Yaşam ne ilginç. Düşmanlarımız bizi
zindana kapatır, yaşamla bağımızı keser, bir punduna getirip kalleşçe
katleder sonra da hiçbir şey olmamış gibi bizim üstümüzden çıkar sağlamaya
çalışır. Başarır da…
Bütün devrimciler Sabahattin Ali’yi
bilirler tanırlar. Oyuna getirilip nasıl katledildiğini de unutmuş
değillerdir. İşte bizim o Sabahattin Ali’miz Sinop zindanındayken oturup
bir şiir yazmıştır. ‘Başın öne eğilmesin – Aldırma gönül aldırma -…’
diye. İşte bu şiir daha sonra türkü olmuş söylenmiş, yıllarca da içine
hüzün çöken devrimcileri alıp çıkarmıştır iç karartan o hüzün
karanlığından. Türkü olan bu dizeler, hemen her eylemimizin sesidir,
soluğudur, gücüdür. Bu yüzden bizim kuşak devrimcileri çok severiz bu
dizeleri ve bu türküyü. Oysa bizim sınıf düşmanlarımız yıllarca bu türküye
ve dizelere yasak getirmiş, söyleyenleri işaret ederek canına okumak
istemiştir, okumuştur da… Nazım Hikmet’imiz de yazdıklarından ve
eylemlerinden dolayı aynı şekilde zulüm görmüş ve her dizesine yasak
konularak yok edilmek istenmiştir. Adının duyulmasına bile katlanamayan
sermaye güçleri ve gericiler bu yönde ellerinden geleni artlarına
koymamışlardır.
Ancak; su yolunu bulmuş, önüne gelen
engelleri aşa aşa çoğalıp ırmak olmayı başarmıştır. İşte Sabahattin Ali
de, Nazım da düşmanlarının göbeğini göğe getirip, vurup yere çalmıştır
onları. İlk Nazım Hikmet’in şiirini devrimcilerin kanını içmeye yeminli
CIA ajanı Türkeş’in dilinden duyduğumuzda şaşırıp kalmış “Allah, Allah”
çekmekten kendimizi alamamıştık. Sonra arkası geldi. Bir dizesinde
yeryüzünde milyonlarca dostu ve düşmanı olduğunu dile getiren Nazım
Hikmet’in şiirleri düşman toplantılarında söylenir oldu.
Acaba ne yapılmak isteniyordu? Yoksa bu
bir özeleştiri ya da aklanma biçimi miydi?
Her ikisi de değildi kuşkusuz. Sınıf
düşmanları bükemedikleri bileği bir başka türlü etkisiz kılmak
istiyorlardı o kadar. Tıpkı magazinleştirilmek istenen Che Guevara gibi.
Böylesi daha iyiydi onlar için. Gerçek anlamlarından uzaklaştırıp
zararsızlaştırmak en iyisiydi. Onlarda bunu yaptılar. Üzülerek söylemek
gerekir ki, etkili de oldular.
Şimdi aynı numarayı Başbakan Recep Tayip
Erdoğan yapıyor. Kendisini ve AKP’yi mağdur edilmiş sayarak mazlumu
oynuyor.
Recep Tayip Erdoğan ve partisi AKP acaba
mazlum ve masum mu?
Değil.
Çünkü; AKP uluslararası emperyalist güç
odaklarının dümen suyunda hareket eden ve ülkeyi onlarla birlikte talana
soyunmuş, ne var ne yok satıp savmış bir parti olup, dağı taşı sattığı
gibi, aynı zamanda özelleştirmedik bir şey bırakmamaya yeminlidir de.
Onlarca tersane işçisinin ölümü bu özelleştirme sonucu yaratılan
taşeronlaşmanın sonucu olarak gerçekleşmiş ve bu yüzden sayısız emekçinin
ocağı sönmüştür. Yokluk yoksulluk alıp başını gitmiştir. Zenginleşen AKP
çevreleri küstahlaştıkça küstahlaşmışlar adeta yoksul halk yığınlarıyla
dalga geçer olmuşlardır. Kayırma, ihale yolsuzlukları bunların iyi
bildikleri yoldur. Dinsel gericiliği bir yaşam biçimi olarak yığınlara
benimsetmek için girişilen kampanyaların ve kadrolaşmaların haddi hesabı
yoktur. Eğitim alanı gericiliğin salvo atışları altındadır. Bay Tayyip
insanlık düşmanı ABD emperyalizminin Ortadoğu görevlisidir. Bakanlarının
çoğunun durumu karanlıktır. İçlerinde CIA’nın yeminli görevlileri ve
İngiliz yurttaşı olanlar bile vardır. Özetle bunlar halkın değil, katıksız
yabancı ve işbirlikçi sermayenin işbilen adamlarıdırlar.
Şimdi Anayasa Mahkemesi katından AKP’nin
kapatılma davası olduğu için bu çevreler yargıyı topa tutmakla kalmayıp
açıktan açığa hedef de göstermekten çekinmemektedirler. Öyle bir görüntü
sergilemektedirler ki, hem kuzu hem de kurt rolünü aynı anda oynayarak
puan toplamaya çalışmakta her fırsatı değerlendirmekten geri
durmamaktadırlar.
Recep Tayyip Erdoğan Sinop’ta halka
seslenmiş o alışılmış şiirleri bir kenara bırakarak bu kez; bizim olan
Sabahattin Ali’nin şiiri ‘ Başın öne eğilmesin - Aldırma gönül aldırma
- …’yı okumuştur. Yani sizin anlayacağınız takkiye üstüne takkiyye
yapmıştır.
İşte burada sessiz kalmamak gerekiyor.
Bu konuda ne demiştir Nazım Hikmet; “Biz adama gölgemizi bile
çiğnetmeyiz…” Gerçekten de bunlara gölgemizi bile çiğnetmemeliyiz.
Sinop’un kale duvarlarını çatlatan ve o zindanın duvarlarında bizim
sesimiz bizim soluğumuz vardır. Bugün dillerden düşmeyen o güzelim
dizelerin her sözcüğünün bizim yoldaşlarımız tarafından bedeli ödenmiş
olup tapusu devrimcilerin üzerine çıkarılmıştır. Bu tapuyu delmek
isteyenlere yanıtımız olmalı ve onları bizim alanlarımızdan püskürterek
ölülerimizin başlarına basmalarını kesinlikle önlemeliyiz.
Son söz:
Sayın Recep Tayip Erdoğan kendi
alanınıza dönünüz. Biz sizin minareli, kubbeli şiirlerinizi okuyor muyuz
ki, siz bizim ‘Başın öne eğilmesin – Aldırma gönül aldırma - …’
dizelerimizi okuyorsunuz, hem de siz ve sizin gibi dünya görüşü olanlarca
katledilen Sabahattin Ali’nin kanı yerde dururken… Herkese herkese
anımsatıyoruz ki, biz adama gölgemizi bile çiğnetmeyiz. Çiğnemeye
kalkanlara ise hesabını kesinlikle ama kesinlikle sorarız. Bu da böylece
biline…