TKP NASIL TARİH OLDU? -1

Ayşe Emel ENGİN

Ülkemizde sol ve sosyalist yapılar öteden beri hep bölünmüş, bu durum da sola ve sosyalizme gönül vermişleri ciddi bir şekilde kaygılandırmıştır. Bir başka deyişle aynı kanaldan akması gereken benzerler de dahil, bir türlü bir bütünlük içinde olmamış, parçalı görüntü süregelmiştir. Kuşkusuz; bazı ayrılıkları zorlama saysak bile, çoğunun altında yatan maddi gerçeklik sınıfsal bakış açısı ile ilgilidir ve doğası gereği sonuçlar yaşanması da kaçınılmazdır.

Türkiye Sosyalist İşçi Partisi kurulmadan ve de kurulduktan sonra kendi dışındaki sol ve sosyalist çevrelere eleştirel bir tutumla yaklaşmış Bilimsel Sosyalist bir çizginin nasıl olması ya da olmaması gerektiği üzerinde çaplı düşünceler üretmiştir. Bu yazımız, sol ve sosyalist yapılarla ilgili bir giriş işlevi göreceği için, konuya değişik bir başlangıçla girecek ve TİP ve eski TKP'ye göndermeler yaparak günümüzde de varlığını sürdüren örgütlerin program ve anlayışlarını inceden inceye gözden geçirerek eleştireceğiz.

Türkiye solu özellikle 1968'lerden sonra MDD (Milli Demokratik Devrim) çizgisinin etkisi altında kalmış, bu yüzden de, işçi sınıfı eylemsel ve kavramsal olarak savaşımın öncüsü sayılmamıştır. İşçi sınıfının yerine asker, sivil aydın kesimleri başat alan bu kesimler gerçekte küçük burjuva devrimcileri olmalarına karşın uzun süre kafaları bulanıklaştırmada ve sınıf dışı savrulmalarda önemli bir görev üstlenmişlerdir, Daha da önemlisi alabildiğine gericileşen işbirlikçi tekelci burjuvazinin dışında emperyalizme karşı çıkan bir ulusal burjuvazi olduğunu savlayarak, ulusal burjuva olarak adlandırdıkları sermaye kesimlerini de devrimci savaşımın bağlaşıkları içinde göstermişlerdir. Oysa, işin ta başında emperyalizmle işbirliği içine giren burjuvazi tekelcileşmiş ve ulusal sermaye gruplarını ise ortadan kaldırmıştır. Bu çizgi Miri Belli ve arkadaşlarınca MDD adı altında savunulurken TKP'lilerce de UDD (Ulusal Demokratik Devrim) olarak savunulmuştur.

Türkiye İşçi Partisi'ni (TİP) ise iki döneme ayırmak gerekmektedir. Birinci dönemi 1971 12 Mart faşizmi tarafından kapatıldığı döneme kadar geçen süre, ikinci dönemi ise 1975 1 Mayıs'ından 12 Mart 1980 faşizminin TİP'i kapattığı zamana kadar geçen süre. Birinci dönem, TİP için oldukça çalkantılı bir dönem olup, büyük bölümü Aybar'ın liderliğinde geçmiştir. Bu dönem parti, anabaşlıkları ile anlatılmak gerekirse şu özellikleri ile Bilimsel Sosyalist çizgi dışında bir yol izlemektedir.

TİP, Leninist parti anlayışını yadsımaktadır. Parlementeristir. Parti sürekliliğini dikkate almamaktadır. Enternasyonalizmi dışlamakta ve milliyetçi bir çizgi izlemektedir. Parti üyeliği konusunda tam bir liberal anlayışa sahiptir. Halkçıdır.

1 Mayıs 1975 de kurulan TİP ise Behice Boran'ın önderliğinde kurulan parti olup komünizan bir çizgiye sahip olmakla birlikte programatik olarak eleştirilecek bir programa sahiptir.

Bu yazımızda eski TKP'yi çok kapsamlı olmamakla birlikte daha geniş ele alacak ve günümüze ışık tutacak sonuçlar çıkarmaya çalışacağız.

TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ (TKP)

TKP kuruluşundan 1970'lerin ortalarına kadar politik bir varlık gösterememiş, dar bir kadroya sahip, kadrolar kendi aralarında uyumsuz ve birbirlerine gerektiği kadar yoldaşlık bağları ile bağlı değiller. TKP'ye karşı burjuvazinin yoğun baskı ve yıldırma hareketlerini de dikkate alınca, ağır gizlilik koşullarında çalışıldığı için bir yandan kitleselleşilememiş, bir yandan da kadrolar arasında derin öznellikler gelişmiştir. Partide komünist öğreti ile Kemalist öğreti zaman zaman iç içe geçmiş, bu yüzden de zaman zaman ne öğreti (ideoloji) ne de örgütsel olarak bağımsızlık korunamamıştır. Ağır koşullar ve tutuklamalar yüzünden parti yönetimleri yeniden oluşturulamamış ve parti sık sık atıl olarak kalmıştır. Buna bir de uzun süre Genel Kurulların yapılamaması eklenince işler daha da sarpa sarmıştır. Bir başka şekilde anlatılırsa TKP yurt dışına çıkmışlarca sürdürülen göçmen bir parti konumundadır. Parti 1970'lerin ortalarında ülkemizde iyice yükselen devrimci hareketle birlikte gözle görünen bir maddi gerçekliğe dönüşmüş ve hızlı bir büyümeyle birlikte kendisini 12 Eylül 1980 faşizmi ile karşı karşıya bulmuştur. Biz bu kısa dönemde TKP'nin sosyalizm, örgütlenme, devrim, vb. Konulardaki görüşlerini ele alacak ve konuyu günümüze bağlayarak başka bir yapının eleştirisine geçeceğiz.

TKP, SSCB'NİN SAYGINLIĞINI KENDİSİ İÇİN KULLANMIŞTIR

TKP, SSCB'nin İkinci Paylaşım Savaşı sonrası haklı olarak kazandığı saygınlığı politikalarının baş köşesine oturtmuş, bu yüzden de ülkemizi kucaklayan politikalar üretememiştir. Emperyalist-kapitalist sistem ve sosyalist sistem olarak iki uzlaşmaz kutba ayrılan dünyamızdaSBKP'nin genel olarak dünyanın bir çok ülkesi için savunduğu görüşler ülkemiz için de TKP tarafından aynen benimsenerek propaganda edilmiştir. Oysa Türkiye gerçekleri ile dünyanın herhangi bir ülkesinin gerçeklerinin bire bir örtüşmesinin olanağı yokken böyle bir tutum içinde olunması, ülkemiz aydınları, ileri işçileri ve gençleri arasında TKP'nin parti olarak algılanması zorlaşmıştır.

TKP KAPİTALİST OLMAYAN KALKINMA YOLUNU SAVUNMUŞTUR


Emperyalist-kapitalist kampın başını çeken ABD, dünyanın her tarafında yeni nüfus alanları oluşturmak için bir yandan sıcak çatışmaları göze alırken diğer yandan da faşist darbeler yaptırarak işbirlikçi yönetimleri işbaşına getirtmiştir. Diğer emperyalist ülkelerle birlikte oluşturulan ve bir askeri saldırı paktı olan NATO ise dünyanın diğer ülkelerine karşı bir tehdit unsuru olarak büyük gerginlikler ve korkular yaratmıştır. Sovyetlere karşı soğuk savaş en üst düzeye çıkarılmış, Sovyetler güneyinden, Müslüman ülkelerce yeşil kuşak oluşturularak kuşatılmaya çalışılmıştır.

Sovyetler ise bir yandan kendisine yönelen saldırganlığı işlevsiz kılmak, diğer yandan da geri kalmış ülkelerin emperyalizmin güdümüne girmesinin önünü kapatmak için sayısız ülkelerle politik ilişkiler içine girerek sözü geçen ülkelere her anlamda yardımcı olmaya çalışmıştır. Sanayinin hemen hiç gelişmediği bu ülkelerde sanayiyi geliştirmek ve kalkınmalarını sağlamak için büyük çapta teknolojik yardımlarda bulunmuş ve onlara kapitalist olmayan kalkınma modelini önermiştir. Bu ülkelere bazı örnekler şunlardır. Cezayir, Tunus, Libya, Mısır, Suriye, Irak vb. Bu ülkelerin bir çok konuda benzerlikleri bulunmaktadır. Bir kere hemen hepsi emperyalist ülkelerden çok çekmiş ve bağımsızlıklarını yeni yeni kazanmışlardır. İkincisi ülkede sanayi adına hemen hemen bir şey bulunmamaktadır. Yönetimde ise daha çok asker kökenli ve emperyalizm karşıtı küçük burjuva unsurlar bulunmaktadır. Sovyetler, bu ülkelerde emperyalizmin nüfus alanları oluşturmalarını engellemenin yanında, kapitalist olmayan bir kalkınma yoluyla sosyalizme geçebileceğini de düşündüğü için, bu çabalarının yaygın bir şekilde propagandasını da yapmaktaydı.

