Turgut Koçak

turgut.kocak@hotmail.com

BİR KEZ DAHA DARBE SAFSATASI ÜZERİNE

Türkiye’de hemen her çevre “darbe”yi tartışıyor. Kendilerine “Darbe Karşıtı Platform” adını yakıştıranlar neredeyse darbeyle yatıp darbeyle kalkıyorlar. Gerici ve emperyalizm yanlısı gazete ve dergiler besleme basın oldukları için kendilerine verilen görevleri ustalıkla yerine getiriyorlar. Tarikat yanlısı medya kudurmuş gibi darbe senaryoları uyduruyor ve sözümona darbelerin üzerine gittiğini düşündükleri Recep Tayip Erdoğan iktidarını alkış tufanına boğuyorlar. Bir gün önce yargıya dil uzatan zerzevatlar son operasyonlar söz konusu olunca; yargıya saygılı olmaktan dem vurarak akıllarınca kendilerini eleştirenlere yanıt vermiş oluyorlar.

Başta Cumhuriyet Gazetesi Ankara Temsilcisi Mustafa Balbay olmak üzere Tercüman gazetesi Genel Yayın yönetmeni Ufuk Büyükçelebi, Em. Orgeneral ve Atatürkçü Düşünce Derneği Genel Başkanı Şener Eruygur. Em. Orgeneral ve Eski Ordu Komutanı Hurşit Tolon, ATO Başkanı Sinan Aygün, yurtdışında olduğu için tutuklanamayan ama döner dönmez tutuklanacak olan eski AKP milletvekili Turhan Çömez ve diğerleri darbe suçlamaları nedeniyle gözaltına alındılar.

Yukarıdaki isimlere baktığımız zaman kolaylıkla diyebiliriz ki, bu darbe senaryosu baştan aşağı safsatadan ibarettir.  Bugün sokakta oynayan çocuk bile bu tutuklamaları yaptıran gücün arkasında Amerika’nın olduğunu ve Ergenekon Operasyonu’nun 5 Kasım 2007 tarihinde Recep Tayip Erdoğan ve Bush’un Beyaz Saray’daki görüşmelerinde kararlaştırıldığını biliyor olması oldukça düşündürücü değil midir sizce? Bu konu ile ilgili Fehmi Koru’nun Kanal 7’de yaptığı açıklama ve Şafak gazetesinde yazdığı yazı hemen her şeyi gözler önüne sermiş bulunmaktadır. Bu konu ile ilgili açıklamaları yalanlamayan Recep Tayip Erdoğan’ın tutumu da gerçekten oldukça ilginçtir. Bir başka deyişle böylesi kararları içine sindiren bir başbakanla karşı karşıyayız ki, bu durum gerçekten de ürkütücüdür. Ürkütücüdür, çünkü bu durumda hemen her Amerikan karşıtı kişi de kolaylıkla teröristlikle suçlanarak ülkemizden alınabilir ve CIA işkence merkezlerine götürülebilir. Bütün bu tehlikeler bir yana biz daha çok bu yazımızda “darbe” senaryoları üzerinde durmak istiyoruz.

Bilindiği gibi ülkemiz darbelere alışkındır. Darbe olmayalı on yılı geçtiği için ülkemizin sağcısı da solcusu da şaşkınlık içindedir. Bugüne kadar darbelerin olmayışı onların yüksek öngörülerine helal getirmekte olup, onları derin derin düşünceye itmiştir. Ya da darbe olmuştur da kimsenin haberi mi yoktur?

Kalemşorlar, bu durumu kendilerine yediremedikleri için dört bir yandan devinime geçmişler ve darbenin ne kadar gizlenirse gizlensin yapıldığını bulup çıkarmışlardır. Bu doğrultuda akıl yorup ömür tüketenler kendileri de zaten postmodern yaşadıkları için Erbakan Hükümeti’nin de sonunu getiren 28 Şubat sürecini darbedir diye damgalayıp çıkmışlardır. Ancak bunların dilinde bu kez darbe postmodern darbeye dönüşüvermiştir. (Yeri gelmişken bu sözcüğe nasıl gıcık olduğumu söylemeden geçemeyeceğim) Daha sonra sivil ve askerler tarafından dile getirilen laiklikle ilgili bütün duyarlılıklar için “postmodern darbe” tanımlaması kullanılmıştır.

