Türkiye’de hemen her çevre
“darbe”yi tartışıyor. Kendilerine “Darbe Karşıtı Platform” adını
yakıştıranlar neredeyse darbeyle yatıp darbeyle kalkıyorlar. Gerici ve
emperyalizm yanlısı gazete ve dergiler besleme basın oldukları için
kendilerine verilen görevleri ustalıkla yerine getiriyorlar. Tarikat
yanlısı medya kudurmuş gibi darbe senaryoları uyduruyor ve sözümona
darbelerin üzerine gittiğini düşündükleri Recep Tayip Erdoğan iktidarını
alkış tufanına boğuyorlar. Bir gün önce yargıya dil uzatan zerzevatlar son
operasyonlar söz konusu olunca; yargıya saygılı olmaktan dem vurarak
akıllarınca kendilerini eleştirenlere yanıt vermiş oluyorlar.
Başta Cumhuriyet Gazetesi
Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay olmak üzere Tercüman gazetesi Genel Yayın
yönetmeni Ufuk Büyükçelebi, Em. Orgeneral ve Atatürkçü Düşünce Derneği
Genel Başkanı Şener Eruygur. Em. Orgeneral ve Eski Ordu Komutanı Hurşit
Tolon, ATO Başkanı Sinan Aygün, yurtdışında olduğu için tutuklanamayan ama
döner dönmez tutuklanacak olan eski AKP milletvekili Turhan Çömez ve
diğerleri darbe suçlamaları nedeniyle gözaltına alındılar.
Yukarıdaki isimlere baktığımız
zaman kolaylıkla diyebiliriz ki, bu darbe senaryosu baştan aşağı
safsatadan ibarettir. Bugün sokakta oynayan çocuk bile bu tutuklamaları
yaptıran gücün arkasında Amerika’nın olduğunu ve Ergenekon Operasyonu’nun
5 Kasım 2007 tarihinde Recep Tayip Erdoğan ve Bush’un Beyaz Saray’daki
görüşmelerinde kararlaştırıldığını biliyor olması oldukça düşündürücü
değil midir sizce? Bu konu ile ilgili Fehmi Koru’nun Kanal 7’de yaptığı
açıklama ve Şafak gazetesinde yazdığı yazı hemen her şeyi gözler önüne
sermiş bulunmaktadır. Bu konu ile ilgili açıklamaları yalanlamayan Recep
Tayip Erdoğan’ın tutumu da gerçekten oldukça ilginçtir. Bir başka deyişle
böylesi kararları içine sindiren bir başbakanla karşı karşıyayız ki, bu
durum gerçekten de ürkütücüdür. Ürkütücüdür, çünkü bu durumda hemen her
Amerikan karşıtı kişi de kolaylıkla teröristlikle suçlanarak ülkemizden
alınabilir ve CIA işkence merkezlerine götürülebilir. Bütün bu tehlikeler
bir yana biz daha çok bu yazımızda “darbe” senaryoları üzerinde durmak
istiyoruz.
Bilindiği gibi ülkemiz
darbelere alışkındır. Darbe olmayalı on yılı geçtiği için ülkemizin
sağcısı da solcusu da şaşkınlık içindedir. Bugüne kadar darbelerin
olmayışı onların yüksek öngörülerine helal getirmekte olup, onları derin
derin düşünceye itmiştir. Ya da darbe olmuştur da kimsenin haberi mi
yoktur?
Kalemşorlar, bu durumu
kendilerine yediremedikleri için dört bir yandan devinime geçmişler ve
darbenin ne kadar gizlenirse gizlensin yapıldığını bulup çıkarmışlardır.
Bu doğrultuda akıl yorup ömür tüketenler kendileri de zaten postmodern
yaşadıkları için Erbakan Hükümeti’nin de sonunu getiren 28 Şubat sürecini
darbedir diye damgalayıp çıkmışlardır. Ancak bunların dilinde bu kez darbe
postmodern darbeye dönüşüvermiştir. (Yeri gelmişken bu sözcüğe nasıl gıcık
olduğumu söylemeden geçemeyeceğim) Daha sonra sivil ve askerler tarafından
dile getirilen laiklikle ilgili bütün duyarlılıklar için “postmodern
darbe” tanımlaması kullanılmıştır.