İşte tam da burada TKP büyük bir yanılgıya düşerek ülkemizin de kapitalist olmayan yoldan kalkınabileceğini savunmaya başladı. Oysa ülkemizde orta gelişmişlikte bir kapitalist üretim biçimi egemendi ve erkte ise, emperyalist tekellerle işbirliği içinde olan sermaye kesimi vardı. Banka sermayesi ile sanayi sermayesi iç içe geçmiş ve mali finans oligarşisi ekonomik yaşamı kontrol altına almıştı. Bütün bunların sonucu olarak ise devrimci savaşımın başını çekecek nitelikte ve nicelikte bir işçi sınıfı vardı.

TKP'nin bu bakışı ister istemez sosyalizm savaşımına da yansıdığı için her ne kadar sürekli olarak işçi sınıfından söz ediliyorsa da parti yüzünü daha çok asker, aydın küçük burjuva unsurlara dönük tutuyordu. TKP'nin CHP'ye yönelik politikası bu yüzden tam anlamıyla bir karmaşaydı.

Kaldı ki, Sovyetlerin politikası da sözü geçen ülkelerde değil başarıya ulaşmak, tam anlamıyla tersine sonuçlar doğurarak iflasla sonuçlandı. Böylece Sovyet işçi ve emekçisinin emekleri de boşa harcanmış oldu.

İLERİ DEMOKRASİ ve TÜRKİYE (İDD)


Türkiye'de kapitalizm kendi iç dinamiği ile gelişmediğinden ve işin ta başından dış tekelci güçlerin etkisi ile tekelci bir nitelik kazandığından emperyalizm işbirlikçisi ve alabildiğine gericidir. Bu duruma kapitalizm öncesinden kalma keyfi tutumları da katarsak burjuva demokrasisinin serpilip gelişmesinin olanaklı olmadığını da görürüz. Bu yüzden ülkemizde burjuva demokratik hak ve özgürlüklerini bile tam anlamıyla kullanmak şöyle dursun, sık sık her türlü baskı ve zulüm ortamları yaşanmakta, koşullar sermayenin aleyhine döndüğü andan itibaren faşizme başvurulmaktadır. İşte TKP bu yüzden demokratik bir açılım yakalamak istediği için demokrasi savaşımına özel bir anlam yüklemekle kalmamış, demokrasi savaşımına olması gerektiğinden de fazla bir önem vererek savaşımına burjuva bir karakter kazandırmıştır. Bu politika, ister istemez TKP'nin politik tutumlarına da yansımış CHP'ye hak etmediği misyonlar yüklenmiştir. Bağımsızlık-Demokrasi-Sosyalizm savaşımında üçlü bütünlük göz ardı edilmiş ve demokrasi savaşımı, sosyalizm savaşımına bağlantılı olarak yürütülememiştir. Bir başka deyişle, demokrasi başat erek gibi gösterilmiştir. TKP'yi göre Batı Avrupa ülkelerindekine benzer bir yol izlenmesi savaşımın önünün açılmasını sağlayacaktır. Kaldı ki, Batı Avrupa ülkelerinin komünist partilerine baktığımızda da derin bunalımlar ve sağ politikalar izlendiğini görüyorduk. Bu partilerin gündeminden burjuvaziyi devirmek ve erke gelmek çoktan çıktığı gibi sistemle uzlaşma yolunda yadsınamayacak adımlar da atılmış durumdaydı. (Bugün de geçmişten farklı bir yan bulunmamaktadır)

TKP'nin adım adım mevzi kazanma hesabı ülkemiz gerçekleriyle örtüşmediği için, 12 Eylül 1980 faşizmi ile birlikte TKP, her anlamda bir dağılma tüneline de girmiş oldu.

ULUSAL DEMOKRATİK DEVRİM (UDD)
ULUSAL DEMOKRATİK CEPHE (UDC)


TKP Ulusal Demokratik Devrim'i savunduğu için özde MDD'cilerden pek farklı olmamasına karşın işçi sınıfını başa koyması açısından da farklıydı.TKP'nin asıl yanılgısı ise Türkiye kapitalizmini yorumlayışında yatıyordu. TKP'ye göre erkte emperyalizm işbirlikçisi tekelci burjuvazi vardı ve tekel karşıtı savaşımla önemli mevziler kazanılabilirdi. Tekelci burjuvazinin çıkarlarını sarstığı tüm sınıf ve katmanlar işbirliği yaparak emperyalizm ve tekel karşıtı bir cephede buluşabilirlerdi. Bu cephenin adıysa Ulusal Demokratik Cephe olmalıydı. UDC'de yer alması gereken sınıf ve tabakalar ise öz olarak şöyle belirlenmişti. İşçi sınıfı, yoksul köylülük, küçük burjuva unsurlar ve ulusal burjuvazi idi.

