BEHİCE BORAN 

Bilim Sanat ve Araştırma Merkezi Tarafından Çıkarılmakta Olan  

EKİN SANAT

EDEBİYAT ve DÜŞÜN DERGİSİ

ekin_sanat@mynet.com


ÇOCUK VE RESİM

TURGUT KOÇAK

            Gülender çocuk, kaşlarını indirmiş, yüzün de bir bahar bulutunun gölgesi annesinin peşinden sessizce yürüyordu. Bu durumdan kimsenin haberi yoktu. Deniz kıyısında dolaşmaya çıkanların dışında hemen herkesin acelesi vardı. Gülender çocuk tez davranmasa ablaların, ağabeylerin, teyzelerin, amcaların ayaklarının altında kolaylıkla ezilebilirdi. Karşıdan etekler, pantolonlar savrula savrula geliyor, yanından savrula savrula geçip gidiyordu. Arada sırada kalabalığın arasında annesini yitiriyor, gözleri dolukup tam ağıt koyuverecekken annesini önünde sevgiyle kendisine bakar buluyordu. Annesi evden çıkarlarken azarlamamış olsaydı kaşları düzelip yüzünden bahar bulutunun gölgesi silinecek, annesine inci dişleriyle gülümsüyor olacaktı. Bunların hiçbiri olmadı. Anne kız sessizce yürüdüler, kıyıda yeni boşalmış bir banka oturdular. Annenin birkaç kez denediği barış girişimine Gülender çocuk karşılık vermedi. Güllü entarisinin eteklerini avuçlayıp avuçlayıp bırakıyor, güllerin kucağını dolduruşunu sıkıntıyla izliyordu. Barış girişimi geri çevrilen anne de kızıyla şimdilik ilgilenmez görünerek, kayıkların çevresine doluşan kanadı köpüklü martılara bakıyordu.

            Gülender çocuk, banktan kalktı, denize doğru yürüdü. Anne, Gülender çocuğu sık sık uyararak kıyıdan geri çekilmesini söylemekle yetinerek onu rahat bıraktı. Çocuk kıyıya çömelip aralıklarla ölgün ölgün denize doldurulmuş kayalara çarpan sulara bakmaya başladı. Yosunların yeşillendirdiği sular yosunlarla birlikte bir ileri bir geri ne güzel salınıyordu. İlerde iki çocuk tepelerine tablasını koymuşlar, el kol işareti yaparak pat pat pat pat sesler çıkararak kıyıdan uzaklaşan motoru gösteriyorlardı. Uzaktan bu yöne doğru zıplaya zıplaya gelen bir çocuk Gülender çocuğun ilgisini çekmişti. Çocuğun arkasından el ele tutuşmuş annesi ve babası geliyordu.

            Gülender çocuk annesiyle babasını bankta oturuyor düşündüyse de düşüncesinde başarılı olamadı. Ne yapsa babasının yüzünü bulup çıkaramıyordu. Annesinin yanına oturttuğu adamın yüzü yoktu. Yüzsüz adam yabancı olduğu için annesi de ilgilenmemiş, martıların çığlık çığlığa kalkıp konuşuna bakmayı sürdürmüştü. Yüzsüz adamı annesinin yanından kaldırıp uzaklaştırdı. Yüzsüz adam kalabalıklara karışıp yitip gidinceye kadar arkasından onu gözleriyle izledi. İnsanlar vızır vızır geçip gidiyorlardı. Aralarında hiç tanıdık göremedi.

            Oyunu sürdürdü. Babasını anımsıyordu. Biraz uğraşsa babasıyla ilgili ne çok görüntü bulup çıkaracaktı kim bilir. Görüntüye önce ceviz ağacı geldi. Kurulu salıncak bütün görkemiyle karşısındaydı. Ceviz yapraklarının serin acı kokusunu bile duyar olmuştu. Uzun boylu bir adam bahçe kapısından daha girer girmez Gülender adamın boynuna doğru atılmış, adam Gülender’i kaptığı gibi öpücüklere boğarak salıncağa oturtmuştu. Salıncak bir iniyor bir çıkıyordu. Gülender çocuk gözlerini yummuş sevinç çığlıkları atarak babasını gayretle getiriyordu. Salıncak yavaşladı, geldi gitti, durdu. Gülender çocuğun gözleri iri iri açıldı. Adamın yüzü yoktu. Adamın boyundan yukarısı sis içindeydi. Sisin dağılmasını bekledi. Sis dağılmadı, aksine biraz daha yoğunlaştı.

            Gözlerini açtı. Çömeldiği yerden doğruldu. Kaşları ile gözkapakları düzleşmişti. Kim olsa yüzündeki bahar bulutunun gölgesini görebilirdi ama kimse yüzüne bakmadı. Usulca annesinin yanına sokuldu. Annesinin tanıdık sıcaklığı ile rahatlar gibi oldu. Şimdi başı annesinin elleri arasındaydı. Barış sessizce gelmiş, Gülender çocuğun küçük kalbine yerleşivermişti. Denizden esen serin rüzgar gökyüzündeki bulutları yavaş yavaş topladı tepelere doğru aşırdı. Güneş denizin ve kordon boyunca uzanan yapıların üstünde parlamaya başladı. Artık Gülender çocuğun yüzünde bahar bulutunun en küçük bir izi bile kalmamış, silinip gitmişti.

            Anne, Gülender çocuğu iyice göğsüne bastırmış, ışıklı alnına, tadına doyum olmaz öpücüklerinden beş altı öpücük konduruvermişti. Gülender çocuk, annesinin kalp atışlarını işiterek yeniden çocuk düşlerine daldı ve derinlerden bir yerden babası olarak düşündüğü uzun boylu adamı bulup çıkardı. El ele yürümeye başladılar. Minicik elleri babasının kocaman elleri arasında terlemiş kayganlaşmıştı. Bir ara babasının ellerini bile bırakmış, öne doğru seke seke gitmiş, seke seke babasının yanına geri gelmişti. Babasının yüzüne bakmaya korkuyordu. Çünkü bütün bunların kurgu olduğunun Gülender çocuk da ayırımındaydı. Ya başını kaldırıp baktığında elini tuttuğu adamın yüzünü yine göremezse; ne olacaktı o zaman. Büyü bozulur kurguları hepten boşa çıkarsa ya? Mutluydu. Babası ellerinden yeniden tutmuştu. Güven dolu bir duygu doldurmuştu kızın yüreğine…

            Gittiler, gittiler çok uzun bir yol yürüdüler. Karşı kaldırıma geçmeleri gerekiyordu. Geçiş yerinde trafik ışıkları yeşil yanıyordu. Annesinin sözlerini anımsadı. Yeşil ışık yanıyorsa geçilecek, kırmızı yanıyorsa beklenecekti. Tıpkı diğer yayalar gibi babasıyla birlikte ivedi ivedi yürüdüler. Yolun geliş yönünün tam ortasında kırmızı ışıklar yandığı için Gülender çocuk beklemek ve yürümek konusunda ikilemeye düştü. Birden bire burnunun dibine kadar sokulan sarı taksinin kornasıyla birlikte olduğu yerde dondu kaldı. Korkuyla birlikte babasının elinden eli ayrılıvermişti. Başını kaldırıp babasına baktı. Tam bağıracaktı ki, babasının yüzünün olmadığını gördü. Babası yine yüzsüz adam olmuş, yüzünü bile çevirmeden yitip gitmişti.

            Ne ileriye ne geriye gidebiliyordu. Arabalar birbirine girdi. Korna sesleri yapıların duvarlarını çınlattı. Gülender çocuğu bu durumda gören mavi gözlü bir ağabey koşup gelmiş, kucakladığı gibi kaldırıma çıkarmıştı. Ağabeyinin gözlerinin mavi olduğuna yemin bile edebilirdi. Çünkü ağabeyinin kucağındayken gözlerine çok iyi bakmıştı. Kesin maviydi. Ağabey Gülender çocuğu kaldırıma bırakıp gitmemiş, nereye gideceğini sorduğunda ise karşıyı göstermişti. Ağabey, ışıklar yeşil yanınca Gülender çocuğu yeniden karşı kaldırıma geçirdi. Gülender mavi gözlü ağabeyin yüzüne baktı, dünyanın en güzel gülüşüyle güldü ve annesinin oturduğu banka doğru koştu. Mavi gözlü ağabey bu gülüşü hiç unutmadı…

            Gülender çocuk huysuz huysuz kıpırdandı. Soluğu yükselmişti. Anne kızının uyuyup uyumadığını anlamak için yüzünü yüzüne yaklaştırdı ve;

            “Uyudun mu kızım” diye sordu.

            Gülender çocuk usul usul kıpırdandı ve annesini yanıtladı.

            “Babam…”

            Anne sözlerinin gerisini anlayamadı. Uyumuş sanırım, uyumuş ki düş bile görüyor diye düşünmüştü.

            Gülender çocuk annesine uyumadığını göstermek için banktan aşağı usulca indi ve bankın önünde dikildi. Başlarında simit tablası taşıyan çocuklar, Gülender çocuğun denize baktığı yere gelip durmuşlar, simit tablalarını tabla altlığının üstüne koymuş deniz kıyısında betona oturmuşlardı. Çocukların iyi geçindiklerine bakılırsa arkadaştan da öte bir yakınlıkları olmalıydı. Çocuklar sırasıyla gelip geçen oldukça,”çıtır simit bunlar” demeyi de unutmuyorlardı. Simit almaya gelenlere satmak için birbirleriyle de yarıştıkları yoktu. Çocukların bir biri kalkıp satıyordu simidi, bir diğeri.

            Anne uluorta satılan şeylerden almaya zorunlu kalmadığı sürece pek yanaşmazdı ama bu kez durum biraz değişikti. Hem çocukların tutumundan hem de kızının sesini çıkarmadan simitçi çocuklara bakıyor olmasından etkilenmişti. Kızına para verdi;

            “Git iki simit al” dedi.

            Gülender çocuk inanmaz inanmaz baktı annesine. Cayar korkusuyla parayı kaptığı gibi simitçi çocuklara doğru koştu.

            ……….

            Eve geldiklerinde ortalık bayağı kararmıştı. Yemek yediler, televizyon izlediler ve yattılar. Gülender çocuk hemen uyudu. Düş bile görmeye başladı. Anne, kızının tatlı mırıltılarını dinledi; kesin düş görüyor bu diye geçirdi içinden. Kendisi uykuya geçemedi. Yatakta uzun süre düşündü durdu. Baktı olmayacak, kalktı pencerenin önüne oturdu. Karşıyaka, bayraklı, Bornova ışık içindeydi. Kayıklar, motorlar, gemiler körfezde pırıl pırıl gözüküyordu.

            Mesut, üç katlı, eski bu İzmir evini çok severdi. Bir arkadaşından epey hesaplı bir fiyata satın almıştı. Ödemesi de zor olmamıştı. Biraz Mesut’un babası yardım etmiş, biraz çalıştığı inşaat şirketinden avans, arkadaşlarından ufak tefek borç alarak parayı denkleştirmişti. Daha sonra Mesut’la Seval birlikte çalışıp borçlarını ödemişlerdi. İkisi de yüksek inşaat mühendisiydi. Aynı şirkette çalışıyorlardı. Mesut tutuklandıktan sonra; Seval bir süre daha aynı şirkette çalışmasını sürdürdü. Şirket, Seval’in işine son vermediyse de ayrılması için her yolu denedi. Şirket ortaklarının konuşmaları anında Seval’e iletiliyordu. Şirket büyük devlet ihalelerine giriyordu. Eğer bünyesinde solcu elemanlar çalıştırdığı öğrenilirse devletten ihale falan alamazlar, bu da şirketin sonu olurdu. Üstelik elde bunca iş varken Seval’in sık sık eşinin görüşüne gitmesi işleri de büyük oranda aksatmaktaydı. Seval durumu daha fazla Mesut’tan saklayamazdı. Şimdiye dek üzülür korkusuyla bir şey söyleyememişti. Mesut, durumdan haberdar olduğunda hiç şaşırmamış, Seval’e, “hiç canını sıkma, ben Alsancak’ta küçük bir inşaat şirketi olan arkadaşıma yazar, seni işe almasını söylerim. Girer çalışırsın, baktın olmuyor, doğru Antalya’ya babamların yanına yerleşir, kardeşimle birlikte çalışırsınız, hem onun da senin gibi iş bilen bir mühendise gereksinimi var. Üstelik görüşe her geldiğinde, “tek tabanca olmuyor be abi” diyor” demişti. Şirkete istifa dilekçesini verdiğinde ortaklardan Servet Bey kendisiyle görüşmüş, Mesut’u sormuş, “biz senden çok memnunduk neden ayrılıyorsun kızım” demişti. Seval’se bu ikiyüzlülüğü Servet Bey’in yüzüne vurmamak için kendisini zor tutmuştu.

            Seval, Mesut’un arkadaşı Ali Bey’in şirketinde işe başlamış, Antalya ise böylelikle gündemden çıkmıştı. Mesut’un sağlığı ise hiç mi hiç iyi değildi. Gözaltında kötü günler geçirmiş, böbrek kanaması tanısıyla hastaneye yatırılmıştı. İyi tedavi göremediği için bir türlü düzelip eski sağlığına kavuşamamıştı. Ölüm haberi geldiğinde deliye dönmüş, uzun süre kendine gelememişti. Ali Bey, zor günlerinde Seval’in hep yanında olmuş, “işi boş ver git evine dinlen” demişti. Seval, günlerce ortalıkta hayal gibi dolaşmış, kendini toparlayamamış, sonunda iş iyi gelmiş, acısını bir ölçüde de olsa dindirmişti. Bir yıldır deli gibi çalışıyor, işten eve, evden işe gidip geliyordu. Babasının Çanakkale’ye yerleşip bir inşaat şirketi kurma önerisini ise yanıtsız bırakarak geri çevirmişti. Çünkü; Seval’in ailesi ne evlenirken ne de Mesut içeri girdikten sonra Seval’e bir kez bile destek olmadıkları gibi arayıp sormamışlardı da. Babası aradığında; “biz sana söylemiştik, bizi dinlemedin” diye akıl vermeye kalkışmış, Seval elinde telefon donup kalmıştı. Toparlandığında ise almaçtan kısa kısa “dat dat” sesleri geliyordu. Babasının bu kadar acımasız olmasını anlayamıyordu. Babasını aşıp annesinin ve kardeşlerinin kendisini aramamış olmaları ise zoruna gidiyor, onlara küskünlüğünü artırıyordu.

            Mesut7un babası, annesi, kardeşleri gün geçmezdi ki aramamış olsunlar. Gelirler, giderler, her akşam telefon edip hal hatır eder, Gülender’le saatlerce telefonda konuşup kızın küçücük yüreğinde sevgi çiçekleri açtırırlardı. Seval onları çok seviyordu. Öyle alışmıştı ki akşamları telefon biraz gecikse, gözlerini telefon almacından ayıramıyordu.

            Pencerenin önünden kalkıp yatağına girdi. Kızı yatağında mışıl mışıl uyuyordu. Son günlerde düşünülecek ve karar verilecek ne çok şey birikmişti. Öncelikle işten ayrılarak Ali Bey’i biraz rahatlatması gerekiyordu. Çünkü şirketin işleri hiç de iyi gitmiyordu. Ali Bey sağ olsun olumsuzluğu duyumsatmıyordu ama şirketin fazladan Seval’i de kaldıracak durumu kalmamıştı. Yarın kesin kararını bildirmeliydi. Ali Bey’e. Üstelik çoktandır Mesut’un küçük kardeşi Özer’de, “ne zaman geleceksin” diye her aradığında sorup durmuyor muydu? Yarından tezi yok arar bildirirdi Özer’e. On gün içinde de Antalya’ya taşınır olur biterdi. Evi de ya kiraya verir, ya da uygun alıcısı çıkarsa satardı. Bu konuda aceleci davranmak olmazdı., taşındıktan sonra karar vermek en sağlıklısıydı. Aldığı kararlarla rahatlamıştı. Biraz çabaladıktan sonra uyudu kaldı.

            Sabah erkenden uyandı. Gülender’le birlikte kahvaltı yapıp çıktılar. Gülender’i anaokuluna bıraktıktan sonra işyerine geçti. Duru bir İzmir sabahıydı. Tek tük bulut parçaları birazdan silinip gidecekmiş izlenimi veriyordu. Denizden esen rüzgar, tatlı bir serinlik kentin arasına yayılıp ağaçların yapraklarını kıpırdatıyor, kentin gürültüsüne karışıp yitiyordu.

            Ali bey daha gelmemişti, sekreter kız ortalığı derlemiş toplamış büroya bir iç rahatlığı kazandırmıştı. Saygılı bir kızcağızdı. Ali Bey’in ablasının kızıymış. Dayısını çok seviyordu. Ali Bey’de o nu severdi. Bütün bunlara karşın kızcağız işini bir gün olsun savsaklayıp aksatmamıştı. Nermin bir yandan da Açık Öğretim Fakültesi’nde eğitimini sürdürdüğü için boş zamanlarında sürekli ders çalışırdı. Nermin kahvesini biraz önce getirmiş işinin başına geri dönmüştü. Seval, daha kahvesinden bir iki yudum almamıştı ki, Ali Bey yüzünden eksik etmediği gülümsemesiyle “günaydın” diyerek içeri girdi. Seval, bu adamı bugüne dek bir gün olsun asık bir yüzle görmüş değildi. İşlerin iyi gitmiyor olması da bu adam da bir değişikliğe yol açmamıştı.

            Salt bu yüzden, Seval’in kararını Ali Bey’e açması oldukça zor oldu. Seval ilk kez Ali Bey’in yüzünün bulutlandığına tanık oluyordu. Ali Bey neler söylemedi neler. “Yoksa farkına varmadan kendisini kıracak bir davranışta mı bulunmuştu? Ücretini mi az buluyordu? İş dışında bir olumsuzluk mu yaşamıştı? Neydi Allah aşkına neydi benim bilmediğim” diyor, başka bir şey demiyordu.işlerin kötü gitmesinden kaynaklı ise, aç mezar yoktu ya? İyi kötü bir çorba kaynıyordu, o nu da paylaşıyorlardı. “Hem ben Mesut’a ne derim” diyerek, Mesut’tan sanki sağmış gibi söz ediyordu.

            “Hiç biri değil” dedi Seval. Böylesi daha iyi olacak inan, diye uzun uzun açıklamalarda bulundu. Sonunda Ali Bey’in içi rahat etmediyse de daha fazla direnemedi. Bornova’ya gideceğini söyleyerek çıktı.

