bulunmuşlardır.

Acaba bu isimlerden hangisine böylesine hakaret edilmesi söz konusudur ve de kaç dava açılmıştır bilmiyorum ama bildiğimiz bir şey varsa o da kesinlikle sözünü ettiğimiz isimlerin tamamının toplamı bile Recep Tayyip Erdoğan'ın açtığı davaların yanında devede kulak kalacaktır.

İşte bu yüzden bugün sık sık gündeme gelen bu tür hakaret davalarının iyi düşünülmesi ve ipin ucunun nerelere geldiğinin irdelenmesi açısından da öğretici yanı var diye düşünüyorum.


TURGUT KOÇAK YOLDAŞIN "HER GÜN" BAŞLIKLI ÖNCEKİ YAZILARI

ANA SAYFA