Bu görüşler solun bir
bölümünde de yankı bulmuş, her nasılsa işbirlikçi dinci çevrelerle yolları
kesişivermiştir. Bu andan başlayarak hiç unutulmaması gereken Sivas
katliamı bile bu çevreler için öğretici olmamış sözde Kemalist
diktatörlükle savaştıkları savıyla demokrasi havarisi kesilip solun bütün
olmazsa olmazları tersyüz edilerek gericiliğin değirmenine su taşınır
olmuştur. Bu çevreler bu tutuklamalar karşısında “Darbeci generaller”
gözaltına alındılar diye zil takıp göbek atmaktadırlar. Gerçekte olup
bitenlerse emperyalist dünyanın ve onların yerli işbirlikçilerinin topluma
korku salmak ve istediklerini korku ve sindirme yoluyla kabul ettirme
isteğinden başka bir şey değildir. AKP’yi açıktan açığa destekleme
yürekliliğini gösteremeyen bazı sözde sol çevrelerse olup bitenlerin
kendilerini ilgilendirmediğini hesaplaşmanın Kemalistlerle gericiler
arasında olduğunu söylemeleri ise bir başka aymazlıktır ki, bu tutum
hiçbir şekilde sınıf bakışıyla örtüşmemektedir.
Son zamanlarda AKP’nin
giriştiği ve ilgisiz insanları “darbeci” diyerek gözaltına aldırdığı bu
operasyonların gerçekte darbe karşıtlığı ile de hiç mi hiç ilintisi
bulunmamaktadır. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 faşist darbeleri sonrasında
ilericiler, demokratlar ve sosyalistler akıl almaz bedeller ödemişlerdir.
Ne yazık ki, bugüne dek sözü geçen bu iki darbenin de sorumlularından
hesap sorulmuş değildir. Darbe çığırtkanlığı yapanların da hesap sormaya
hiç mi hiç niyetleri olmadığı bugüne dek yaşadıklarımızla belli olmuştur.
AKP iktidarının ise darbe
denilince sadece ve sadece laiklikle ilgili duyarlılık gösterenlerin
tutumları aklına gelmektedir. Bazı sol çevrelerinse bu kadar basit bir
şeyin perde arkasını göremiyor olmaları düşünülemez. Bu nedenle de böyle
bir hesaplaşmada gericiliğin kuyruğuna takılıyor olmalı gerçekten de
manidardır, güdümlüdür. Eğer AKP iktidarında gerçek anlamda darbe
karşıtlığı olsaydı 6’ncı yılını dolduran iktidar döneminde 12 Mart ve 12
Eylül faşist darbesinin sorumlularından hesap sormak akıllarına gelir ve
bu yönde adımlar atardı. Somut olguların üstünden atlayan AKP iktidarı iş
hayali senaryolara gelince üstüne atlıyor olması gerçekte kendisinin
gerici ve emperyalizm yanlısı politikalarının bir sonucu olsa gerektir.
Bazı sol kesimler için,
AKP’nin 12 Mart ve 12 Eylül darbecilerinden hesap sormayı akıllarına bile
getirmiyor olması uyarıcı olmuyor. Bu durumda ağızlarından Denizleri,
Mahirleri, Erdal Erenleri, Necdet Adalıları ve daha başkalarını
düşürmeyenler oturup bir düşünmeli, kimlere yakın durduklarını görmeliler
ve boş darbe safsatalarıyla zaman yitirmemelidirler. Yoksa bu kafalar
hayali darbelerle oyalanırken öyle bir darbeyle karşılaşırlar ki,
“AMAN” DEMEYE BİLE ZAMAN BULAMAZLAR.
Bizden
anımsatması…