            Seval, işyerinden Özer’i aradı, Özer daha gelmemişti. Sekreter kız ısrarla bir diyeceği olup olmadığını sordu. “Özer bey birazdan burada olur, gelince arasın mı” diye sordu. Seval’in kim olduğunu bildiği için anlaşılan patronunun kızacağı bir şey yapmak istemiyordu. Seval, kızcağızı rahatlatmak için bir sürü dil dökmek zorunda kaldı. Baktı olmayacak;

            “Ben sonra ararım” deyip, telefonu kapattı.

            Özer’in araması uzun sürmedi. Sesi başlangıçta epey kaygılıydı. “Yoksa Gülender’e bir şey mi olmuştu?” durumu açıklamak için Seval’e küçük bir fırsat bile vermiyordu. Sonunda nasıl olduysa söz sırası Seval’e geldi de, aldığı kararı açıklayabildi.

            “Ben bir karara vardım…”

            Özer’in nefes alışı bile duyulmuyordu. Durumu kavrayan Seval, Özer’i daha fazla bekletmenin iyi olmayacağını anladı. Kısaca;

            “Antalya’ya taşınıyorum” dedi.

            Özer, bir “Allah be!” çekti ki, Mısır’ın sağır sultanı bile duydu. Seval, almacı kulaklarından uzaklaştırmasaydı kesin kulağının zarı patlayabilirdi. Özer, bir yandan da sekreter kıza; “anamı ara! Babamı ara! Ablamı ara!” deyip duruyordu. Özer’e kalsa hemen arabaya atlayıp gelecekti. Üç gün sonra gelmeye zor ikna etti.

            ………..

            Gülender’in anaokulunda her zamankinden farklı davrandığı Yeşim öğretmenin gözünden kaçmadıysa da hiç sesini çıkarmadı. Gülender çocuk, daha önce hep deniz, kuşlar, ağaçlar, evler, ip atlayan çocuk resimleri çizer, arkasından da bir güzel boyardı. Şimdiyse koskoca resim kağıdının tam ortasına uzun boylu bir adamla el ele küçük bir kız çocuğu resmi çizmişti. Üstelik uzun boylu adamın yüzü yoktu. Gülender çocuk yüz yerine bir yuvarlak çizmiş, yuvarlağın içini de küçük noktalarla doldurmuştu.

            Gülender çocuk, evde asılı duran babasının fotoğrafına uzun uzun bakmış, görüntüyü kafasının içine yerleştirmek için az uğraşmamıştı. Gece uykusunda babasının yüzünü bulup çıkarmakla kalmamış, babasıyla yorgunluktan dili bir karış dışarı çıkıncaya kadar gezip tozmuşlardı. Deniz kıyısında yürümüşler, dondurma almışlar, lokanta da yemek bile yemişlerdi. Her yanı renkli camlarla kapatılmış bir yere daha gitmişlerdi ama burası nasıl bir yer bir türlü anımsayamıyordu. Sabah uyanınca gördüklerini annesine anlatmak istemişse de, babasının yüzü kafasından silinip gittiği için bu düşüncesinden vazgeçmişti.

            Babasının yüzünü bulup çıkarmak için öğleden sonra da uğraşını sürdürdü. İyice bunalmıştı. Ağlaması an meselesiydi. Tam içi dolup gelmişti ki, hiç beklemediği bir şey olmuştu. Küçücük bir serçe penceresinin dış pervazına konmuş bir yandan kanatlarını çırpıp dururken, öte yandan da gagasıyla pervaza vurup duruyordu. Olanlar göz açıp kapayıncaya kadar kısa bir sürede oldu. Artık Gülender çocuk babasının yüzünü görebiliyordu. İşte babasının elinde bir kuş kafesiyle karşısında gülümseyerek duruyordu. İki sarı kuş, kafesin içinde bir aşağı bir yukarı inip inip çıkıyorlardı. Babası bu kuşları Gülender’e almıştı. “Bu kuşlar senin” diyordu. Baba kız hemen kuşlara bir isim bulmaya kalkışmışlar, bir türlü beğendikleri bir isim bulup koyamamışlardı. Eğer annenin yardımı olmasaydı belki de kuşlar isimsiz kalacaktı. Anne; “şu küçük olanına inci, daha büyük olanına da boncuk diyelim” demişti. Kuşların adı; inci ve boncuk kalmıştı. Zamanla isimlerini bile öğrenmişler, çağırdıklarında kafesin önüne gelir olmuşlardı. Gülender kuşlarını çok sever, sürekli onlarla usanmadan konuşur dururdu. Zaman zaman kafeslerinden çıkarıldıklarında salonun içinde şöyle bir uçarlar, arkasından da Gülender’in omzuna sonra da elinin üstüne konarlardı. Kuşların bu hareketlerinden zaman zaman tedirginlik duyan Gülender’e annesi; “sen onlara aldırma, onlar senin birini diğerinden daha çok sevdiğini sanarak kıskanıyorlar” derdi. Gülender çocuksa ikisinin de eşit olarak sevdiğini göstermek için ne çok çaba harcardı.

            Gülender çocuk bu anı kaçırmadı. Resim kartonuna hemen uzun boylu bir adam resmi çizdi. Adamın elinde bir kafes, kafesin içinde de iki küçük kuş vardı. Küçük bir kız çocuğu da adama bakıyordu. Anne biraz uzaktaydı. Boya kalemleriyle bir güzel boyadıktan sonra çantasına yerleştirdi. Yeşim öğretmen Gülender çocuğun işine hiç karışmadı. Sadece geçerken resme bir göz attı. Ağlamaklı oldu, gidip yerine oturdu. Bir süre öyle kaldı. Yeşim öğretmen Gülender’in babasının başına gelenleri biliyordu.

            Gülender çocuk, gözlerini yumdu açtı, yumdu açtı. Babasının yüzünün silinmediğine çok sevinmişti. Aynı hareketi sayısız kez denedi. Annesi kendisini almaya geldikten eve varıncaya kadar bu durumu sürdürdü. Evde çantasından çıkardığı resmi annesine gösterdi ve dün olup bitenleri, gece gördüğü düşü, babasının yüzünü unutuşunu, yüzsüz çizdiği resmi, pencereye konan serçeyi, babasının yüzünü görüşünü, eve getirdiği kuşları bir bir anlattı. Boyadığı resmi göstererek, “bu resim de o işte” dedi.

            Anne kendini tutamamıştı. Üstelik Gülender’i bağrına basmış öyle ağlıyordu. Bugüne kadar kendisini nasıl baskılamışsa şaşıp kalmış, konuşmalı ağıdını iyice halden kılıktan çıkıncaya kadar sürdürmüştü. Annesini ilk kez böyle gören Gülender çocuk, önce korkmuş, daha sonra da annesiyle birlikte ünlen ağlamıştı.

            …………….

            Özer, üç gün sonra sabah erkenden geldi. Son hazırlıkları da tamamladıktan sonra evin eşyalarını bir taşıma şirketinden kiralanan kamyona yerleştirdiler. Sevda, evin dip bucağını bir kez daha gezdi. Pencerelerin kapalı olup olmadıklarını birer birer yokladı. Üçüncü katın körfeze bakan penceresinden körfezin dört bir tarafına iyice baktı. Kendiliğinden boşalan göz yaşlarını çantasından çıkardığı mendille kuruladı. Banyoya indi, kızaran burnuna yüzüne su serpti. Ağladığı anlaşılmasın diye yüzüne çok hafif bir allık sürdü. Sokağın demir kapısını kilitledi. Uğurlamaya gelen tanıdık komşularıyla birer birer vedalaştı. Ali Bey’le de vedalaşmak ve anahtarı vermek için elini uzattıysa da anahtarı aldı, “sizi İzmir çıkışına kadar uğurlayacağım” diyerek vedalaşmadı. Sevda artık kendini tutamıyordu. Aynı hüzünlü sahne bir kez daha İzmir çıkışında Ali Bey’le de yaşandı.

            Antalya’ya vardıklarında saat gecenin on biriydi. Aile yakınlarının hepsi evde onları bekliyordu. Sevinç ve hüzün iç içeydi. Gülender çocuğu biri bırakıyor diğeri kucaklıyordu. Yattıklarında saat ikiydi. Gülender çoktan uyumuştu. Sevda, yorgunluktan olacak hemen dalıp gitti. Ertesi gün gelen eşyalar hemen yakında tutulan daireye yerleştirildi. Sevda yorulmasın diye hiçbir şeye dokundurulmadı. İşyerine de arada sırada uğradı. Yaşamında ilk kez uzun bir tatil yaptı. Pazar günleri Antalya’nın ilçelerini birer birer dolaştılar. Bir Pazar Fethiye’ye kadar gittiler. Ölü deniz de denize girip tekneyle kıyı gezisine çıktılar. Kalkan’da yemek yedikten sonra alabalık almak için Toroslar’a bir köye çıkıp döndüler. Sevda yapıların içinden akan suya hayran kaldı.

            Okulların açıldığı gün, ailenin bütün üyeleri Gülender’le birlikte okuldaydı. Gülender’i okula bırakıp döndüklerinde hiç kimse kendini tutamadı. Dede ikinci dersten itibaren okul önünde beklemeye başladı. Dede torun bir birlerini çok sevdi. Gülender çocuk babasının yüzün bir daha hiç unutmadı. Yaptığı resmin içine dedesini, baba annesini, halasını, halasının oğlunu ve kızını, halasının kocası Murat amcayı, babasına çok benzeyen Özer amcasını da yerleştirdi. Artık Gülender çocuğun geniş bir ailesi vardı…


OLMAZI BAŞARMAK VARDIR YA…

DÜNYA EN BÜYÜK OLAYINI YAŞIYORDU.

 

  En büyük ütopya gerçek oluyordu. İşçilerin ve emekçilerin yumrukları birer balyoz gibi sıkılmış, sömürünün tepesine iniyordu.

  Çığ gibi bir kitle dünyanın sonsuz iktidarına yürüyordu.

   İşçi sınıfı ve onun silahı olan çelik gibi partisi amansızca, düşmanını önüne katmış tarihin çöp sepetine atmak için yürüyordu. Artık insanın emeği sömürülmeyecek, insanlar göğsünde bombalar patlamayacak, insanın insana kulluğu sona erecekti. Özgürlük ve kurtuluş düşüncesi artık tüm dünyaya yayılacak, bütün ülkelerde insanlık kurtuluş için bir bir bilinçlenerek, iktidara doğru yürümek için örgütleniyordu. Amaç   SOSYALİZM ve HÜRRİYET ti. Amaç mutlu bir gelecek amaç bir daha geri dönmemecesine insanca yaşamaktı.

 

  Ekim devriminin ustalarından, işçi sınıfının bilimsel olarak öğretisini yazan büyük usta MARX ın dediği oluyordu. Yine katkıları ile ENGELS in istediği oluyordu. Bilimin hayata geçirilmesi için bir partiye ihtiyaç olduğunu bilen LENİN devrimi partinin mücadelesi ile gerçekleştirdi. Yine dünyada ülkelerin dışına çıkarak sömürüyü amansızca sürdürmek isteyen sermayenin adını yani EMPERYALİZM in ne demek olduğunu bize LENİN öğretiyordu. Ve artık dünya sosyalizmi yaşıyordu. Emperyalist sistem üzerine gelen bu çığı durdurabilmek için her türlü aşağılık oyuna baş vurdu. Daha da yetmedi sosyalizmi yenmek için Savaşa başvurdu, neyi var neyi yok hem dışarıdan hem içeriden saldırdı. Ancak bilimin ve sosyalizmin usta savaşçısı STALİN bununda üstesinden gelerek, dışarıdaki ve içerideki düşmanlarına gereken dersi verdi. Birçok ülkede sosyalizm birer birer yaşama geçmeye başladı.

    Biz bu günü unutmadık, bu savaşımın sonunda tüm insanlığın özgürleşeceğini çok iyi biliyoruz.        Tüm dünyada birbir sosyalizme geçerek sonucunda sınıfsız ve sömürüsüz bir  yaşamın olacağını biliyoruz. Fakat bu geleceğin kendi kendine gelmesinin çok geç olacağını, bunun yerine bilinçli bir mücadele ile daha çok acı yaşanmadan hedefe en kısa yoldan gidilmelidir.

   Yakın zamanda olup bitenler, sosyalist sistemdeki kan kaybı ve sosyalist ülkelerde tekrar kapitalizme geçmeler, işçi sınıfı biliminin ve mücadelesinin yalan olduğu uydurmalarına inanarak bir daha sosyalizmin yaşanamayacağı zannedilmesin. Bu inanç bu gerçeklik başta ülkemiz olmak üzere bütün ülkelerde sosyalizm zaferle sonuçlanacaktır. Bu gerçeklik güneşin var olduğu kadar açık ve doğrudur. Sonu gelecek tek şey varsa oda kapitalizmdir.

  Sanki 89 yıl geçmemiş, bu güzel çiçek bugün açmışçasına taze ve diridir. Yüreği insanlıktan atan her insanın bugünü içinde yaşaması ve bir gün kendisinin yaşaması inancı ile durmadan, yılmadan bilinçlenmeli ve savaşım vermelidir. 

   Büyük ekim devriminin açtığı yolda yılmadan kararlıca yürüyoruz.

 


 

   DÜNÜMÜZ, BU GÜNÜMÜZ,YARINIMIZ

   HEDEF SOSYALİZM ve HÜRRİYET       

   Özgün ve Özlü Şair Cemal Süreyya

    Mehmet AYDIN

Şair ve denemeci Cemal Süreyya Seber, 1931 yılında Erzincan ‘da doğmuş , 9 Ocak 1990’da İstanbul’da ölmüştür. Daha küçük yaştayken annesi ölünce, babası Hüseyin Seber Bey, eve Esma adlı bir üveye anne getirmiş, ondan kız kardeşleri çok işkence görmüşlerdir. Kendisi ise, o sırada yatılı okulda bulunduğundan, üvey anne eziyetlerinden uzak kalmıştır. 

            Cemal Süreyya ,1950’de Haydarpaşa Lisesi’ni, 1954 yılında Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdi. Öğreniminden sonra Maliye Bakanlığı’nda müfettiş olarak çalıştı. Bir süre görevinden ayrılarak, Papirüs dergisini (1960-61, 1966-70) çıkardı. Arkadan, Ankara’da gene eski işine döndü. Bir ara İstanbul’da 1975-76 yıllarında Darphane Müdürlüğü yaptı ve kendini salt yazın çalışmalarına vermek için emekli oldu.

            O, görevleri sırasında ve emekli olduktan sonra şiir, eleştiri, çeviri, deneme ve günce alanlarında sürekli ürünler verdi. Oluşum dergisinin sanat sayfası düzenleyiciliği ve Türkiye Yazıları’nın iki yıl yönetmenliğini üstlendi. Türk Dil Kurumu Yazı Kurulu’nda bir süre görev yaptı. Ürünlerini Mülkiye, Yeditepe, Şairler  Yaprağı, Gergedan, Evrim, Yazko Edebiyat, Milliyet Sanat, Soyut, Aydınlık , Somut, Ulus, Pazar Postası, Papirüs, Yeni Dergi, yusufçuk, Hürgün,Şiir Atı, Gökyüzü, Bravo, Saçak, Yeni Yaprak, Türkiye Yazıları, Hürriyet Gösteri ve 2000’e Doğru dergilerinde yayımlandı. 1980’de Papirüs dergisini üçüncü kez çıkardı. Kimi ürünleri için Osman Mazlum ve Osman Fazıl takma adlarını kullandı.

            Ne yazık ki değerli şair, çok erken yaşta öldü.

Cemal Süreyya edebiyat ortamına 1947-1950 yılları arasında daha Haydarpaşa Lisesin’de öğrenciyken aruzla yazdığı bir takım şiiriyle girdi. Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde üçüncü sınıftaki öğrenciliği sırasında Kazgan adlı bir dergi çıkardı. “Şarkısı Beyaz” adlı ilk serbest ölçekli şiirini 1953’te Mülkiye dergisinde yayımladı. Onunu, başlangıçta. Türk şairlerinden dergisinde yayımladı. Onun, başlangıçta Türk şairlerinden dergisinden Fazıl Hüsnü Dağlarca ve M. Cevdet Anday’dan ; Fransız şairlerinden Max Jacob, Apollinaire, Rimeaud, ve Aragon’dan az çok etkilendiği görülür. Daha sonra o, Batı şiirini , Türk şiirini , güncel şiiri derinlemesine inceleyip harmanlayarak, özgün ve bütünsel bir biçeme ulaşmıştır. Hem Türkçe’ye hem de şiir diline büyük çapta gönül verir. Klasik anlayışla, İkinci Yeni akımını dengeli olarak tutar. Şiirlerinde toplumsallık ve toplumculuğa yer vermişse de  bu tavrını pek öne çıkarmadan genel sorunlar bağlamında kapalı ve dolaylı olarak belirtir. Devri sorunlar bağlamında kapalı ve dolaylı olarak belirtir. Devrinin özellikle en çok şiirde yaratılmasından yanadır. Çünkü devrimin asıl sorunlarının, devrimden sonra ortaya çıkacağını savlar.

            Cemal Süreyya şiirlerinde izlek olarak başta erotizm olarak üzere insanı, tarihi, yurt sevgisini, ölümü, kendi özlemlerini, kadınlığın Pornoya düşmeden bütün tensel ve cinsel sorunlarını, Türk dili ve kültür olaylarını incelikle ve çok boyutlu olarak işlemiştir. Özelikle kadının boyun, göz, bacak, omuz, ağız,dudak,meme, kalça gibi tüm organlarına şiirsel bir duyarlıkla derinlik kazandırır. Kadınlar arasında sınıf ayrımı gözetmeden güzel konuşan aydın kadına, işçi ve yaşam kadınına özdeş eğilimle yaklaşır. Toplumsal sağduyu yerine, bireysel bir etik öngörür. Bütün  uğraşılarında yaşamın değiştirilmesine çalışır. Folkloru ve bürokratik yönsemeleri, şiirden tümüyle uzak tutar.