Bu görüşler solun bir bölümünde de yankı bulmuş, her nasılsa işbirlikçi dinci çevrelerle yolları kesişivermiştir. Bu andan başlayarak hiç unutulmaması gereken Sivas katliamı bile bu çevreler için öğretici olmamış sözde Kemalist diktatörlükle savaştıkları savıyla demokrasi havarisi kesilip solun bütün olmazsa olmazları tersyüz edilerek gericiliğin değirmenine su taşınır olmuştur. Bu çevreler bu tutuklamalar karşısında “Darbeci generaller” gözaltına alındılar diye zil takıp göbek atmaktadırlar. Gerçekte olup bitenlerse emperyalist dünyanın ve onların yerli işbirlikçilerinin topluma korku salmak ve istediklerini korku ve sindirme yoluyla kabul ettirme isteğinden başka bir şey değildir. AKP’yi açıktan açığa destekleme yürekliliğini gösteremeyen bazı sözde sol çevrelerse olup bitenlerin kendilerini ilgilendirmediğini hesaplaşmanın Kemalistlerle gericiler arasında olduğunu söylemeleri ise bir başka aymazlıktır ki, bu tutum hiçbir şekilde sınıf bakışıyla örtüşmemektedir.

Son zamanlarda AKP’nin giriştiği ve ilgisiz insanları “darbeci” diyerek gözaltına aldırdığı bu operasyonların gerçekte darbe karşıtlığı ile de hiç mi hiç ilintisi bulunmamaktadır. 12 Mart 1971 ve 12 Eylül 1980 faşist darbeleri sonrasında ilericiler, demokratlar ve sosyalistler akıl almaz bedeller ödemişlerdir. Ne yazık ki, bugüne dek sözü geçen bu iki darbenin de sorumlularından hesap sorulmuş değildir. Darbe çığırtkanlığı yapanların da hesap sormaya hiç mi hiç niyetleri olmadığı bugüne dek yaşadıklarımızla belli olmuştur.

AKP iktidarının ise darbe denilince sadece ve sadece laiklikle ilgili duyarlılık gösterenlerin tutumları aklına gelmektedir. Bazı sol çevrelerinse bu kadar basit bir şeyin perde arkasını göremiyor olmaları düşünülemez. Bu nedenle de böyle bir hesaplaşmada gericiliğin kuyruğuna takılıyor olmalı gerçekten de manidardır, güdümlüdür. Eğer AKP iktidarında gerçek anlamda darbe karşıtlığı olsaydı 6’ncı yılını dolduran iktidar döneminde 12 Mart ve 12 Eylül faşist darbesinin sorumlularından hesap sormak akıllarına gelir ve bu yönde adımlar atardı. Somut olguların üstünden atlayan AKP iktidarı iş hayali senaryolara gelince üstüne atlıyor olması gerçekte kendisinin gerici ve emperyalizm yanlısı politikalarının bir sonucu olsa gerektir.

Bazı sol kesimler için,  AKP’nin 12 Mart ve 12 Eylül darbecilerinden hesap sormayı akıllarına bile getirmiyor olması uyarıcı olmuyor. Bu durumda ağızlarından Denizleri, Mahirleri, Erdal Erenleri, Necdet Adalıları ve daha başkalarını düşürmeyenler oturup bir düşünmeli, kimlere yakın durduklarını görmeliler ve boş darbe safsatalarıyla zaman yitirmemelidirler. Yoksa bu kafalar hayali darbelerle oyalanırken öyle bir darbeyle karşılaşırlar ki, “AMAN” DEMEYE BİLE ZAMAN BULAMAZLAR.

Bizden anımsatması…


İLETİŞİM FORMU

NOT: MESAJLARINIZ EN GEÇ İKİ GÜN İÇERİSİNDE CEVAPLANDIRILACAKTIR

 

NOT: telefon numaranızı yazmak istemiyorsanız birkaç rakam yazınız.

[- Sayfayı yazdır - ]


SAYFA BAŞI

ANA SAYFA