Türkiye kapitalizminin geldiği aşama doğru kavranmadığından,olmayan bir ulusal burjuvaziden söz edilerek zorlama örneklemeler yapılmaya çalışılıyor. Konu böyle konulunca da, ister istemez ulusal burjuvazi devrim cephesinde bir bağlaşık olarak yerini alıyordu. Oysa ülkemizde ulusal burjuvazinin varlığından söz etmenin olanağı yoktu. Çünkü, Cumhuriyetin ilk yıllarından başlayarak zaten cılız bir sermaye birikimine sahip olan ulusal burjuvazi, dış tekelci güçlerle ortaklık ilişkileri içine giren sermaye grupları tarafından tasfiye edilmiş ve tarih sahnesinden çoktan silinmişti. Daha da önemlisi günümüzde devrimci barutunu çoktan yitirmiş olan burjuvaziye böyle bir misyon yüklenmiş olması eşyanın doğasına aykırı bir anlayış olmasına karşın bu durum her nedense TKP'de yine de önemli bir yankı buluyordu. Böylesi bir tanımlama TKP'yi sürekli olarak sağa Çekerken kendi solundaki partilerden de sürekli olarak uzaklaştırıyordu.

TKP parti olarak politikalarını kendi üstünden yürütemediği ve yönlendiremediği için dolaylı bir yola başvuruyor, etkin olduğu sendika ve demokratik kitle örgütlerini devreye sokuyordu. Bu yüzden de kimi çıkışsızlıklar bile bile yaşanıyor, sendikalarda ve demokratik kitle örgütlerinde ciddi çatlaklar boy veriyordu. Ulusal Demokratik Cephe çağrısı DİSK Maden-İş tarafından yapılıyor ve çeşitli sendika ve demokratik kuruluşların şubeleri ise bu çağrıya yanıt vererek sözümona TKP'nin devrim anlayışına yaygınlık kazandırılıyordu. Gerçekte yaşanılanlar ise sendika ve demokratik kitle örgütlerinde sürekli olarak kan yitirilmesiydi.

1970'li yılların sonlarına doğru siyasi gericilik iyice tırmandırılmış, Milliyetçi Cepheler kurulmakla kalmamış, iç savaş denemeleri gerici güçler tarafından bir çok kentimizde sahneye konulmuştu. Gerçekler görülüp durulmasına karşın her örgüt kendi sürecini yaşamakta ısrarlı idi. TKP'de somut nedenlere dayalı olarak savaşıma önderlik edecek ve diğer yapılarla birlikte yürüyecek bir özveri ve kararlılıktan yoksun olduğu için kendi sonunu da hazırlayan bir sondan kurtulamayacaktı.

TKP ve ENTERNASYONALİZM

TKP, SBKP ile olan ilişkisini Türkiye solu ve sosyalistleri üzerinde bir avantaj gibi kullanıyor ve SBKP enternasyonalist bir parti olarak TKP'yi tanıyor diyordu. Oysa dünya komünist ve işçi sınıfı partileri çoktandır enternasyonalist bir birlik ve dayanışmadan uzak bir görünüm sergiliyorlardı. Daha da önemlisi enternasyonalist anlayış kendisini danışma toplantıları ile sınırlamış durumdaydı. Bu durumda, TKP'nin enternasyonalist olarak kabul edildiği boş bir kuruntu değilse bile, öz itibari ile fazla bir anlamı da bulunmuyordu.

Bu durumda enternasyonalist olmak için bir tek şey kalıyordu o da, bir komünist partisinin kendi ülkesinde sosyalist savaşımı en iyi şekilde örgütlemesi ve yürütmesiydi. Ne var ki, TKP'nin belli bir kitleselliğe ulaşmış olmasına karşın böyle bir parti olmadığı da açıkça ortadaydı. Yukarıda değindiğimiz konulara bakıldığında söylediğimiz şeylerin tartışma götürmezliği bir gerçeklik olarak karşımıza çıkıyordu.

TKP'nin enternasyonalist bir partiden çok SBKP'nin her dediğini doğru kabul eden bir anlayışa sahip olması, Sovyetler'deki yıkılışın sonrasında da net bir şekilde kendini göstermesi bir rastlantı sayılmamalıdır. Sosyalizm patır patır yıkılırken Gorboçov'cu bir tutum izlenmesi anlaşılacak gibi değildir. Bir anlamda sosyalizmin mezar kazıcılığında ortaklık yapılmıştır da denilebilir.