            Sanatçı, anlam ve şiirsel dil yönünden dize sürekliliğine ağırlık verir. Temel yapıyı bozmadan

şaşırtma öğesini kullanır. Onun şiirlerinde özgün imge ve görüntüler yanında yatay gelişme yerine, daha çok dikey gelişme vardır. Kendisi duygularını denetleyerek, onların sürekli gelişmelerini sağlar. Nesneleri soyutlayıp öne çıkarırken, hep asıllarının özünü gün ışığına çıkarmamaya uğraşır. Evrenini ve varlıkların yazınsal palanda genişletilmesi ve çoğaltılmasını ister. Sık sık cinsel imgelere yer vererek, daha çok aşk konusunda yoğunlaşır . Şiirlerine yumuşak bir humour’u da sokmaktan geri kalmaz Bütün ağırlığını biçime ve biçeme vermiştir.

            Cemal Süreyya, şiirin kültür kaynaklarından asla kopmamasını ister. Estetik zenginlik ve çarpıcılık sağlamak için dolayımlı, devrik ve çok anlamlı söyleyişlerden yararlanır. Tek sesten çok sese uzanmışken, aliterasyonlara ve uzak çağrışımlara yer verir. Varlıklar arasında türlü uzak çağrışımlara yer verir. Varlıklar arasında türlü değiştirimler yapar. Şiirlerinin içeriğine uygun biçimleri de birlikte getirmiştir. Şiirin bağımsızlığı ve estetiği uğruna , kimi zaman düşüncelerinden özveride bulunur. Şiirlerini kurarken acı, sevinç, sitem, küskünlük, kıskançlık, mutluluk ve çılgınlık gibi duyguları bir arada dile getirir. Her türlü önyargı ve yerleşik değerlere kuşkuyla bakar. Giderek onlara kimi yerde başkaldırıcı bir tavır da takınır. Denemelerini ise zaman zaman dil ve yazın planından düşün ve politika planına kaydırır.

            Ona göre şiir, hem görünür gerçeğin hem de iç yaşamın dışa vurumudur.Bir kavram olarak hoşgörü bile bir özgürlük araştırması, bilinçli bir seçme işi sayılır. Nitekim onun anlamı tek çizgili olmayıp anlayışlı davranmak, kabul etmek, bağışlamak, katlanmak ve işi çekimserliğe vurmak gibi ayrıntılı bir bakışla açımlanır.

            Öte yandan o, ülkemizde bir aydın tipinden söz ederken, onların varlıklı birer aile çocukları olduklarını belirtir. Ne var ki onlar, yabancı yapıtlara koşullanmışlardır. Camus, Faulkner, Kafka, Alain Robbe Grillet’yi kendi dillerinden okudukları halde, Türk edebiyatını izlemediklerini söyler. Şiir ve öykünün organı olarak kitabı, eleştiri ve denemenin organı olarak da dergiyi önemli sayar. Dergileri ise edebiyatın laboratuarları kabul eder. Onun için şiir, tümüyle dil işidir. Ancak Cemal Süreya, şiirlerini genelde, öykülemelerle yapılandırır. Fakat onları şiire ustaca yedirir.

 Kaynakça :

1.Şairlerden İzler, Mehmet AYDIN, Repta Yayınları ,Bursa, 1993

2.Cemal Süreyya, Üstü Kalsın, Ed.D.Y. Ankara 2000

3. Şairin Kanı, Ahmet Oktay, YKY, İstanbul ,2001

 

…………Şiirinden Seçmeler…………….

Gül

Gülün tam ortasında ağlıyorum

Her akşam sokak ortasında öldükçe

Önümü arkamı bilmiyorum

Azaldığın duyup duyup karanlıkta

Beni ayakta tutan gözlerinin

 

Ellerini alıyorum sabaha kadar seviyorum

Ellerin beyaz tekrar beyaz tekrar beyaz

Ellerinin bu kadar beyaz olmasından                            

                                                 /korkuyorum

İstasyon tiren oluyor biraz

Ben bazen istasyonu bulamayan bir        

                                                         /adamım

 

Gülü alıyorum yüzüme sürüyorum

Her nasılsa sokağa düşmüş

Kolumu kanadımı kırıyorum

Bir kan oluyor bir kıyamet bir çalgı

Ve zurnanın ucunda yepyeni bir çingene

    

                                       Cemal SÜREYYA

…………………………………………………

 

Dilekçe

                  

                    Sokağımsan

Ben anahtarı çevirdiğim zaman

Kapanan evin kapısı değil,

Senin kapın olsun açılan.

                    Adresimsen,

Mektuplarım doğru dürüst gelsin;

İki kişi telefonla konuşurken

Olmayalım hemen üçüncü kişi.

                   Kentimsen.

Başka kentler de girsin araya;

Daha bir sevinçle katılayım,

                  Şenliğimsen.

Her şeyi yaz, tarihimsen,

                   Ama her şeyi;

                  Dilimsen,

                  Sen de koru biraz dilliğini.

      Düşüncemsen,

Kızkardeşim pencereyi açsın;

Sorguçlu bir ışık aracılığıyla

Günyenisi dolsun içeri .

Uzat saçlarını Frigya,

                  Yarimsen,

                        Yurdumsan,

                                Söz ver Anadolu!

Cemal SÜREYYA

 


   GÜNE YENİK BAŞLIYORUZ

 

Bomba sesiyle açtım gözümü dünyaya

Tel Zaatar’da topun açtığı çukurda

İlk duyduğum

Şeytani uluması mermilerin

Onun için ağladım doğar doğmaz

Ölüm müjdecisi bir şarapnel yarası

O günlerden çocukluk hatırası

Boş kovanlar oldu oyuncağım

Ninniler dinleyip masala doyamadım

Kökümü kopardılar topraktan

Meyveye duramadım

Yürümeden öğrendim yurtsuzluğu

Süt isterken “zafer” dedim

Mama isterken “devrim”

“Zafere kadar devrim” dir adım

Yurtsuzluğum zafere vurgunluktu

“İntifada” tatlı bir yorgunluk

Vatansa uzun bir ağıt Filistin’de

Bense bilenmiş hançerim düşmana inat

Düşman bıçağıyım dostun elinde

Düşman her gün yeniden yıkıyor evimi

Sizleri ıslatan yağmur yok burada

Burada mermi yağar gökten

Sizleri ısıtan güneş yakıyor beni

 

Bağışlanan hayatın dibi burası

Ayaklanmasını öğütlesek de

Açılamıyor uyuşan kanatlarımız

Kar yağıyor unutkanlığımızın üstüne

Boş geçmeyen gecelerin üstüne

Ve hep sonradan

Yine yenik başlıyoruz güne

Hakim olamıyoruz zamana

Gerçek özgürlük vaat ediyor

Sadece kendi sesimiz bize

Tek silahımız canımız

Kaç kere vuruluruz bir günde duyar mısınız?

                               Hürdoğan AYDOĞDU

 


               İZ – DÜŞÜM

 

Yarmak

Bu yalancı kuşatmaları

Ve

Varmak,

Düşlerin sur nefeslerine

 

Ağırdan seğiren gecede

Uzanmak,

Aşk dillerine

 

Kuşanmak,

Dirilten bakışları

Ve

Bir sal kurmak esenlik rüzgarlarından

 

Yitmek,

Ateş gülleri uygarlığında

Düşüm…

Şiir sancılı bir iz düşüm.

  Aleda

 


ANADOLU’DA ÜTOPİK TOPLUMCULUĞUN (SOSYALİZMİN) KÖKENLERİ

(İSLAM TASAVVUFUNDA DİYALEKTİK) - VIII

 A. Işıl GÖKÇE- Mehmet ÖZGÜR

 

“Oyunu oynayan Tanrı, bizlerse dama taşı!

İşin doğrusu bu, gerisi laf-ı güzaf.

Onun için dünya dama tahtası, bizler birer oyuncak,

Bıkar sonunda, salıverir hiçliğin kuyusuna!”

 

Ömer Hayyam

 

            İslam tarihinde 'büyük kırılma'nın yaşandığı  hilafet kavgası sonrasında  Hz. Ali ve oğullarının uğradığı saldırılar  Batıni akımların hızla Hz. Ali çevresinde örgütlenmesini sağladı.İslamın ilk yıllarında aksine Hz. Ali zorla Müslüman yapılan halklarca pek sevilmeyen bir kişilikti. Arap yarımadasının dışındaki toprakların (Irak’tan Afganistan ve Hindistan’a kadar)  bir çoğunun alınmasında komutan olarak görev yapmıştı.Hz. Ömer'in hilafeti sırasında İslam orduları tarafından fethedildiğinde Mısır'da çok dinli bir hayat vardı. Hıristiyanlar ve Yahudiler güçlüydüler, ama çoğunluk pagan inancı benimsemişti. Müslümanlar putperest kâfirliğin kaynağı gördükleri Osiris Mabedi'ni yerle bir ettikleri gibi İskenderiye Felsefe Okulu'nun kaynaklarının toplandığı İskenderiye Kütüphanesi'ni de yaktılar. Bu Osiris Rahipleri geçmiş kadim Mu Uygarlığının pagan  bilgilerini saklıyorlardı. Mu uygarlığının en büyük kolonileri  Mısır, Hint ve Uygur İmparatorluklarıydı. Osiris rahiplerinin baskı altında kendi inançlarını koruma şansları yoktu. Müslümanlığı kabullendiler ve Kudüs'e göçtüler. Bu rahipler görünüşte inançlı Müslümanlardı. Ama içlerindeki öfke dolayısıyla halife Ömer'e muhalefet eden Hz. Ali taraftarlarından yana tavır almakta gecikmediler. Bir yandan da Allah'a tapınma yerine 'Tanrı-Kâinat-İnsan' üçlemesine ibadete dayanan tasavvufi bir hareketi başlattılar.Sünni Müslümanlara göre bu düşünce 'sapıklık'tı, ama ellerinden bir şey gelmedi. Zira karşı çıktıkları insanlar, Peygamber'in damadı Hz. Ali'nin safındaydılar. Bu inanış Arapların 'kılıç zoruyla' Müslümanlaştırdığı halklar arasında hızla yayıldı. Eski Osiris rahibi olan yeni Müslüman ulema 'Kur'an'da Allah'ın sıfatlarından biri Alim'dir. Dolayısıyla Allah'a en yakın kişiler alimlerdir' diyerek kendilerine kalkan bulduktan sonra özellikle baskıcı Emevi siyasetinden yaka silken insanların tepkisini yönlendirerek İmam Cafer Sadık'ın oğlu İsmail'in imamlığında Karmatiler cemaatini oluşturdular. İsmailiye bu cemaate verilen ad oldu. Bu topluluk kendileri aynı zamanda Hz. Muhammed'in okuryazarlığı ve matematiğe merakıyla ünlenen kızı, Hz. Ali'nin eşi Fatma'yla özdeşleştirerek 'Fatımi' sanını kullanır oldu.

           Karmati Devleti

            Açıkladıkları hedef 'Gerçek akıl devletini, kardeşliğe ve eşitliğe dayanan cumhuriyeti' kurmaktı. 760'ta İmam İsmail'in ölümünden sonra 7 dereceli inisiasyona göre gizli bir örgüt haline geldi İsmailiye. İlk İsmailiye devleti 874'te Hamat Karmat tarafından İran Körfezi'nde kuruldu. 1.5 asır süren bu siyasi yapı bugünkü terminolojiyi kullanarak söyleyecek olursak 'laikti' ve Karmatiler adı verilen bir meclis tarafından yönetiliyordu.929'da Mekke'yi işgal ettiler ve Kâbe'nin duvarına gömülü 'Hacer-ül Esved'i söküp başkentleri Lasha'ya götürdüler. Abbasi hilafeti cuma günleri adlarına hutbe okuması dahil birçok teokratik ayrıcalığından vazgeçti. Karmatiler, namaz, oruç hac gibi ibadetleri kaldırdıklarını açıkladılar. 909'da Mısır'da da bu inancın uzantısı olarak Fatımi Devleti kuruldu. Fatımiler Mısır'da pramitleri yapan ustalara izafeten 'izciler' manasında Fütüvve teşkilatını kurdular. Bu organizasyon sanatkâr kişileri çatısı adlında toplamanın ötesinde askeri güçtü. İsmailiye'de ketumiyet yani sır saklamak esastı. Yemin, işkence altında dahi bozulamazdı. İmam tanrının yer yüzündeki yansımasıydı ve Şeyh-el Cebel (tabiatın şeyhi)'di. Her şey 7'li bir sisteme göre şekillendirilmişti. Gökler 7 kat, dini yükseliş kademelenmesi 7 kattı.

İntihar Cehennemden Kaçış

            İsmailiye inancına göre 6. dereceye yükselmiş kişiler ölümleri halinde ebedi ışık olan Allah'la bütünleşebiliyorlar, ama daha alt derecelerdeki müritler bu dereceye yükselene kadar birkaç defa daha bedenlenerek dünyaya gelmek zorunda kalıyor. Dolayısıyla daha iyi bir hayat için canından vazgeçmek bir İsmailiye inançlısı için ancak özenilecek bir şey. Bu inanca akıl erdirilemediği için Sünni Müslümanlar insanın ölüme gitmesi için ancak aklını başından alan bir uyuşturucu kullanmış olması gerektiği düşüncesiyle cemaat mensuplarının eylemden önce haşhaş içtiğine hükmettiler ve topluluğu Haşhaşin diye anmaya başladılar. Oysa İsmailiye öğretisinde ruhun gövdede bulunduğu süre içinde yapılanlardan sorumlu olduğunu, bedenden kurtulmakla günahtan kurtuluş sağlandığı düşüncesi işlenmekteydi. İsmailiye'nin yedi basamağı şöyleydi: Mümin (İslamiyetin şeriat kurallarının öğretildiği kademe) Mükellef (İslam dışındaki dinlerin de öğretiye katıldığı, tüm dünlerin aslında aynı hedefe yöneldiğinin anlatıldığı kademe) Dai (Sır saklama ve ketumiyetin öğretilip sınamanın yapıldığı mertebe) Daii Ekber (Baba diye de anılan bu kademedekilere tarikatın gerçek sırlarının verilmeye başladığı düşünülebilir) Zu Massa (Yudum emenler manasına gelen bu kademede tarikat sırrının özeti olan tüm dinlerin gerçeğe ulaşmakta yetersiz olduğu bilgisi verilirdi) Hüccet (Bir İsmailiye'nin ulaşabileceği en yüksek kademe buydu ve bu kademeye gelen kişi dini bütün yükümlülüklerden kurtulmuş sayılırdı) Şeyh el Cebel (Bu kademe tanrısal özelliklerin kazanıldığı son noktaydı).  

Hasan Sabbah ve Nizari İslam Devleti

            İsmaililerin  Seyyidina Hasan bin Sabbah diye çağırdıkları Hasan Sabbah (Ali oğlu Muhammed oğlu Cafer oğlu el-Huseyin oğlu Muhammed oğlu el-Sabbah, el-Himyari) Kum kentinde doğdu. Ataları kendisinden altı kuşak önce  Yemen’den gelip Küfe yakınlarında Himyari’de yerleşmiş. İran’a geçerek bir süre Kum’da kalan Sabbah ailesi, daha sonra Rey’de yaşamaya başlamışlar.

“Kim senin yasanı çiğnemedi ki söyle?

Günahsız bir ömrün tadı ne ki söyle

Yaptığım kötülüğü, kötülükle ödetirsen sen

Sen ile ben arasında ne fark kalır söyle”

Ömer Hayyam

Kısacası Hasan Sabbah İran’da doğup yetişmiş ,Yemen kökenli Küfeli bir Araptır. Hasan Sabbah 17 yaşına kadar On iki İmamcı Şii eğitimi almış. Ancak on yedisinde dai Amir Darrin’den el alıp,  İsmaili davasına katılmıştı. İsmaili davası üzerinde, propagandistler tarafından  birçok kitaplar okutulup, eğitim derecelerinden geçirildikten sonra İmam Cafer oğlu İsmail’in  İmamlığının ve onun ardıllarının yasallığına inandırılmış. Böylelikle Fatimi İsmaili davasınına kazanılmıştı. Mustansır üzerine ‘ahd (ikrar, yemin) töreninden’ geçerek, onun zamanın İmamı olduğunu kabul edip İsmailizmi kucaklamıştı.

            1074-1075’de Rey’den Isfahan’a gitti. Burası İran İsmaililerinin dava merkeziydi. Sonuçta  Hasan Sabbah,  1076-1077 yılında Muayyad hala Kahire baş daisi iken, Isfahan’dan Mısır’a gitmek üzere yola çıkıyor. Abdul Malik el-Attaş’ın  izniyle önce Azerbaycan’a uğruyor. Oradan güneye dönerek Mayyafarikin’e (Diyarbakır’ın Silvan ilçesi) geliyor. Burada Sünni ulemanın otoritesini reddederek İslam dinini yorumlarken, İmamın istisnasız haklılığını ispatlayan tartışmalara girişti. Bunun üzerine Hasan kentin Sünni kadısı tarafından kovulunca, Musul’a  indi. Sonra Suriye’de Şam’a doğru ilerledi. Ancak Mısır’a giden kervan yolunu, Fatimilere karşı savaş açmış olan Suriye Selçuklu emiri Atsız’ın askeri operasyonları yüzünden kapatılmış buldu. Bunun üzerine deniz kıyısına indi. Beyrut, Sidon, Tyre, Acre (Akka) ve Caesara’ya uğrayan bir yelkenliyle  1078 Ağustos’unda Kahire’ye ulaştı. Orada Fatimi yüksek rütbeli görevliler tarafından karşılandı. Önce Kahire’de, daha sonra İskenderiye’de kaldığı üç yıl Mısır’da Hasan’ın eylem ve deneyimleri hakkında fazla bir şey bilinmiyor. Ancak Fatımi İmamı El-Mustansir’i göremediği biliniyor.

            Raşidüddin ve Cuveyni tarafından kullanılmış Nizari kaynaklarına göre, Hasan Mısır’da Nizar’ı desteklediğinden dolayı, güçlü iktidara sahip olan Ermeni kökenli vezir Bedr el Cemali’nin kıskançlığına uğradı. İbn el-Esir  ise, el-Mustansir’in şahsen Hasan’a, halefinin Nizar olacağı sırrını açıkladığını yazmaktadır. Hasan’ın Mısır’dan Kuzey Afrika’ya sürgün edildiği anlaşılıyor. Ancak yolculuk ettiği yelkenli batmışsa da, o da kurtularak Suriye’ye geçmiş. Böylece dönüş yolculuğu çok kötü koşullarda başlamış oluyordu. Sonunda Hasan Halep, Bağdat ve Kuzistan üzerinden 1081 Haziranında Isfahan’a ulaştı.

                Yaşam öyküsünden kalma bazı metin parçalarına göre, 9 yıl boyunca Hasan Sabbah İran’da İsmaili davası hizmetinde çok geniş alan içerisinde geziler yaptı. Başlangıçta Kirman ve Yezd’de İsmaililiğin propagandasına girişti. Üç yıl yaşadığı Damghan’a gitmeden önce üç ay Kuzistan’da kaldı. Hasan, Selçuklu iktidar merkezlerinin bulunduğu ülkenin (İran) batı ve orta  bölgelerinde, önündeki tüm güçlükleri yenerek başarılar kazanacaktır. İran’da hala Dailer daisi Abdul Malik al-Attaş’ın yönetiminde İsmaili davası sürdürülüyordu. Daylam dailiğine atanan Hasan Sabbah, 1087-1088’de bölgedeki o aşılmaz Alamut kalesini seçti kendi devrimi için. Damgan’daki  başlangıç üssünden, sonra Mazendaran’daki Şehriyarkuk’tan geçti, İsmail Kazvini dahil, Muhammed Cemal Razi ve Kiya Abul Kasım Larijani gibi birçok daiyi Alamut çevresinde yaşayan yerli halkı İsmaililiğe döndürmek için çeşitli bölgelere gönderdi. (1)

            Batınilik propagandasına başladı. Kuran'daki her ayetin açıkça görünen manaları dışında Batıni (saklı, gizli) anlamlar taşıdığı ve bunların ancak imamlar tarafından bilindiği esasına dayanıyordu Batınilik. Mezhebe girenler zahirde bulunan (açıktaki) bütün dini vecibelerin cahiller için olduğu; batını bilenler için namaz, oruç dahil hiçbir ibadete gerek kalmayacağı, tüm dini yasakların kaldırılmış olduğu görüşüyle tanışıyorlardı. 1090 senesinde Kahire'de El Ezher'de aldığı eğitimin ardından İran'a dönen Hasan Sabbah liderliğinde Hazar Denizi'nin güneyine yakın Alamut Kalesi'ne sığınarak  İsmailiye mezhebinin düşüncelerini korudu. Hasan Sabbah'ın taraftarlarına 'Assasins' adını vermesinin öyle sanıldığı gibi eylemden önce müritlerine haşhaş vermesi olmadığı. Çünkü bu kelime Arapçada 'Bekçiler' ya da 'Sır belçileri' anlamına geliyor. Sabah'ın 'bekçileri' yeniden doğuşa, bedenden bir an önce kurtulmak gerektiğine inanan, sınırsız itaat anlayışıyla yetiştirilmiş kimselerdi.

Daylamlı Justanid hanedanı tarafından 805 yılında kuruldu Alamut kalesi, bu hanedana Wahsudan bin Marzuban tarafından 860 yılı içinde  yaptırılmış olduğu söylenir. Bu çerçeve içinde günümüze ulaşan geleneksel söylenceye göre, bir keresinde kral av yaparken kayadan kayaya konan kartalı izlemekteymiş. Kral yörenin stratejik değerini görmüş, delinebilen en yüksek kayanın tepesi üzerinde bir kale yapmış ve Daylami lehçesindeki  aluh (kartal) ve amut (yuva) sözcüklerinden çekilen “aluh amut”, “kartal yuvası”  adını koyup, kartalına bu yerde yuva inşa etmişti. “Sergüzeşt-i Sayyidna”ya göre de , “Alamut” deyimi aluh amut (kartal yuvası) sözcüklerinden oluşur, fakat herhangi bir kartalın yuvasıdır. İbni Esir (Ö.1234) "Kamil fi't Tarikh" ( Beirut, 1975, 10th vol., p. 110) yapıtında, bir kartalın krala bu bölgeyi tanıttığı ve onu oraya götürmüş olduğuna dair bir başka söylenceden şöyle rivayet eder: Oraya “talim el akab adı verildi, bunun karşılığı Daylami lehçesinde aluh amut 'tur. Aluh sözcüğü “kartal” demektir. Amutis ise “öğretim,eğitim” anlamındaki amakhut'tan çekilir. Kazvin halkı burayı akab amukhat (Kartalın öğrettiği, eğitimi) adıyla çağırırdı. Böylece aluh amut yada akab amukhat terimi daha sonraları Alamut’a dönüştü. İranli tarihçiler ilginç bir rastlatıya dikkat çekmislerdir; Aluh Amut adı içindeki her harfe verilen Arap harflerinin sayısal değerleri toplandığında, yani ebced hesabına göre, Hasan bin Sabbah'ın Alamut'u ele geçirdiği tarih olan Hicri 483 (M.1090) rakamı çıkmaktadır. “Tarikh-i Jihangusha” (Çev. Jhon A. Boyle, Cambridge, 1958, s.719) adlı yapıtında “Alamut, diyor, boynunu yere dayayarak diz çöken bir deveye benzeyen bir dağdır”. Rudhbar bölgesindeki Kazvin’in yaklaşık 35 km. kuzeybatısında, Daylam’dadır Alamut. Uzaktan doğal görünüşüyle kule gibi yükselen büyük bir kayadır; daha fazla yan taraflarında güçlükle anlaşılabilir teraslı bayırları, fakat tepesinde geniş yapıların kurulabildiği dikkate değer düzlük alanı olan bir kocaman kaya. Dağlık arazide oluşmuş, saldırılardan kendisini  kolaylıkla koruyabilecek durumdaydı.Alamut şimdi yerel olarak, Tahran’nın 100 km. kuzeybatısına rastlar; Elburz'un en yüksek doruğunu oluşturmaktadır. Elburz sıradağları, İran’ın yüksek yaylalarını, Hazar denizinin alçak ovalarından ayırır. Alamut kalesinin yüksekliği 180m., uzunluğu 135m. ve genişliği 9 ile 37,5m. arsında değişmekte ve kısmen Elburz sıradağlarının tepeleriyle kuşatılmış durumdadır. Bugün Alamut kayalığı Kal’a-i Guzur Han olarak bilinmektedir. Hasan Sabbah’ın buraya yerleşmesi ve çok yakından ilgileriyle Alamut yeniden sağlamlaştırıldı; su ve yiyecek gereksinimi için sarnıçlar ve ambarlar yaptırıldı. Vadi içindeki tarlaları sulamak için su kanalları açıldı.Yakın kaleler ele geçirilip, stratejik noktalara kuleler dikildi. Hasan Sabbah burada büyük ekonomik ve sosyal reformlar yaptı. İsmailileri kardeşlik bağlarıyla birleştirdi. Böylece her İsmaili bireyi, kendisini topluluğun sorumlu üyesi ve onun ayrılmaz parçası hissetmeye başlamıştır.Alamut kalesinin Hasan Sabbah’ın eline geçtiği haberleri Melikşah’ın sarayına ulaşınca, başveziri  Nizamülmülk buna çok kızdı. Hemen ordu birliklerini ikiye ayırıp, birini Alamut’a gönderdi. Bu birlik kaleyi dört ay boyunca  kuşattı, ancak hiçbir sonuç alamadı. 1092 yılının ortalarında Melikşah onu başvezirlikten azledip, öldürttü ve kısa bir süre sonra kendisi de öldü.Melikşah'ın oğulları uzun süre boyunca taht kavgalarını sürdürdüler. Bu geçiş dönemi boyunca Hasan Sabbah hem İsmaili öğretisinin propagandası ve kendi durumunu güçlendirmek için altın gibi bir fırsat buldu; Rudbar, Khuz, Khosaf , Zozan, Kuain ve Tune’yi ele geçirdi. Bu dönemde Selçuk Sultanı Sancar, Horasan’dan geçen herhangi bir tüccarın dahi İsmaililere vergi vermek zorunluluğu yönünde anlaşma yapan Hasan Sabbah tarafından tehdit edilmekteydi. Diğer yandan İsmaililer yeni kaleler inşa ediyor ve propaganda bile yapmaksızın İsmaililiği kabul eden ve giderek çoğalan insanları yerleştiriyorlardı. Bu yolda güvenle ilerleyen Hasan Sabbah, İran ve Horasan’ı baştanbaşa gün ışığı gibi aydınlatmaya başladı ve Selçuk Sultanının yüksek memurları dahi İsmaili oldular.  Kısacası, Seyyidina Hasan bin Sabbah ömrü boyunca, İsmaili inancının özgürlüğü, İsmaili devletinin bağımsızlığı gibi hedeflerine ulaşmayı başardı ve kendisiyle muhalifleri arasında barış sağladı. Öyle ki, siyasal anlayışı ve akılcı becerisiyle, güçlü Selçuklu hükümetine İsmaili politikası ve kavramları için özgürlük koşulları üzerinde anlaşmayı kabul ettirdi.İran ve Horasan’da Selçuklulara üstün gelen Hasan Sabbah dikkatini Suriye ve Hindistan’a çevirdi; oraya da dai’ler gönderdi. İsmaili davet’i İran ve Suriye’ye yayıldığı gibi Hindistan’a da girmesi üzerine Seyyidina Hasan yüksek görüş ve düşüncelerini yazıya döktü. 518/1124 yılında son nefesini verinceye kadar, İsmaili inanç ve ilkelerine ilişkin yapıtını yazmayı sürdürdü.

Hasan Sabbah’ın Selçuklu Saldırılarına Karşı Alamut Savunması

 Alamut’un Hasan Sabbah tarafından alındığı haberleri Selçuklu sultanı Melikşah’ın (1063-1092) ve veziri Nizamül Mülk’ün (1018-1092) sarayına ulaştığı zaman fazlasıyla rahatsız oldular ve Hasan Sabbah’a karşı düşmanlık planı kurmaya başladılar. Melikşah bir dizi divan toplantıları yaptı ve Hasan  Sabbah’ın Selçuklu üstünlüğüne boyun eğmesini zorlayan elçilik heyetini Alamut’a gönderdi.Hasan Sabbah heyeti saygıyla kabul etti.

 

 Onlar Melikşah’ın ihtişamı ve gücünü överek, kendisinden onun üstünlüğünü kabul etmesini istedikleri zaman şunları söyledi: “ Biz İmamızdan başka birilerinin emirlerine boyun eğmeyiz. Sultanların maddi ihtişamı bizi etkileyemez.”Elçilik heyeti Alamut’tan eliboş ayrıldı. Hasan bin Sabbah onları son olarak şu sözlerle uğurlamıştı: “ Sultanınıza söyleyin, bıraksın bizi hücremizde barış içinde yaşayalım. Eğer rahatsız  edilirsek, ellerimize silahlarımızı almak zorunda kalacağız. Melikşah’ın ordusu, bu kısacık hayata hiç önem vermeyen  bizim savaşçılarımızla  çarpışacak bir ruha sahip değildir.” Böylece, Melikşah ve veziri Nizamül Mülk, iki yıl boyunca Alamut’a saldırmaya cesaret edemediler.   

Alamut’a ilk saldırı, en yakın askeri şef ve Rudhar bölgesi valisi Turun Taş’ın kumandası altındaki Selçuklu güçleri tarafından yapıldı. “Hasan bin Sabbah, çok geçmeden Alamut kalesinin sahibi oldu. Ancak zorunlu gereksinim depolarını doldurmadan önce, arkasından Selçuklu Sultanı’nın Rudhbar bölgesini ikda (fief) olarak verdiği bir Emir Turun Taş bütün çıkışları ve tedarik yollarını kesti” diye yazmaktadır. O andan itibaren kale bir tek hücumla düşürülebilirdi; Emir Turun Taş onu kuşattı, ekili tarlalarını mahvetti ve çevrede İsmaililiğe dönmüş olanların hepsini boğazladılar. Alamut’un içinde yiyecek içecek gibi zorunlu gereksinimler yetersizdi, fakat onları çok dikkatli kullanarak, kaleyi alacaklarını uman işgalcileri büyük hayal kırıklığına uğrattılar. Yine de  içeride ve dışarıda, ölümün keskin dişleri arasına itildiklerini düşünerek, bu kuşatmanın asla kırılamayacağını seyreden bazı kimseler vardı.Hasan içerdeki umutsuzlara Kahire’deki İmam Mustansır Billah’tan özel ve acil bir haber almış olduğunu, kendilerine kuvvet gönderdiği ve iyi şans dilediğini açıklayarak karargahı direnmeyi sürdürmeye ikna etti. Bu nedenle Alamut’a ‘Baldat al-İkbal’ (iyi talih kenti) da denir. Çevreyi hayal kırıklığına uğratan kapkara bir duman sarmış, Hasan’ın gözleri en küçük bir umut ışığını bekliyordu. Turun Taş birçok ciddi saldırılar yaptı, fakat kısa bir sure sonra ansızın öldü. Açlık çeken Alamut sakinleri sonuna kadar dayanmıştı ve kuşatma kırıldı. Bu İsmaililere karşı ilk büyük düşman operasyonuydu. (2)

            Melikşah, Turun Taş’ın ordularının tamamıyla bozguna uğradığı haberleri alması üzerine dengesini yitirdi. 1087’de  gitmiş olduğu Bağdat’ı, 1091’de ikinci kez ziyaret etti. Orada Abbasilerle, İsmailileri ortadan kaldırma planlarını tartıştı. Varolmalarını İsmaililerle büyük darbe vurmaya bağladı. İsmaililerin ateşli ve acımasız düşmanı olan veziri Nizamül Mülk ona, birini Rudhbar’a, diğerini Kuhistan’a olmak üzere iki büyük ordu göndermesi telkininde bulundu. Böylece, Melikşah İsmaililerin kökünü kazımaya kararlı bir kuvvet hazırladı ve 1092 başlarında sefere çıkardı. Bu arada vezir Nizamül Mülk halkı kışkırtmaya başlamış, Hasan Sabbah’a ve yandaşlarını karşı din bilginlerinin kalemlerini kullanmıştı. Çok kuvvetli bir anti-Şii ve batıni düşmanlığı eyilimi gösteren Siyasetname’sini tamamlayıp telif ettirdi. Kitap, adının belirttiği olgu dışında, -düşmanca olmasına rağmen- İsmaili öğretileri ve tarihi araştırmaları için değerli bir kaynaktır.  Şii ve Batıni düşmanlığı, Nizamül Mülk’ün 1092’de öldürülmesinin asıl nedeni olduğu sanılmaktadır. Ancak İbn Khallikan, “Wafayat al-Ayan” (1 vol., s. 415) (3) kitabında şunları yazmaktadır: "Rivayet edilir ki  ona karşı suikast, bu kadar uzun yaşamasını görmekten bıkmış ve mülkiyetinde tuttuğu çok sayıda ikda ve temlik arazilerine gözdikmiş olan Melikşah tarafından teşvik edildi. Nizamül Mülk’ün öldürülmesi, İbn Darest takma adlı Tacül Mülk Abul Ganaim el-Marzuban bin Husrev Firuz’a yüklenmiştir. Kendisi vezirin düşmanı ve Sultan Melikşah’ın yüksek koruması altında bulunuyordu. Nizamül Mülk’ün ölümünün ardından, başvezirin boş kalan yerine atandı.”    

            Arslan Taş tarafından yönetilen Rudhbar seferi 1092 yılını ortalarında Alamut’a ulaştı ve kuşatma  dört ay sürdü. O zaman Hasan Sabbah yanında bulunan az bir yiyecek-içecek, silah donanımı ve 70 adamıyla direndi ve tam yenilginin eşiğindeydi ki, Kazvin’den 300 kişilik acil imdat birliği geldi. O zaman dışarıya başarılı bir hücum yapmaya muktedir oldu. Kazvin’den 300 adam getiren Dai Didar Abul Ali Ardistani idi. Yeterli yiyecek-içecek gereksinimleri de getiren bu kişiler gizli yollardan kendilerini Alamut’a girdiler. Güçlenen garnizon 1092 Kasım sonlarında, düşman kampları üzerine bir gece baskını yapıp, kuşatmacıları Alamut’tan geri çekilmeye zorlayarak onları bozguna uğrattılar. Unutmamalıdır ki, Alamut savaşta henüz uzmanlık kazanmamış olan o genç fedaileri yeni askere almışken, Selçuklu kuvvetleri deneyimli askerlerden oluşuyor ve  çok iyi teçhizat  edilmişti.

            Kökleri derinlere inen bağlılık ruhu ve Hasan bin Sabbah’ın buyrukları, böyle büyük kalabalıkların önünde onlara karşı konulmaz vuruş güdüsü sağlıyordu. Bu nedenle, düşmanlarının plan ve hazırlıklarını hep boşa çıkardılar. Alamut’a karşı yapılan bu zorlu kuşatma, bir yandan Selçuklulara parçalayıcı bir darbe etkisi yaptı, diğer yandan ise Alamut’ta İsmaililiğin sağlamca kök salmasını sağladı. Hatta anlatıldığına göre, dört ay boyunca kuşatmayı sürdüren Arslan Taş, kalede oturan herhangi bir İsmaili hiç görmemiş; sadece bir gün ordusu, kalenin tepesinde bir an için askerleri gözleyen ve ortadan kaybolan beyazlar giyinmiş bir adamı (Hasan Sabbah) fark etmişti. Öbür yandan, Kızıl Sarık kumandası altındaki Kuhistan seferine çıkan ordu ise, İsmaililerin Dara kalesini ele geçirmeye gücünü odaklamıştı. 1092 yılının sonunda Melikşah, Nizamül Mülk’ün öldürülmesinden 35 gün sonra  öldü; Selçuklu planlarının askıya alınması zorunluluğu doğunca, daha ilerideki seferler terk edildi. Aynı zamanda, Dara’yı ele geçirmeyi kesinlikle başaramamış olan Kuhistan seferine çıkan ordusu da geri çekildi.

            Melikşah’ın ölümü üzerine, Selçuklu imparatorluğu bir iç savaşa; Melikşah’ın oğulları arasındaki çekişmelerin damgasını vurduğu ve on yıldan fazla süren bu iç boğuşmaların içine girdi. Melikşah’ın dört yaşındaki oğlu Mahmud hemen sultan ilan edilirken, aslında en tanınmış ve önde olanı büyük oğul Barkiyaruk idi.  Barkiyaruk Rey’e çağrılarak tahta geçirildi. Mahmud 1095’te öldü. Abbasi Halifesi, iktidar payı Batı İran ve Irak olan Barkiyaruk’un yönetimini tanıdı. Barkiyaruk, 1097’den beri Horasan ve Türkistan yöneticisi olan kardeşi Sancar’dan büyük yardım alan üvey kardeş Muhammed Tapar ile bir dizi sonucu alınmayan savaşlar yaptı. Selçuklu prensleri arasındaki kavgalar İsmaililere, Alamut’u mümkün olduğu kadar zor ele geçirilir bir kale yapma fırsatı vermiş bulunuyordu. Hasan bin Sabbah sur duvarlarını sağlamlaştırdı ve çok büyük bir erzak deposu yaptırdı. Daylam’da Alamut’tan başka çok sayıda kaleler ele geçirdi ve Kuhistan’da kuzeyden güneye uzanan 200 mil üzerinde bir grup kale ve kasabaları kontrol altına aldı.