TKP EKTİĞİNİ BİÇTİ


Böylesine sağ bir çizgi izlenmesi TKP'yi birebir likidasyona götürecek kapıyı açtı. Parti komünist çizgiden uzaklaştığı için sosyal demokrat çizgiye denk düşen arayışlara girdi. Avrupa'da yapılan toplantıların birinde Haydar Kutlu açık bir sosyalist partiye gerek olmadığını demokratik bir parti kurulması gerektiğini savunduğu için kendisine Ahmet Kaçmaz ve Teslim Töre karşı çıkarken, birlikte TBKP'yi kurmaya çalıştıkları TİP lideri Behice Boran elbette sosyalist bir parti olacaktır diye tartışmalara katılıyordu. Hemen yanı başında oturan Nihat Sargın ise söze karışıyor, Haydar Kutlu'yu göstererek Demokratik bir parti olsun diyor, efendim diyordu. Daha sonra kurulan TBKP'nin programına bakıldığı zaman TKP'nin işi nerelere vardırmak istediği çok daha iyi anlaşılacaktır.

TBKP kurulmasının arkasından komünist adıyla parti kurulamayacağı gerekçesiyle hakkında kapatma davası açıldı. Daha sonra TBKP Ankara'da bir Genel Kurul toplayarak kendisini kapattı ve yeni kurulacak sol bir partiye katılacağını ilan etti. Bu Genel Kurul'a katılan delegeler ise TBKP'nin (TKP olarak da anlayabilirsiniz) kapatılmasını bir seyirci gibi izleyerek misyonlarını tamamlamış oldular. TKP'nin kimi üye ve yöneticileri, TKP'nin kapatılmasına seyirci kalmalarına karşın daha sonra her ne hikmetse TKP'yi devam ettiriyoruz gibi dediklerine kendilerinin de inanmadıkları bir tutuma girdiler. En zor durumlarda bir irade beyanı bile göstermeyenlerin nasıl TKP olacaklarının ya da olamayacaklarının dersini gerçekte onlara yaşam verdi ve TKP'yi bir tılsım gibi algılayanların, böylelikle tılsımı kaptırarak başkalarına siyaseten küfür etmekten başka bir yolları da kalmamış oldu.

TKP'NİN KALINTILARI

TKP'nin kapatılmasının arkasından bir sürü grup kendisini TKP ilan ederek çeşitli dergiler çevresinde politikalarını sürdürdüler. İşçinin Sesi, Ürün çevresi, Fabrika, Devrim Dergisi, (Işık) 10 Eylülcüler, Savaş Yolu vb. Gibi. Ne var ki bunların hiçbiri eski TKP'ye sahip çıkacak konumda olmadıkları için TKP adı böylelikle orta yerde kalakalmıştı.

SİP ise yeni bir arayışa girmiş, isim dahil değiştirmeyi politikalarının başına koymuştu. Yalçın Cerit'in başkanlığında önce Komünist Parti (KP) adıyla yumuşak bir girişimde bulundu. Koşulların uygun olduğunu gördü ve daha sonra bir Genel Kurul yaparak KP ve SİP, Türkiye Komünist Partisi (TKP) olarak adlarını değiştirip birleştiler. SİP'lilerin bu tutumu eski TKP'ye sahip çıkanlarca ağır eleştirilere uğramasına karşın atı alan Üsküdar'ı geçmiş oldu. Böylece Türkiye Komünist Partisi adını almış olan SİP'liler sosyalist olma kompleksinden de kurtulmuş oldular.

SONUÇ:

Yazımızın bu bölümünü bitiriyoruz. Amacımız dünü kolayca unutturmak heveslisi olanların ve tarihin kendileri ile başladığını sananların boş hayallerini boşa çıkarmak. Çünkü; sınıfın sağlam, öncü, doğru ve güçlü bir öğretiye ve örgüte sahip bir partiye gereksinimi var. Sosyalizme gönül vermişleri her konuda donatmak öyle görüyoruz ki, bir kez daha bize düşmektedir. Bu kararlılıkla yazılarımızı sürdüreceğiz.Düzeyli bir tartışma ile önümüze koyduğumuz programı sonlandıracağız. Önümüz deki sayıda ise programını ve çeşitli yönleriyle yeni TKP'yi ele alacak ve görüşlerimizi sizlerle paylaşacağız.

 (DEVAM EDECEK)


SAYFA BAŞI

ANA SAYFA