“Genç,gençliğimin güzel günleri,

Unutmak için içerim şarabı.

Acı mı? Öylesi gider hoşuma,

Bu acılıktır ömrümün tadı.”                                                     

Ömer Hayyam                                                                                     

Hasan Sabbah’ın Felsefi Düşüncelerindeki Toplumcu ( Sosyalist) Öz

            "Politik ve sosyal görünümünden hareketle İsmaili Öğretisini incelemeye çalışan herhangi bir araştırmacı açıkça görebilir ki İsmaililer, tarihlerinin bütün dönemleri boyunca daima ideal bir toplum yapılanmasını hedef aldılar. Peygamberin buyrukları ve Kuran'ın hükümlerinden esinlenip, adalet temelleri üzerinde duran bir insan toplumunun çatısını kurmayı ve bireyi rahat ettirmeyi sağlayacak insancıl ve felsefi kurallara göre bu hedefe yönelmişlerdir."  (4) Bu evrendeki bütün varlıklar Tanrının iradesiyle ikiye bölünmüştür: Zahir ve Batın. Kuran ayetlerinin de zahiri ve Batıni açıklamaları vardır. Batıni açıklamaları İmamlar, büyük Dai'ler ve Hudud'dan başkaları bilemez . En eskileri Karamita ve Batiniya (Karmatiler ve Batıniler); daha sonrakiler Sabiya ve Talimiya diye adlandırılırlar. Günümüzde İran’da onlara Muridan-i Aga Han-i Mahallati denilir. Orta Asya’da Mullai, Hindistan’da ise Hocalar (Nizariler) ve Bohoralar ya da Bohralar (Mustaliler) vb. adlarını alırlar." (5) 9.yüzyılın ortalarında Zeydi Aleviliğinin girdiği Anadolu, 12.yüzyılın başlarından itibaren, Batıni inanç olarak Alamut İsmaili Aleviliğinin yoğun biçimde etki alanına girmiştir. Bu etki, 13.yüzyılın ortalarından sonra da (Post-Alamut dönemde) Anadolu, Azerbaycan, Gilan, Horasan'da  gizlenerek, sürekli kılık değiştirerek dolaşan İsmaili İmamları ve Sufizme İmamolojiyi  ve toplumsal yaşam politikasını benimseten İsmaili inanç ve felsefesi tarafından sürdürülmüştür. Ayrıca Kızılbaş Safevi Devletinini oluşumunda Kızılbaş Türkmen dedebegleri ve Şah İsmail ile kurdukları yakın siyasi ilişkiler ve savaşçı destekleriyle katkıda bulunmuşlardır. Alamut İsmaililerin tarihi çirkin bir biçimde sunulduğundan hep yanlış anlaşıldı. İsmailileri anlatan en eski kaynaklardan biri, fakat  çok acımasız bir İsmaili karşıtı olan Cuveyni’nin tarihidir. Gerçek İsmaili inanç ve geleneklerini çarpıtmaktan sorumlu olan odur. Ne yazık ki, bilim adamları Cuveyni tarafından uydurulmuş tasarlanmış hikayeleri,  onun İsmaililere karşı düşmanca davranışını yakından incelemeksizin izliyorlar. W.İvanow (6) kitabında, “Cuveyni’nin söyledikleriyle tam anlamıyla tatmin olup, son derece cahilliklerini gösteren bilginler vardır” diye yazmaktadır. Hasan  Sabbah savaştan hep nefret etti ve kendisini barıştan uzaklaştıracak ve sakin-münzevi yaşamını bozacak karışıklıklardan kaçındı. Gereksiz yere kan dökülmesine itiraz etti, fakat ezeli düşmanları onu savaş ateşinin içine fırlattılar; ancak böylece ele  geçirebilir ve kendi güçlerini gösterip, krallıklarını yeniden elde edebileceklerini düşünüyorlardı. Hasan Sabbah, kötülük ve zararlı tohumları saçan bencil yöneticileri öldürmeye ve kötülüklere kaynaklık eden nedenleri ortadan kaldırmaya sık sık başvurdu. Onlardan bazılarını öldürtüp -ki bunlar gerekli ve adildi- Müslüman halkları savaştan kurtardı. İsmaili fedaileri, kin ve nefretin dışında kalan bir kimseyi değil; bu şekilde yaşamını sürdürmek isteyen çok sayıda Müslümanı kurtarma arzusu göstermeyen, tersine kin ve düşmanlık saçmayı sürdürenleri öldürürlerdi.

            İsmaili düşmanlarının, bağımsız bir Nizari İsmaili devletinden hoşlanmadıkları ve buna şiddetle tepki gösterdiklerini asla unutmamalıyız. Düşmanlar, karşı konulmaz büyük güçleriyle birbiri ardı sıra saldırılarda bulundular. Bunun yanı sıra ekinleri tahrip ederek, meyve ağaçlarını keserek ve başka başka yıkıcı araçlar kullanarak İsmaililerin ekonomisine zarar verdiler. Bundan çıkan  genel resim gösteriyor ki, İsmaililer kendi üzerlerinde dolaşan tehlikeyi karşılamak için daha az sayıda idiler. Bundan ötürü, savunma amacı için bir savaş gerillası, ayaklanma ve karışıklık çıkartma yöntemi benimsetilmiş savaşçı fedailerden bir silahlı birlik yetiştirildiği görülüyor.  Bazı bilim adamları İsmaili mücadelesini bir devrim olarak görmektedir; fakat kesin olan, bir hayatta kalma ve inancıyla birlikte varlığını sürdürme mücadelesiydi. Fedailik, İsmaili ordugahlarının çevresinde, hayaller görülüyormuşçasına icat edilmiş olan düşmanlık dehşeti yayarak, dev gibi kocaman askeri mekanizmayı geri çevirmeye zorlamak için bir sınırlı savaşçı tekniğiydi.  W.İvanow, “doğru bir görüş açısıyla fedailik, savaş gerillasının yerel bir biçimiydi, diyor..., bazı bilgisiz, fakat iddialı bilim adamları tarafından yapıldığı gibi, fedailik (kavramı) içinde  Nizari İsmaili öğretisinin en tanınmış organik özelliğini görmek, kesinlikle namussuzca bir aptallık olacaktır.” (Age. s.21) (7)

            Arkon Daraul’un, fedailer hakkında verdiği kısa bilgiyi de buraya eklemekte yarar vardır: 

“Hasan Sabbah’ın 1124 yılında, dünyaya 'assassin' gibi yeni bir sözcük bırakmış olarak doksan yaşlarında öldüğü söylenir. Arapça’da 'Assasseen', ‘muhahafızlar-koruyucular’ anlamına gelir ve bazı yorumcular, sözcüğün gerçek kökeninin 'sır muhafızları-koruyucuları' olduğunu düşünmektedirler. Hasan Sabbah’ın yönetimindeki bu inanç örgütlenmesinde inanca çağıranlar Dai’ler, öğrenci-mürid olanlar Rafik (yoldaş, arkadaş), Fedailer ise adanmışlar idi. Bu son grup Hasan Sabbah tarafından İsmaililiğe eklenmişti ve bunlar suikastçı timleri gibi yetiştiriliyordu. Fedailerin üzerinde bir kuşakla bağlanan beyaz bir giysi, ayaklarında kırmızı çizme, başlarında ise kırmızı başlık bulunuyordu. Hançeri kurbanın göğsüne ne zaman ve nerede yerleştirecekleri konusunda dikkatli bir eğitime ek olarak onlara dil öğretiliyor; kıyafet değiştirme ve  askerler, tacir ve keşişlerin yaşam tarzları gibi alanlarda yetiştiriliyor ve görevlerini uygularken, onların her birini, taklit ve temsil etmeye hazır duruma getiriliyorlardı.” (8)

            Mücadele gerillası, bir düzensiz savaşçılar birliğidir. O günlerde böyle tanınmadığı için, Batılı kaynaklarda verilen kötü lakap “Assassins”(suikastçılar, katiller) ile İsmailliler haksız yere eleştirildiler. Bununla birlikte bu yöntem (gerilla yöntemi), batılılar tarafından  terörizm olarak isimlendiriliyorsa da, modern çağımızda çok yaygın bir şekilde güçsüz tarafların sıklıkla kullandığı bir yöntem haline geldi.

            Çok sıkı disiplinli, titiz ve sert bir yaşam biçimine sahip ve çalışkan; hem hasımlarına hem de yakınlarına eşit derecede ciddi davranmış olan Hasan Sabbah’ın yaşamı, kaleyi alışından itibaren Alamut’ta geçmiştir. Anlatılanların aksine Alamut’ta açıkta şarap içilmez ve müzik aletleri çalınmazdı. Hasan Sabbah iki oğlu ve bir kızı olan bir aile babasıydı. Hanımını ve kızını Girdkuh’a göndermiş; orada ikisi de yün eğirerek-iplik bükerek geçimlerini sağlıyorlardı. Alamut’a bir daha dönmediler. Oğulları Ustad Hüseyin ve Muhammed, ikisi de ölüm cezasına çarptırıldı; Muhammed içki içmekten, Ustad Hüseyin ise Kuhistan dai'sinin öldürülmesinden suçlu bulunmuştu. Ancak sonuncusunun, bir yıl sonra katilin bulunmasıyla suçsuzluğu ortaya çıktı. Siyasi bir komploya kurban gitmiş bulunuyordu.

            Hasan Sabbah, gerçekten iyi bir örgütçü, politik stratejist ve eşsiz yetenekte çok önemli bir insandı. Aynı zamanda hem bir düşünür hem de inançlı bir yaşama öncülük eden bir yazardı. Hasan’ın, felsefe ve astronomi öğrenimi gördüğü, inanç görevlerini yapmadığında, zamanını okumaya-yazmaya ayırdığı ve Nizari toplumunun işlerini yönettiği anlatılır. (9)

            Muhammed bin Abdul-Kerim el–Şehristani’in, Kitab el – Milal’indeki  İsmaililerin inanç, düşünce ve siyasetleri üzerinde Şehristani’in tanımlamalarını  ve aynı yazarın Arapçaya özetleyerek çevirdiği Hasan Sabbah’ın Fusul-i Arba’a (Dört Fasıl) adlı yapıtının Türkçe çevirisinden parçalar aktarırsak;

             “Eskiden beri Batiniler, öğretilerini eski Yunan filozoflarınınkilerle  karıştırmış bulunuyorlardı. Yaratıcı hakkında inançları şöyledir: O ne vardır (yaratıcıdır) ne de yoktur (yaratılmıştır); ne bilgin(her şeyi bilen) ne cahildir; ne güç-kudret sağlar ne de güçten yoksun bırakır (mahrum eder). Diğer tanrısal sıfatlar konusunda söyledikleri de aynı biçimdedir.”

            “Tanrı ile diğer mevcut varlıklar arasında bir çeşit topluluk yetişmiştir.  Bu topluluk, kendileri için orada bulunan ve  kendisi tarafından saptanan görüntü üzerine taşınarak ve antropomorfizme (insan biçimli tanrı inancına) aktarılır. Bu artık, onların nezdinde ya kesin kabul ya da yadsımadır.”

            “İsmaililerin Tanrısı, aynı zamanda uzlaşmaz zıtlıkların tanrısı, muhalefet içinde karşı karşıya kalmış elemanların yargıcı ve çelişkilerin yaratıcısıdır. Bu söylemlerine İmam Muhammed Bakır’a atfettikleri bir metin ile destek sağlamaktadırlar:

            Bu sadece, Tanrının kendisine bilgin (her şeyi bilen) denildiğini bilenlerle bilimi tartışırken ve  gücü sınanırken anlaşılır. Ona bilgin adından başka, eşit derecede kudret adı da verildi. Buradan anlamak gerekir ki, kudret ve bilimin bağışlayıcısı O’dur. Bilim ve kudretle ilişkili olarak, biri veya diğeri Tanrıyı göstermeye hizmet eden kişilikler de kabul edilebilir gibi değildir.

            “Tanrının öncel sonsuzluğu, (ezeli, la prééternité de Dieu) üzerinde açıklamalarına kadar gider, yani Tanrı ne öncel (ezeli)  sonsuzluk ne de rastlantıdır; sadece Tanrı Buyruğu ve  onun Sözü (Logos, Kelam) bakımından öncel sonsuzluktan konuşulabilir. Şeylerin doğal kökeni ve Tanrının Yaratıcılığı konusunda ise sadece rastlantı olduğundan söz ediyorlar.” (10)

            “Tanrısal buyruk, anlaşmada mükemmel olan İlk Aklı (l’intellect premier) ortaya çıkarttı, arkasından da bu akıl aracılığıyla “subséquente, ardıl, halef” denilen ve ancak tanrısal mükemmellikte olmayan Evrensel Ruhu. Başlangıçtan itibaren Ruhu (l’ame,can) akıl (l’intellect) ile birleştiren ilişki; döllenmiş insan çekirdeği (embryon) ile gelişiminin mükemmelliğine ulaşmış insan arasında, ya da yumurta ile kuş, çocuk ile babası arasında varolan ilişkiyle karşılaştırılabilir. Ayrıca buna eşit olarak, erkeğin kadınla, ya da bir kocanın karısıyla ilişkisini düşündürebilir. Bu konuda İsmaililer şu açıklamayı veriyorlar: Ruh, aklın mükemmelliğine doğru kendisini harekete geçirten arzuyu hissettiği zaman, kendi noksan durumundan  arzu edilen mükemmelliğe çekmiş olan bir harekete, aynı güçle gereksinimi vardı. Ancak onun sırası geldiğinde bu hareket araçsız olamazdı. Böylece  evrensel ruhun itişi altında dairesel hareketler içinde oluşan göksel kürelerin doğuşu sonuçlandı. Bundan sonra varoluşu tamamlanan basit cisimler (les natures simples) oldu; onların hareketi sadece düz bir çizgi üzerinde ve daima Ruhun yönetimi altındaydı. Daha aşağılarda da madenler, bitkiler, hayvanlar ve insanın kendisi gibi  karmaşık cisimler-nesneler (les natures composées) doğmak zorunda kaldı; tümü bünyelerinde özel ruhların birliğini taşıyorlardı. Bu özel ruhların arasında, bütün canlı varlıklar içinde göksel ışıkların akışmasını alacak özel bir yetenek tarafından, insanlarınki seçkinleştiriliyor. İnsan dahi tek başına, makrokosmos’u (büyük evren) tamamıyla karşılayan bir mikrokosmos (küçük evren) oluyordu.”

            “Yukarı dünya, her biri bir evrensel cisim olan tek akıl ve tek ruhu algıladığına göre, öyleyse bu aşağı dünyanın dahi bir evrensel aklı, bir birey görünümü altında içine alması gerekir. Bu sonuncusu, fiziksel yaratılış dünyası içinde tam gelişip olgunlaşmış ve yetkin yaşa ulaşmış bir insana  eşdeğer olacaktır. Ona konuşan İmam (l’İmam parlant, İmam-ı natık) adı verilir; o Peygamberdir, ya da bir birey biçiminde evrensel ruh. Bu, henüz organları tam olgunlaşmamış, ama olgunlaşmaya giden yolda bulunan bir çocukla karşılaştırılabilir; hatta bir varlığın bütünselliğini oluşturmak zorunda bulunan bir embriyon ya da erkek (tohumu) ile birleşen dişi (yumurtası) ile kıyaslanır. Evrensel ruhun bu temsilcisine ‘Öz ya da Temel’ adı verilir ve İmamın mirasçısının adlandırılması da buna benzetilmektedir.”  (11)

Dipnotlar:

1.        Farhad Daftary, Ismailis, Their history and doctrines, London: Cambridge University Press, 1990, s.336-338

2.        Von Hammer (1774-1856) “Assasinlerin Tarihi” History of the Assassins, London-1935, s.78

3.        Ibn Khallikan, “Wafayat al-Ayan” 1st  vol., s. 415

4.        Suriyeli İsmaili araştırmacı Dr. Moustapha Ghaleb, Dr. Sheikh Khodr Hamawi'nin Introduction To Ismailism (Beirout, 1970)

5.        Arif Tamer, La Qasida Safıya, Texte arabe établi et annoté, Dar el Machreq Editeurs-Emprimerie Catholique, Beyrouth, 1967, "Giriş Bölümü"

6.        W.İvanow (1886-1970) Alamut and Lamasar (Tahran, 1960, s.26)

7.        age s.21

8.        Arkon Daraul, A History of Secret Societies, Citadel Press 1961/1989

9.        Farhad Daftary, Ismailis, Their history and doctrines, s. 365, 366,367

10.     Muhammed bin Abdul-Kerim el–Şehristani’in, Kitab el – Milal’ind Hasan Sabbah’ın Fusul-i Arba’a (Dört Fasıl) Türkçesi İsmail Kaygusuz

11.     Muhammed bin Abd al-Kerim al–Shahristani, Çev. Jean-Claude Vadet, Kitab el – Milal (Les Dissidences de l’Islam), s.315-319) (11)

Kaynaklar:

1.        Terör ve suikast okulu: Haşşaşin  Avni Özgürel 17.09.2001 Radikal

2.        Batınilikten Haçlılara... Avni Özgürel 10.07.2005 Radikal

3.        Hasan Sabbah Ve Alamut İsmailileri  İsmail Kaygusuz

 


 

Elimden Ayrılmış Çizgili Zamanlar

 

ne idi bu dünya; üstümde dönüp duran

soruldukça çoğalan, kapımdaki düşman

elbette yollar boşalır, gün kısalır

yok mu sanıyorsun

                elindeki bıçağı alacak birisi

Yerini kollayan

              daralınca seni sarıp sarmalayan

 

Vakitsizlik anını yaşayacağım

           büyük yolculuklardayım bazı bazı

Yorgunluk işledi tenime usulca

Belki acı bir tat dudağımda , gözümde yaş

Lakin kara değil sabahlar

                   kara değil gökyüzü

 

Elimden ayrılmış çizgili zamanlar

                                          yanık tenler

Buzdağları yok artık beynimde

                              her şey tıpkı aynı

 

Benim soluğum uzadı yavaşça

                  kapımı çaldı bahar sıcakça

                                         göğsüm kabardı

                                                   kanım ısındı 

Elbette denizler kabarır

                      kuşlar ötüşür

                             kara vakitlerde

 

                                      Azize Aze

 


 

El Hallaç

 

Hüzünler mıhlanır gözlerime

Sevinçlerim gücenik kalır

Yel kayadan ne alır

Gelir geçer

Yenilgiler bizi yıldırır mı sanır felek

Gönül kafesinde

Daha kaç gün kalır

Çarpsam viran etsem cihanı

Ekin Sanat / Ekim 2006 Yeniden kurmak için

İnsan gönlünce yaşasın diye

 

El Hallac çarmıhta

Lav yataklarında saklanır budunlar

Kızıl börklü kızlar

Kımız sağarlar kısraklardan

Zıbınlarında uyur bebekler

Alpler  kınlarında çürütür hançerlerini

Tasavvuftur çağda yitip giden

Güzel gün düşü

Küllerinde bir turaç havalanır

Geleceğe

 

Kuşların gagalarına bulaşır

Hüzün ve sessizlik

Yalnızlık kederli yalnızlık

 

Sarp vadilerde

Her yenilgi bir çentik

Atar alnımın kırışıklarına

İmgelem atları geçer

Mataralarında ab-ı hayat taşır

İpeğin içinde ateş

Karındaşlarım

 

Kesik kesik

Kan içinde kırbaç izleriyle

Kanlı bir paçavraya dönmüş

Ufalmış

         Ufalmış

                    Ufalmıştır

Çarmıhında El Hallaç

Gülümser duru gözleriyle cellatlarına

Af diler

Yaratıcı gerçekten

Canilerine

 

Yıldızlar dökülür parlamaktan utanıp

Ürkek bir ceylan ince çığlığıyla ağlar

Yürekler burkulur

Yeşile çalar kan

 

Kahreder çaresiz sessizlik

Kırılır ayna gerçeği göstermez olur

Körelir kınında kılıçlar

Çürür atların eğeri alp postları

Cesur ve silahsızdır

Yalnızca gerçeği kuşanır

El Hallaç

 

Sizi aşkla sevdim

Öfkeyle  umut

boynumda bir muska olmaktan

Utanır kendince

Alpler, begümler yıkık

Asya totem

Kam kaman

Tütsü

Rüzgarda öç bayrakları çırpınır

Dünyanın yüreklerine dikilip

Ateşe verilir

Sağır ve dilsiz

Gelip durur kapına

Ayın şavkı vurur avuçlarına

Kırık kanatlarımla

Sana sığınırım

Ezik ve mahçup

Ey güzel gün düşü

Gerçek

 

  Mehmet ÖZGÜR


 

Romantik Devini ve J.J.Rousseau   -II-

Eserleri ve Eserlerindeki Kavramlar

Atilla ERSAN                                                                                             

                                                                                                                              

Tanrıbilimsel Bölüm

Platon’dan beri filozoflar eğer Tanrı’ya zekâya hitap eden kanıtlar bulmayı önermişlerdir. Kanıtlar zaten kandırıcı gözükmeye bilir. Filozof, kanıtının mantıksal açıdan geçerli olduğuna kesinlikle inanmıştır. Böylesi, ona göre yeterli felsefesel kapasiteye sahip, önyargısı olmayan herhangi bir kişide Tanrı’nın kesinlikle var olduğu yolunda bir inanca yol açacaktır.

“Tanrı’ya, başka bir doğruluğa inandığım ölçüde kuvvetle inanıyorum. İnanıp inanmamak, dünyada bana bağlı en son şey.”

Rousseau, tanrıcılığı üstünde kuvvetle durur. Bir kez, katıldığı bir akşam yemeğinde konuklardan biri (Sanctus Lambert) Tanrı’nın varlığı hakkında kuşku beyan etti diye yemeği terk etmekle tehdit de bulunmuştu. Her alanda onun sadık izleyicisi Robespierre bu bakımdan onun ardından gitmiştir. (1)

Tanrı ve Bilgelik

Emile’nin Savoy’lu Rahibin İmanı Üzerine İtirafnamesi bölümünde bir Tanrı olduğu düşüncesiyle kendi kendini yetindiren saygıdeğer rahip, davranış kurallarını gözden geçirmeye girişir ; “Bu kuralları yüksek felsefe ilkelerinde türetmiyor; yüreğimin derinliklerinde silinmez harflerle doğa yönünden yazılmış olarak buluyorum”  der.

Buluncun (vicdanın) her koşuluyla doğru eyleme yanılmaz bir kılavuz olduğu görüşünü geliştirmeye çalışır. Kanıtının bu kısmını “Tanrı’ya şükürler olsun, bizi dehşet verici felsefe aygıtından kurtardı’’ sevinciyle bitirir. “Öğrenme gerek kalmaksınız, zamanımızı ahlak konularını inceleyerek harcamaksızın insan olabiliriz. Yaşamımızı ahlak konularını inceleyerek heba etmeksizin, insan düşüncelerini bu geniş labirentinde, daha az ücretle daha sağlam bir kılavuz elde etmiş oluruz.” Sonuçta erdemli olmak için usumuzu (aklımızı) değil duygularımızı izlemeliyiz fikrine varır. (2)

Vahiy Sorunu

Rousseau’nun rahibin dinine doğal din demektedir. Doğal dinde vahye gerek yoktur. Eğer insanlar Tanrı’nın yüreklere dediğini dinlemiş olsalardı dünyada sadece tek bir din olacaktı. Tanrı kendisini sadece belirli insanlara göstermişse bu, sadece insanların tanıklığıyla bilinebilir. Böyle bir tanıklıksa doğru olmayabilir. Her bireyce doğrudan doğruya bilinme üstünlüğüne sahiptir doğal din.

Kötünün bitimsiz acıya duçar olup olmayacağını bilmiyor ve oldukça iddialı konuşarak, ilenmiş (lanetlenmiş) olanın yazıtının, kendini büyük ölçüde ilgilendirmediğini söylüyor. Cehennem acılarının bitimsiz olmadığı görüşüne yöneliyor. Fakat kurtuluşun herhangi bir kilise yönünden sağlanacak olay olmadığından emindir.

Karmaşık ve güç şeydir us. Ontolojik kanıt yeme içmeye yaramaz. Yine de bilgi deposudur. Rousseau’nun vahşisi, antropologlarca bilinen vahşi değil, iyi bir koca sevecenli bir babadır. Aç gözlü, hırslı değil, doğal sevecenlik dinine mensup uzlaşılır bir kişidir. İyi rahibin Tanrı’ya inanmaya götüren kanıtlarını anlayabilirse, masum basitliğinin sağlayacağı felsefesel bilgiyi aşan bir bilgiye sahip olacaktır.  (3)

Mantık ve Heyecan

Rousseau’nun doğal – insan karakterine uydurma oluşundan ayrı olarak, olgusal inançları heyecanlara dayandırmasına iki itiraz öne sürebilir;1-Böyle inançların doğru olamayacağını var saymak için bir neden yoktur. 2- Vargıda, inançlar özel olacaktır. Çünkü yürek, değişik kişilere değişik şeyler söyler.

Yürek aynı şeyi bütün insanlara söylemişse bile bu, kendi heyecanlarımız dışındaki herhangi bir şeyin varlığı üzerine hiçbir kanıt veremezdi. İnsanlığın mutlu olmasını güvenceye alan hiçbir doğa yasası yoktur. Buna rağmen , bu dünyadaki acılarımız, varsayılan başka bir dünyadaki yaşantımızın kanıtı sayılmıştır. (4)

Siyasal Felsefenin Sorunu 

Rousseau, bu konuda yazı yazmasının sebebini şöyle açıklamaktadır.

“Niyetim,insanları oldukları gibi, yasaları da olabilecekleri gibi ele alıp toplum düzenin de güvenilir ve haklı bir yönetim kuralı bulunup bulunamayacağını araştırmaktır.Bu araştırmada, adalet ile fayda birbirinden ayrı düşmesin diye, hakkın onayladığını çıkarın gerektirdiğiyle uzlaşmaya çalışacağım.”

Ve konumu belirtirken de; “Ben ne kralım , ne de yasacı; onun için siyaset üstüne yazıyorum ya! Hükümdar ya da yasacı olsaydım ne demek gerektiğini söyleyip vaktimi boşuna harcamaz, ya yapacağımı yapar ya da susardım.”

Oy verme hakkının kendisine siyaset hakkında bilgi edinme zorunluluğuna ittiğin söz etmekte;

“ Özgür bir devletin yurttaşı ve egemen topluluğun bir üyesi olarak dünyaya geldiğim için , kamu işlerinde sözümün etkisi ne denli az olsa, oy verme hakkım bana bu işleri öğrenmek görevini yüklenmeme elverir.”

Ve bu zorunluluğun verdiği araştırmaların ülkesinin bir yurttaşı olarak ülkesini sevmek için nedenler bulduğunu belirtmektedir.

“ Her ne zaman yönetim düzenlerinin üstünde düşünsem, araştırmalarımda kendi

memleketimin yönetimini sevme konusunda yeni yeni nedenler bulup seviyorum.”

Rousseau toplumdaki kuralların doğadan gelmediğini ya da kaba kuvvete dayalı bir boyun eğiş elde edilmediğini sözleşmelerle yapıldığını düşünmektedir.

“ Sadece kaba gücü ve bu güçten çıkan sonucu düşünmüş olsaydım, şöyle derdim: Bir ulus boyun eğmeye zorlanır da boyun eğerse iyi eder; boyunduruğunu silkip atabilecek olur da atarsa daha iyi eder: Çünkü, özgürlüğünü kendisinden hangi hakka dayanarak almışlarsa, yine o hakka dayanarak geri almasında ya bu davranışı haklıdır ya da özgürlüğünün elinden alınması haksızdı. Ama toplum düzeni bütün öbür hakların temeli olan kutsal bir haktır: Bununla birlikte hiç de doğadan gelme değildir, sözleşmelere dayanmaktadır. İş, bu sözleşmelerin neler olduğunu bilmektir. “ (5)

Toplum Sözleşmesi

Rousseau’nun siyasal kuramıdır. Diğer eserlerinden çok farklıdır. Duygusal yönden az, zekasal usavurma yönünden çok şey içerdiği için.

Sözleşme’nin öğretileri demokrasiye görünüşte bağlı görünürse de totaliter devleti haklı çıkarmaya yönelir. Cenevre ve antik dönem, Rousseau’nun Kent devletini, Fransa ve İngiltere gibi büyük bir imparatorluklara üstün tutmasını sağlamıştır.

Rousseau kitabın kapağında kendisine ‘Cenevre Yurttaşı’ adını verir. Ve Girişte: “ Özgür bir devletin yurttaşı ve hükümdarın bir buyruğu olarak doğduğum için, sesimin kamu işlerinde etkisi ne denli güçsüz olursa olsun, o konularda düşüncemi belli etmekte haklı olmam, onları incelemeyi benim için bir görev durumuna getirdi”  demektedir.

Lkurgos’un Yaşantısı (Plutarchos) adlı eserdeki Sparta’ya övgü dolu imlemler (atıflar) yapılır çok kez. Demokrasinin küçük devletlerde, aristokrasinin orta büyüklükteki ve monarşininse büyük devletlerde en iyi yönetim biçimi olduğunu söyler. (6)

İlk Toplumlar

Toplumun ölçüsünü aileye benzeten Rousseau, büyüyen çocukların aileden ayrılma yada çıkarları doğrultusunda özgürlüklerini aile ile birlikte yaşamak suretiyle sözleşmelerle kıstıklarını kabul etmektedir.

“Bütün toplumların en eskisi ve tek doğal olanı aile topluluğudur. Burada çocuklar bakılmak, korunmak ihtiyacında oldukları sürece babaya bağlı kalırlar. Bu ihtiyaç ortadan kalkınca doğal bağ da çözülür. Babanın sözünden çıkmamak zorunluluğundan kurtulan çocuklar, çocuklara bakma yükümlülüğünü sırtından atan baba hep birden bağımsızlığa kavuşurlar. Yine de bir arada kalırlarsa, artık doğanın zoruyla değil, kendi istekleriyle kalıyorlar demektir. Ailenin kendisi de ancak bir sözleşme ile varlığını sürdürür.”

Ve siyasal toplumun ilk örneği olana ailede olduğu gibi,devletin bir babaya benzediğini çocuklarında halk olduğunu belirterek devletle halk arasındaki ilişkiyi çözümlemeye çalışmıştır.

“ Aileye siyasal toplumların ilk örneği diyebiliriz: Bu toplumlarda baş bir baba, halk da çocuklar gibidir; hepsi de eşit ve özgür doğdukları için, özgürlüklerinden ancak çıkarları uğrunda vazgeçerler. Aradaki bütün ayrılık şudur:Ailede babanın çocuklarına olan sevgisi onlara gösterdiği özeni karşılar; devletteyse, devlet başkanının kendi halkına beslemediği bu sevginin yerini hükmetmek zevki alır.”

Hobbes’in düşüncesiyle kendi düşüncesin karşılaştırırken ve diğer benzer düşünceleri eleştirirken şunları söylemektedir;

Onun için, Grotius’a göre, insanlık mı yüz kadar adamın malıdır; yoksa bu yüz kadar adam mı insanlığın malıdır, pek belli değil: Kendisi kitabında baştan başa bu birinci düşünceden yana görünüyor. Hobbes’un düşüncesi bundan başka bir şey değil. Buna göre, insanlar bir takım evcil hayvan sürülerine bölünmüştür, her birinin başında da onu parçalayıp yemek için koruyan bir baş vardır.

Nasıl çoban sürüsüne göre üstün bir yaratılıştaysa, insan sürülerinin çobanları olan başları da uyruklarından daha üstün yaratılıştadır. Philon’un dediğine bakılırsa, imparator Caligula kafasını bu yolda işletiyor ve böyle bir benzetmeye dayanarak kralların tanrı, halkın da hayvan olduğu sonunca varıyormuş.

Caligula’nın düşünme düzeni Hobbes’in ve Grotius’unkiyle aynı kapıya çıkıyor. Aristoteles de hepsinden önce, insanların yaratılıştan eşit olmadıklarını, kimisin köle kimisinin de efendi olmak için dünyaya geldiklerini söylemişti.

Aristoteles haklıydı ama, sonucu neden sanıyordu. Kölelik içinde doğan insan kölelik içinde dünyaya gelir, bundan daha su götürmez bir şey olamaz. Köleler zincir içinde her şeyi , hatta onlardan kurtulma isteğini bile yitirirler: Kölelik bir doğa haline gelmişse, bu doğaya aykırı bir köleliğin sonucudur. İlk köleleri köle yapan kaba güçse, onları kölelikte tutan korkaklıkları olmuştur.” (7)

En Güçlünün Hakkı

Rousseau boyun eğmenin bir ahlak sorunu değil olsa olsa bir zorunluluk işi olduğunu kabul etmektedir.

“ En güçlü gücünü hak, boyun eğmeyi de ödev biçimine sokmadıkça hep egemen kalacak kadar güçlü değildir. Güçlünün hakkı işte buradan gelir. Görünüşte alay edilen hak, gerçekte bir ilke olmuştur. Ama, bize hiç açıklanmayacak mı bu kelime? Güç maddesel bir şeydir. Bundan nasıl bir ahlak çıkabilir, bilmem. Güce boyun eğmek, bir irade işi değil,  bir zorunluluk; olsa olsa bir öngörü işidir.Ne bakımdan ödev olabilir bu? 

Rousseau her güçlü olanın gücüne boyun eğmemek gerektiğini, haklı bir güce boyun eğip , insanların aralarında sözleşmeler yapması gerektiği belirtir.

“… güç hak yaratmaz ve insan ancak haklı güce boğun eğmelidir.  … Madem hiçbir insanın benzeri üstünde doğal bir yetkesi yoktur ve madem kaba güç bir hak yaratmaz, öyleyse, insanlar arasında her çeşit haklı yetkenin temeli olarak kala kala yalnız sözleşmeler kalıyor.” (8)

Kölelik

Kölenin özgürlüğünü gönüllü sahibine verdiğini söyleyen Grotius’u eleştirirken şunları söylemektedir.

“Grotius diyor ki: Bir insan özgürlüğünden vazgeçip bir efendinin kölesi olabiliyor da , neden bütün bir ulus kendi özgürlüğünü aktarıp bir kralın buyruğuna giremezsin. Burada açıklanması gereken ikircil anlamlı sözler var. Ama biz aktarma sözü üstünde duralım. Aktarmak, vermek ya da satmak demektir. İmdi, bir başkasının kölesi olan adam kendini vermiyor, çok çok geçimini onlardan çıkarır asıl. Rebalais’ye göre de, kral az buz şeyle yaşayamaz. Öyleyse uyruklar, malları birlikte alınmak şartıyla kendilerini mi veriyorlar dersiniz? O zaman kendilerine ne kalıyor, anlamıyorum.

Denecek ki, zorba uyruklarına toplum içinde dirlik sağlıyor. Diyelim ki öyledir: Ama, zorbanın şan şeref hırsının başlarına bela ettiği savaşlar, doymazlığı ve bakanlarının kırıcılığı uyrukları kendi aralarındaki anlaşmazlıklardan daha büyük üzüntülere sokarsa bu dirlikten ne kazançları olur ki? Hele dirlik onların yoksullaşmasına yol açarsa ne kazanmış olurlar bundan? İnsan zindanda da sessizlik içinde yaşar ama bu kadarı orayı özlenir bir yer yapmaya yeter mi?”

Rousseau hakların ve özgürlüğün verilmesinin gönüllük esasına göre verilmediğini bir zorunluluk esasıyla verildiğini belirterek karşılıksız bir bağla bağlanmanın bir insan için delilik olduğunu bunu uluslar yapıyorsa bununda delilik olduğunu düşünmektedir.

“ Onlar (insanlar) insan ve özgür olarak doğarlar; özgürlükleri kendilerinindir; hiç kimseni  onu kullanmaya hakkı yoktur. (…) Özgürlüğünden vazgeçmek, insan olma niteliğinden, insanlık haklarından, hatta ödevlerinden  vazgeçmek demektir. Her şeyden vazgeçen insanın hiçbir zararını karşılama imkanı yoktur. Böyle bir vazgeçme insanın iradesinden her türlü özgürlüğü almak, davranışlarından her çeşit ahlak düşüncesini kaldırmak demektir. Son olarak bir yandan mutlak bir yetke, öte yandan sınırsız bir boyun eğme şartı  koşmak, tutarsız ve boş bir sözleşme olur. Kendisinden her şeyi istemeye hakkımız olan kimseye karşı hiçbir borç yüklenmiş olmayacağımız açık değil midir? Tek başına bu koşul, karşılıklı olamayan bir sözleşmenin geçersizliğini gerektirmez mi? Varı yoğu benim olan kölem, ne gibi bir hak ileri sürebilir bana karşı? Onun hakları benim olduğuna göre, kendi haklarımın yine kendime karşı ileri sürülmesi anlamsız bir söz değil midir?”  (9)

Gerçek Demokrasi 

Küçük devletlerin demokrasiyi uygulanır duruma getirdikleri için yeğdir. Greklerin ereklediği her yurttaşın yönetime doğrudan katılışı gibi bir sistem anlaşılmalı.Temsilci hükümet ‘seçilmiş aristokrasi’ adını taşıyor. Geniş bir devlette demokrasi olanaklı olmadığından, demokrasiye övgü, daima kent devlete övgüyü içerir.

İnsan özgür doğmuş, her alanda zincirlere vurulmuş. Kimi, kendini başkalarının efendisini sanır. Aslında başkalarında daha köledir.”

Rousseau’da özgürlük,  özgürlük pahasına  eşitliğin nasıl sağlanacağı sorunudur. Başlangıçta Locke’unkine benzer gibiyse de Hobbes’unkine yakındır. Doğa durumundan çıkma yolunda bireylerin kendilerini artık ilkel bağımsızlık içinde tutamayacağı bir zaman gelir. O zaman, onların bir toplum biçimlemek üzere anlaşması, varlıkların korumaları için gerekli olur.

Çıkarlarımı zedelemeden, özgürlüğümü nasıl rehin edebilirim ? “Sorun, her ortağın, malını ve kişiliğini olanca güçle savunup koruyacak bir ortalık biçimleme ve her üyenin, bütünle birleşirken sadece kendine baş eğeceği ve önceki ölçüsünde özgür kalacağı bir ortaklık kurma sorunu”.

Toplum Sözleşmesi ‘nin çözümünü verdiği temel sorun budur. Sözleşme “Her bir ortağın bütün haklarıyla tüm topluluğa katılmasıdır. Çünkü başlangıçta her üye kedini mutlak olarak topluluğa adarken, koşul herkes için aynıdır. Böyle olunca da hiç kimse, koşulları başkası için bir yük haline getirmeye çalışmaz.”

Topluluğa katılmada herhangi bir çekince olmamalıdır:

“Eğer bireyler belli hakları vermez ellerinde tutar ve kendileriyle kamu arasında yargı verecek üstün bir makam tanımazsa; herkes bir noktada kendi yargıcı olursa , her zaman böyle olmak isteyecektir. Böylece doğal durum da sürecek ve ortalık zorunlu olarak işlemez duruma gelecek, yada tiranik bir biçime dönüşecektir.”

Özgürlüğün tüm silinmesi ve insan haklarının tüm reddi demek olan bu konunun ardından, öğretinin daha yumuşak bir biçimi gelir. Toplumsal sözleşmenin siyasal bünyeye, onun üyeleri üzerine çıkan mutlak güç vermesine karşın insanların, haklarına sahip oldukları söylenir. (10)

Siyasal Erk’in Sınırı

“Hükümdar, uyrukları üzerine topluluk için gereksiz herhangi bir zincir takamaz, hatta takmak bile isteyemez.” Fakat hükümdar topluluk için neyin yararlı neyin yararsız olduğu konusunda yargı verecek tek yargıçtır.Kolektif tiranlığa sadece güçsüz bir engelin karşı çıktığı açıktır.

“Hükümdar” Rousseau’da kral yada hükümet anlamına gelmiyor. Kolektif ve yasama yeteneği içindeki topluluk demek.

“Her birimiz,kişiliğini ve bütün gücünü genel istemin üstün yönetimine verir. Birleşmiş yeteneğimiz içinde her üyeyi bütünün ayrılmaz bir parçası olarak alırız. Bu dernek eylemi, ahlaksal ve kolektif bir yapı yaratır. Edilgen olduğu zaman devlet, etken olduğu zaman “hükümdar” kendisine benzer bünyelerle ilişkiye girdiğinde “erk” (iktidar) adını alır bu bünye” (11)

Kesintisiz Haklılık

Hükümdarın uyruklarına hiçbir güvence verme gereksinimi olamadığı; bireyler aracılığıyla ortaya çıktığından, bireylerin çıkarlarına karşı çıkmakta hiçbir yararı bulunmadığı ileri sürülmektedir. “Hükümdar, kendisini var eden, dolayısıyla olması gerekli kişidir.”  Hükümdarın daima haklı olan istemi “genel istem”dir. Her kentli, kentlilik niteliğiyle genel istemi paylaşır. Aynı zamanda, bir birey olarak genel isteme karşı devinen bir özel isteme de sahip olabilir.

 Toplum Sözleşmesi genel isteme baş eğmeyi yadsıyan kişinin böyle zorlanacağını da dile getirir. Genel isteme baş eğmeyi yadsıyanın özgür olmaya zorlanacağını anlatır bu. Rousseau romantikliğini unutur ve bilgiç bir polis gibi konuşur. Rousseau’ya çok şey borçlu olan Hegel “özgürlük” sözcüğünün bu kötü kullanımını kabul etmiş ve onu, polise baş eğme hakkı ya da bundan farksız bir şey gibi tanımlamıştır. (12)

Mülkiyet

Rousseau’da “Devlet, üyelerin bütün eşyası üzerinde söz sahibidir.” Locke ve Montesquieu’nun öğütlediği, erklerin ayrılığı ilkesine de inanmaz Rousseau. Bu açıdan, başka noktalarda da göze çarptığı gibi, sonraki ayrıntılı tartışmaların ilk genel  ilkelerinden ayrılır.Hükümdarın payının yasa yapmamaya özgü kaldığı ve yürütme organı, yada hükümetin, uyruklarla hükümdar arasında aracı olanların karşılıklı anlaşmasını sağlamak üzere kurulmuş bir organ olduğunu kabul eder ve aşağıdaki biçimde sürdürür sözlerini:

“Hükümdar, yönetmek isterse eğer ve yargıç yasa koymak ister de uyruklar baş eğmeyi kabul etmezse düzenlik düzenin yerini alır ve.. devlet despotluğa, yada anarşiye düşer.” Bu tümce ile Rousseau, Montesquieu’yla uzlaşır. (13)

Genel İstem Karanlık

Genel istem, çoğunluğun, dahası bütün yurttaşların istemiyle aynı değildir. Onun, sözü edildiği tipte siyasal bir bünyesi olduğu düşünülmüştür. Genel istemin daima haklı ve her zaman kamu çıkarına iş görmeye yöneldiği söyleniyor.Buradan, halk düşüncesinin aynı biçimde doğru yolunda bir vargıya ulaşılamayacağı ekleniyor.Çok kez herkesin istemiyle genel istem arasında büyük ayrım vardır. O halde genel istemin ne olduğunu nasıl bileceğiz?

“Halk yeterli bilgiyle bilgiyle donatıldığından,yine kendi düşüncesini sürdürüyorsa, yurttaşların birbirleriyle alışverişi yoktur. Küçük ayrılıkların büyük toplamı daima, genel istemi verecek ve karar, daima iyi olacaktır.”

“Herkesin siyasal kanısı kendi çıkarıyla yönetilmiştir. Kişisel çıkar iki bölümden oluşur; 1. Birey özgü bölüm. 2. Bütün topluluk bireylerine özgü bölüm.

Yurttaşlar bireysel çıkarları ayrı olduğundan karşılıklı yardım sözleşmesi yapma fırsatı bulamazlarsa, bireysel çıkarlar ortadan kalkacak ve ortak çıkarlarını temsil eden bir bileşke kalacaktır. Bu bileşke genel istemdir. (14)

Kolektif Doyum

Genel istemin daima haklı olduğunu söylemek ,-bu istem yurttaşların öz çıkarları arasında ortak olanı temsil ettiğinden- öz çıkarın, en büyük kolektif topluluk için olanaklı en büyük kolektif doyumunu temsil etmeli demektir.

“Herkesin istemiyle genel istem arasında çok kez büyük ayrım vardır. Genle istem sadece ortak çıkarı göz önüne alır. Kişisel istemse kişisel çıkarın, sadece özel çıkarların toplamıdır. Bu istemlerden birbiriyle çelişenler ortadan kalkınca, geride ayrılıkların toplamı olarak genel arzu kalır.”

Bunlardan her biri bütün olarak ele alınan topluluğunkiyle çatışabilen kendi genel istemine sahip olacaktır.

“ O halde artık insanlar sayısınca değil, ortaklıklar kadar oy olduğu söylenebilir. Böylece , eğer genel istem, kendini dile getirmeye yetenekliyse, devlet içinde hiçbir kısmi toplum olmaması ve her yurttaşın sadece kendi düşüncelerini düşünmesi esastır.” (15)

Küçük Devlet

Devlet, devlet kilisesi dışındaki kiliseleri , siyasal partileri, sendikaları ve benzer ekonomik çıkarlara sahip, öbür bütün kurumları yasaklamak zorunda kalacaktır.Sonuçta tek tek yurttaşın erksiz kaldığı birleşik ve totaliter bir devlettir ortaya çıkan. Büyük bir devlet hükümetinin, küçük bir devlet hükümetinden daha güçlü olabileceğini, ancak onun, bir hükümdarca denetlenmesinin gerekli olduğunu lire sürer.

Bir hükümet üyesinin üç istemi vardır,

1.Kişisel istemi

2. Hükümet istemi

3.Genel istemi  (16)

Dikta Üreten Demokrasi

            Rousseau, Toplum Sözleşmesi sözcüğünü kullandığında, eski kent devletini dolaysız  demokrasisini erekliyor.  “Tanrılar eğer bir halk teşkil etseydi onların hükümeti demokratik olacaktı. Öylesine bir hükümet insanlar için değildir.” Bugün demokrasi olarak verilen sisteme Rousseau aristokrasi diyor. Ona göre hükümetlerin en iyisi bu.Onun uygulayacağı ülke ne sıcak olmalıdır, ne de soğuk. Gereğinden öte ürün yetiştirmemelidir. Ürünün kurumlaştığı yerde lüksün kötülüğü kaçınılmazdır.Bu kötülüğün bir hükümdara ve onun sarayına özgü kalması, halk arasında yayılmasından iyidir.

            Toplum Sözleşmesi , Fransız devrimindeki önderlerden çoğunun İncili olmuştur. Anlaşılamamış ve yarım yamalak uygulamalarda olsa. Hegel Prusya otokrasisini savunurken benimsemiştir.Hegel, genel istemle herkesin istemi arasındaki ayrımı gözeterek över. Şöyle söyler ; “ Eğer bu ayrımı göz önünde bulundursaydı dima devlet kuramına daha sağlam bir katkıda bulunacaktı. “

Rousseau felsefesinin uygulamadaki ilk meyveleri Robespiere yönetimidir. Almanya’daki Hit’lerin  diktatörlükleri onun öğretisinin bir bölümünden türemiştir. (17)

 

* İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki Yahudi karşıtı duygu.

Dipnotlar:

1.        Batı Felsefesi Tarihi (Yeniçağ) Bertnard Russell Çeviren Muammer Sencer Say Yayınları s.32-33

2.        age 33

3.        age 34

4.        age 34-35

5.        Batıda Siyasal Düşünceler Tarihi Cilt 2 Yeniçağ Seçilmiş Yazılar( Rönesans, Reformasyon, Akıl Çağı , Aydınlanma , Amerikan ve Fransız Devrimleri)  Derleyen Mete Tunçay Verso Yayınları Ocak 1986 s328-329

6.        Bertnard Russel ls.36

7.        Mete Tunçay s.329-330-331

8.        age s331

9.        age s332-333

10.     Bertnard Russell s.36-37

11.     age s.37-38

12.     age s.38-39

13.     age s.39

14.     age s.39-40

15.     age s.40

16.     age s.41-42

17.     age s.42-43

 

Kaynaklar

1.        Batı Felsefesi Tarihi (Yeniçağ) Bertnard Russell Çeviren Muammer Sencer Say Yayınları

2.         Batıda Siyasal Düşünceler Tarihi Cilt 2 Yeniçağ Seçilmiş Yazılar( Rönesans, Reformasyon, Akıl Çağı , Aydınlanma , Amerikan ve Fransız Devrimleri)  Derleyen Mete Tunçay Verso Yayınları Ocak 198

 


 

EKREM DEMİR ÖLDÜ!

ERDAL ATICI                                      

Ortaca’nın Mergenli köyünde güpegündüz, evinin önündeki avuç içi kadar bahçede patlıcan ve biber suluyordu; bir ağrı oldu yüreciğine saplanıverdi ölüm. O saate kadar aklına bile gelmemişti ölümün apansız ve de hazırlıksız kapısını çalacağı. Genç sayılmazdı; ama ölümü aklına getirecek kadar da yaşlı değildi...

Yüreğini tutarak acıyla yere yığıldı. Yaşamı boyunca söylemek isteyip de söyleyemediği, yaşayıp isteyip de yaşayamadığı her şey gelip boğazına düğümlendi. Gözleri irileşti. Bağıramadı. Çocuklarını ve eşini çağıramadı. Karşı da 48 yıl dimdik gördüğü İncircik Tepesi üstüne yıkılıyordu. Gökyüzü yeryüzüne inmiş, beyaz bulutlar dağları, tepeleri yutuyordu.

Anlamıştı, Azrail üç gün bile günyüzü göremediği bu dünyadan alıp götürecekti. Sırayla yok oluyordu yeryüzünde gördükleri. Zaman eriyordu. Direnmedi. Yalnız son bir kez “çocuklar” diyecek oldu, diyemedi. Bıraktı kendini sıkılı yumruğunu açtı, yeryüzü gözlerinde bir beyaz duman olunca, patlıcan ve biberlerin dibine upuzun yattı. Yüzüne aydınlık bir gülümseme geldi. Öylece uçup gitti bu dünyadan.

Kaç zaman sonra kızı, merak etti. Çoktandır görünmüyordu ortalarda babası. En son bahçede görmüştü. “Baba” diye ünledi. Ses gelmeyince birkaç kez daha yineledi. Sesi dağlarda yankılandı. Babası bahçede olsaydı, mutlaka karşılık verirdi. Ama orada görmüştü. Bahçeye girdi çıktı. Sağa sola bakındı. Korku sardı içini, bu kadar sıcakta çok uzağa gidemezdi. Gidecek olsa haber verirdi.

Bahçenin orta yerinde biberlerin sağa sola yattığını fark etti. Soluğunu tutarak oraya  yöneldi. Babası upuzun yatmıştı.

Dinleniyor gibi gözleri açıktı. Kalkıverecek gibiydi,  kalkmadı.

“Babaaaa! Babaaaaaaa!” dedi. İyice sokuldu yanına: “Çamurun içine yatmışsın a babam” diyecek oldu. Yüzü ayva kadar sarıydı. Elleri iki yanda. Eğildi sarstı ses gelmeyince bir çığlık kopardı. Dağları taşları birbirine kavuşturdu.

Evlerden, tarlalardan, dağlardan, bağlardan çıkıp sese doğru aktılar köylüler.

Çığlıklar atarak yeri göğü inleten genç kızı aldılar, tulumbanın başına götürüp suya tuttular başını. Sesi kısılmış, boğulacakmış gibi soluk alıp veriyordu. Gözlerini kalabalığın ayaklarına

dikmişti. Ayakkabılar, çamur içindeydi, ayakkabılar eskimiş, yırtılmıştı.

Ekrem Demir’i arabaya koyup Muğla’ya hastaneye götürdüler- kalp krizinden sonra bir gün beklenilirmiş- Sabaha kadar bekledi götürenler. Sabah doktorlar “götürün” deyince yine aynı arabayla köye döndüler.

Bütün köylü iki göz sıvaları dökülmüş evin önüne son görevini yapmak için toplandı. Tertemiz yıkadılar ve son bir kez omuzlarında taşıdılar. Herkes hakkını helal etti. Ne olacaktı hak olup da, bir kap yağlı yoğurt, birkaç yumurta, meyve, sebze...

Ekrem Demir; köyü denize bir adım olmasına karşın bir kez bile yüzmeden, büyük teknelerle “Mavi Yolculuk” yapmadan, büyük lokantalarda yemek yiyemeden, uçağa, binemeden, hiçbir partiye, sendikaya, demokratik kitle örgütüne üye olmadan, İnternet’i, chati, e- postayı bilmeden;  tiyatro izlemeden bu dünyadan geçip gitti.

Ekrem Demir Galile’yi, Kolomb’u, Mozart’ı hiç duymadı. Emperyalizmi, Komünizmi,  AB’yi, Büyük Ortadoğu Projesi’ni öğrenmedi. Mitinglere katılıp “Kahrolsun Amerikan Emperyalizmi” ya da “Susma sustukça sıra sana gelecek!” diye haykıramadı.

Babadan “Adaletçi”ydi. Sonradan köyde kim yardım ettiyse, onun partisine oy verdi. Oyunu satmadı; ama öyle kendi istediği parti de olmadı.

Müslüman olmasına Müslüman’dı; ama hiç Arapça dualara dili dönmedi.

Ölümünün ardından hiçbir radyoya, televizyona haber olmadı. Gazeteler “Ekrem Demir Öldü!” diye manşet atmadılar. Büyüklü küçüklü ilanlar çıkmadı.

Ekrem Demir bu dünyaya geldiğinde nasıl bir etki bıraktıysa öldüğünde de öyle bir etki bıraktı.

Yaşamak sayılırsa 48 yıl yoksullukla boğuşarak yaşadı. Avuç içi kadar bahçesinde inek, tavuk yetiştirdi. Üç beş dönüm tarlasına pamuk ekti. Olanla yetindi ve sessizce çekip gitti.

Bankalardan kredi almadan, devleti bir kuruş zarara uğratmadan, yakınlarına çıkar sağlamadan, hiç kimseye borç takmadan, yakasını tutturmadan yaşadı, dimdik yürüdü, kimseye eğilmedi...

Bir kahraman gibi uğurladım onu kalbimden. Çiçekler içinde.

 

Benim çocukluğumun konuşamayan dilsiz kahramanıydı o. Ne dediğini anlamasak da güler yüzünün iyi şeyler söyleyeceğini tahmin eder umutla beklerdik.

O, bir şeyler söyler gibi konuşurdu. Anlamak için bütün çocuklar kulak kesilirdik. Oysa, bir şeyler söyler gibi yapıp hiçbir şey söylemezdi. Olsun, bizim için söylediğinin önemi yoktu zaten biz onu yardımseverliğinden, biz onu yoksulluğundan biz onu bizden olmasından dolayı severdik.

Dilinden dolayı dördüncü sınıfa kadar okumuş ama ilkokulu bitirememişti. Büyük ozan Fazıl Hüsnü Dağlarca’nın dediği gibi; “İlkokul aydınlığı bile gösterilmeyen”lerdendi. Bir daha okula gitmeyeceğini duyduğunda üzülmek bir yana çok sevinmişti. Büyük bir yükten kurtulmuştu.

Çok şeyi bilmeden yaşadı ve öldü.

ilk işimizdeki hâsılatlarımızdan aldığımız kamyonumuzu da özel olarak bu günlerde kullanıyoruz. İş mi bu diyeceksiniz, evet, bizim işimiz bu, diyorum. Eğer bir gün inşaatlarımızı Japonlar ve batılılar yapmaya başlarsa, iflas ettiğimin resmidir; işte o gün, benim mahvolduğum gündür.

 


DÖNMEYEN GÖZLER

 

Gördüm ki çocuk, gözlerin

Taşıyacağından çok fazla, kanla

Bomba ve vahşet buhuruyla, kokunu

Sütünden ayırarak, annenin

Gitmiş içine.

 

Kim bilir, ne zaman geri dönecek gözlerin

Çıplak bez bebeği avuçlayan parmakların

Kaç cesedi kavrayacak, zamansız

Kayıpların ağıtlı karmaşası.

 

Lübnan’da, din uğruna, toprak uğruna,

Savaşılan hiç bir şeyin değeri yok!

Yüzüne bakınca.

 

Dünya karnında uluyup doğmayan bebek:

Ölü doğmuş yaşama umutlarımsın.

Kendim için, senin için,

Ağladım yarına.

                                 

                                   Eda Keskin


 

Dokun Sıcaklığınla

 

aynı göğün mavisini giyindik

bin fidan verdik

                     suyuna

ne sırtımızdaki yük

ne gözlerimizdeki fer

kendi başımıza bıraktı bizi

katlanmak kolay olsa

haydi neyse bir sefer

               atlayıp geçeceğiz tuzakları

               nerde arkamızda ağıtlar

               arkamızda dinmez fırtına

nasıl gidilir yalnız

nasıl susulur şafağa karşı

gizleyecek neyimiz var ki

bakmayın sessizliğimize

el elden tutar 

                 göz göze bakar

aldanıyoruz çocuklar

                   dersimiz

                         ateşle su

                          sonra gök gürlemesi

                          sonra ıssızlık

bunu elbet kitaplar yazar

dokun sıcaklığınla  

               kim ne derse desin

               bozulacak tuzaklar

               pusulacak çiçeklenecek

               o yüzden bu yaygara

 

                                        Bekir KOÇAK

 


 

Yaz Bitti Kuşu

 

Ölgün , özgün, özgür bir seremonidir

Ayrı iklimlere benzetirler bizi

Bilmezler tüm erdemli duyguları

                   Aynı topraktan almışız

                   Aynı ellerle severiz çocukları

Cezanne’nın Yıkananlar tablosunda arındık

Duvar resimlerinde,

              Fırça vuruşlarında,

Gece büyüdüğünde.

Ve bir yıldız bir yıldız daha

Güzel insanlara.

Öncesi karanlıkta kalsın

Yeni gün umut getirecek.

 

Yaz bitti kuşuyum ben

Bir avuç deniz,

bir avuç sedir tohumu getirdim

Konayım yer aç omzunda

Sana bir ömür efsaneler fısıldayım

Hafifleyesin, telin ipekten,

 incinmesin

Ben çocukluğundaysam kuşluğumun

                              Sen bana yol göster

                Kanadımı tut yanılıp düşersem.

Gül sabahların esrarı

İnsan sesinin esrar tesiri

Bütün uzuvlarımı felç eden sancıda

                 Mutluluk sanrılarında

                 Neşe, umut

                 Hep sabah, hep sabah.

                 Mutluluk büyütmek istiyorum

         pamuklar ortasında

 

Eskiler alıyorum hatırlamak için

En çok uzaktayken düşünüyorum onları

Vurdukları hançeri unutuveren insanları

Bir zaman sonra günah çıkartanları

        Kalem yazmadı

Desteği, kösteği değil kimsenin

Her şeyi

her şeyi yaşayan yazdı

Hiç kimsenin hayatı üzerinden

                        Şekillenecek gelecek

Biçim hiç kimsenin verdiği

biçimde olacak

Çünkü beyaz bir gül var masamda

Beyaz bir gül ancak bu kadar yakışabilir

                                                 bir masaya

Hepinizi sevdim yüce gönüllü,

yürekli

                                   içten insanlar

Tek tek kollayarak

insanlığı kurtaracakmış gibi

Sevgi bakıp da besleyenin

büyüyüp de gencelenin

 

Bir başınaydı insan

Fısıltılardan yankı olunup gelindi

Hangi sokaklar bu sokaklar kadar

                                           sarmalayıp

              bu sokaklar kadar

                                        öteleyebilirdi.

Ayrılış şarkısı aklımda

                    Ezginin Günlüğünden

Bu kente yama olamadım

Beni oraya götüren bir duygu

                           Ay gibi içimde duruyor

Hangi dizeler anlatabilir

                  Böyle yalnızlığı

En güzel şarkıyı kim söyler

En güzel şiiri kim yazar.

 

               Duygu ÇALIŞKAN

 


 

MASAL TADINDA

Fadime ÖZTÜRK

 

  Bir masal gibi, pembe köşklü şehirlerin, çikolata kaplı sokaklarından geçiyor mevsimsiz çocuklar. Ağaçlarında krema kaplı dostlukların durduğu bir ülkede yaşamanın hayalini kuruyor çocuklar. Melodilerin gökyüzünde dolaştığı, meyve kaplı notaların uçuştuğu bir mevsimi düşlüyor çocuklar. Düşlediklerinin arkasındaki dünyanın ölüm ve yoksullukla süslendiğini, bir avuç şeker yemenin huzurunu, bir kovan kurşun yemenin korkusuna bırakacaklarını bilmeden. 

    Oysa şimdi kitapların sihirli sayfalarından, büyüklerin anlatılarına kadar, okudukları, dinledikleri masalları, ölüm girmemiş baharlara erteliyor çocuklar. Ve artık çitlembik coşkusunda buğusu donmuş ülkelerin, masallarını söylüyor kadim zamanlar. Hiçbir mevsimin, hiçbir iklimin yağmurunu taşımıyor jeolojik tanımlar. Her adımda filizlenen umut tınılarına, göç ediyor masallar. Varmışlar, yokmuşlar, evvel zamanlar, mışların kucağında gerçeğin onulmazlığıyla var olmuşlar. Sonra anlatır olmuşlar,  sihirli kitaplar coğrafyaların kanlı masallarını. İşte bir sihirli kitaptan, evvel zaman içinde değil, şimdiki zaman içinde bıçak bıçak dökülen bir masal:

       Bir varmış, ölüm varmış. Evvel zamandan beri, şimdiki zaman içinde. Çocuklar aç iken, öküzler tok iken. Analar yoksulların umutlarını tıngır mıngır büyütür iken. Derelerden kumlu günleri, gökyüzünden yağmurlu korkuları bekliyormuşuz. Yangın yeri sabahlara uyanmanın vaktini ertelemişiz. Sevgiyi gün ışıklarından alamaz olmuşuz. Güneşi koparamamışız gül yüzlü çocuklardan. Ne ki sevgi utancından çıkmaz olmuş yeryüzüne. Umut girmemiş aç sofralara. Ekmek de girmemiş. Bahar olmamış dört mevsimden biri. Yağmur yağmamış. Çiçek açmamış. Kara kışlara gebe mevsimler doğurmuşuz. İklimsiz yaşamışız orta kuşak paralellerini. Öze eğri, yüze düzgün bedenler sunmuşuz yaşamlara.Oluk oluk ırmak biriktirmişiz soysuz ummanlara. Sonra kan olmuşuz. Akmışız ülke ülke. Akmışız dünya dünya. İçmişiz aç bebeklerin sütlerini. Rüyalarda kara sakallı ölüm habercisi olmuşuz. Ezmişiz, kırmışız, dökmüşüz. Yani insan olamamışız. Et parçası, kemik yığını. Öteye geçememişiz. Dünyayı saracak bir sevgiyi, cüzdanımızı saracak aç gözlülüğe tercih etmişiz. İnsanı tanımlayan beş harfin tanımsızlığında, kendimize yabancı olmuşuz. Yaban kalmışız, insan yanımıza. Yüksek binalar, beton alanlar, çimento aşklar, kumdan umutlar yapmışız. Topraktan aldığımızı paraya, güneşten aldığımızı çıkara, insandan aldığımızı ölüme yatırmışız. Faiziyle de gül yüzlü çocuklara açlık ve sefalet almışız. Kurduğumuz ‘medeniyet’ abidelerine her gün bir yenisini eklemişiz, toprağına can tutan mevsimlik güneşleri karartarak. Sonra savaşların kucağında bulmuşuz kendimizi. Bol bol savaş olmuş. Çocuklar ölmüş. Kadınlar ölmüş. Erkekler de ölmüş.  İnsanlar ölmüş. İnsanlık ölmüş. Öldükçe büyümüş kan deryası. Öldükçe küçülmüş umut dünyası. Öldükçe utançla dolmuş topraklar. Öldükçe boşalmış insan kafası. Ölüm ölümü doğurmuş. Kuşatmış ölüm, ‘insan’ olanın yüreğini. Öyle ki ölüm sıradan gelmiş, ölene ve ölüm saçana. Geriye sadece bir arpa boyu isyan, bir arpa boyu inanç kalmış. Onu da tok öküzlerin, aç gözleri bekliyormuş. Bu yüzden büyümeyi, güçlenmeyi bekliyormuş isyanlar. Arpa boylarından kurtulup, gökyüzü kadar olmak istiyorlarmış. Çocuklara çikolata kaplı sokaklar, krema kaplı dostluklar sunmak istiyorlarmış. Sütü memeye, ekmeği aça vermeyi bekliyorlarmış. Bunun için cesur olana, mert olana, insan olana hasret biriktiriyorlarmış. Çünkü biliyorlarmış: Bu cihan kana doymadan, mavi yağmurlara doymalıymış. Ölüm kokusuyla değil, bahar kokusuyla dolmalıymış. İşte bu yüzden arpa boyu isyanlar, karıncalara emanet edilmiş. Karıncalar soysuzluğu bitirecek, savaşları öküz açlığındakilere yedireceklermiş. Bunun için ilmek ilmek gökyüzü örüp, nakış nakış yeryüzü işlemişler. Her ilmeğe, her nakışa bir çift turna bırakmışlar; beyaz kanatlarda diyar diyar sevgi dolaşsın diye. Çiçek kokulu bulutlar, pembe renkli evler, topraktan gökkuşakları yapmışlar. Güneşe yar, toprağa can olmuşlar. Yar oldukça silinmiş kanlar, can oldukça tükenmiş ölümler. Menekşe kokulu sevinçler bırakmışlar, doğmamış çocuklara. Büyümüş isyanlar, büyümüş sevgiler. Büyümüş barış. O kadar büyümüş ki, ne ölümlere, ne savaşlara ne de zulüme yer kalmamış. Dünyayı, insan olmanın güzelliğini yaşatan, şeker tadında gökyüzü renkleri sarmış. Binbir renkli kuşların sardığı ülkeler çoğalmış. Halaylar çekilmiş, oyunlar oynanmış, sevgiler yüreklerine kavuşmuş. Bir daha ne ölüm, ne zulüm ne de savaş uğramış topraklara. Topraklar gül tazeliğinde, buram buram hayat kokuyormuş. Nihayet çocuklar bu masalla büyüyormuş. Büyüyen hayatlarına ve gözlerine masal tadında gülüşler katarak…


 

KİTLELERE SES VERMİŞ YİTİK BİR ŞAİR: MUAMMER HACIOĞLU

 

Ali Ziya Çamur

 

— Bir şairin ölümü, eşittir bir ordunun  dağılmışlığına. Muammer Hacıoğlu—

 

Geçmişten bugüne baktığımızda sosyalist gerçekçi şairlerin kimi dönemlerde yok edilmeye, kimi dönemlerde ise yok sayılmaya çalışıldığını görüyoruz. Ağızlarını açınca açık ya da örtülü kırk kuşağı sosyalist şairlerine dil uzatan burjuva şairler, onların yaşadığı gerçekliklerden çok uzaklarda yargısız hükümler uçurdular. Sosyalist gerçekçi şairler, her zaman kendi kozalarında insanlıktan yana, insana yönelik bir sanat için yazdılar. Ama yazdıkları, hep kitlelerin gözünden kaçırıldı. Sınıf mücadelesine sırt çeviren şairler, çok reklâmlı ve çok sermayeli dergilerin tepelerinde insanlığın toplumsal heyecanını söndürecek, bireyci kimliğini öne çıkartacak bir sanatın bayraktarlığını yaparlarken, emekten ve insandan yana sosyalist gerçekçi sanat çizgisini kıvrılmadan, eğilip, bükülmeden sürdürenleri küçümsediler, hor gördüler... Hatta kimileri daha da ileri gitti, toplumcu şiiri bireyci poetikalarına kılıf yapma çabasıyla işin aslını, astarını soruşturmadan, burjuva şairleriyle aynı suçlayıcı söylemleri kullanageldiler. Sosyalist gerçekçiliğin gereksizliğini, bittiğini savunanların “Sosyalizm öldü! ” diyenlerden ne farkı vardı?

İşte unutulmak kıskacına terk edilen, çağdaş edebiyatımızda adı bile anılmayan, insandan ve emekten yana bir şairimiz de Muammer Hacıoğlu. Altmış sekizlerden on iki eylüle geçen süreç içinde on şiir kitabı yayınlamış, kitaplarında kurtuluşun sosyalizmde olduğu görmüş, göstermiş bir şair.Dergilerin ve yayıncıların umursamazlığına karşın kitaplarının tümünü kendi yayınlamış, satmaya çalışmış. Bugün ne seçkilerde, ne sosyalist gerçekçi şiiri ve şairleri konu alan yazılarda, ne de çağdaş edebiyatımızı inceleyen kitaplarda adı geçmeyen kültürü moda gibi tüketenlerin haberleri bile olmayan protest bir şair O. Bir dönem şiirleriyle dalgalandırdığı kitlelerin içinde yalnızlığa itilmiş yitik bir şair Muammer Hacıoğlu.

 

Yılmaz Güney’in “Arkadaş” filminde bir hayat kadınına okuttuğu aşağıdaki şiirinin ünü şairi bilinmeden Muammer Hacıoğlu’nu aşmıştır:

“Uykusuz gecelerin getirdiği çocuklar Her zaman mavi değil bu gökyüzü bu deniz / Buruşmuş çarşafların üzerinde bilmeden / Size acı bir dünya hazırlıyor anneniz / Kapanmış kapılardan geri dönüp / Hayatın rüzgârında savrulup durursunuz / İnsanın kuruş kuruş satıldığı devirde / Doğmayın ne olursunuz.”

Kendisini “Kimi gün yük taşımışım iskelelerden/Kimi gün kaldırımlardan taş sökmüşüm/Cam kırıkları parçalamış ellerimi/Parfüm kokan caddelere ter dökmüşüm” dizeleriyle tanıtan Muammer Hacıoğlu, 1945’te İstanbul’un Eyüp semtinde dünyaya geldi. Yugoslavya’dan Türkiye’ye göçmüş bir ailenin çocuğuydu. Sert koşullar içinde geçen çocukluğu nedeniyle öğrenimini dilediğince sürdüremedi. Hem çalıştı, hem okudu, kendisini yetiştirmeye çalıştı. Gazete satıcılığından iskele hamallığına kadar türlü işlere girip çıktı. Askerlik dönüşü 1972’de İstanbul’da Beyoğlu Sanat Galerisinde ilk resimli şiir sergisini açtı.

1980 öncesi ve sonrası iktidar karşıtı tavrından ötürü defalarca gözaltına alındı. Şiirlerinde burjuvaziyi kıyasıya eleştirdi ve bedelini ağır ödedi. “yüreğimin yangınından aklımın çengeliyle çıkardım” dediği basılmış basılmamış şiirlerini insanlığa miras bırakarak 1992’de kanserden öldü. Yapıtları: Altın Mısralar(1969) , Susun Ağlayacağım(1971) , Beni Sokaklar Çağırıyor(1972) , Öfke Kında Durmaz(1973) , Şafaklar Kana Bulandı(1975) , Kelepçe(1976) , Uğultu(1976) , Bir Yumruk Büyüyor(1977) , Ateş Benzin Emiyor(1979) ... Ölümünden önce yeni şiirlerini ve eski şiirlerinden seçmeyi içeren bir kitap yayınladığını da öğrendik ama kitaba ve ismine ulaşamadık.

 

Şiiri moda gibi tüketenlerin kendisinden haberleri bile olmayan Muammer Hacıoğlu, kendini bilen, tanıyan çağdaşlarınca “yaşantısının acı öyküsünden güç alan güçlü bir şair” olarak niteleniyordu. Şiirlerinde insanı, insanın insanla ilişkilerini anlatan şair, sosyalist heyecanını ve düşünceyi her zaman şiirinin içine koydu.. Bu nedenle zaman zaman slogancılılığın tuzaklarına da yakalandığı olduysa da yer yer kullandığı ince ve özgün imgelerle bunları şiirle örtüştürdü.

 

“biz halk savaşçıları / ne yarından ileriyiz / ne dünden geri / durmadan inceltiyoruz / çırılçıplak bir hançeri.”

 

Hedefi yaşanılan çıplak gerçekleri, acıları daha vurucu, daha çarpıcı bir tavırla ortaya koymak, uyuyanı uyandırmaktı. Bu nedenle şiirde “öz”, “biçim” tartışmalarının dağdağası içine dalmadan, yüreğinden kopan fırtınaları sözcüklerle örgütleyerek “Ateş Benzin Emiyor” adlı kitabının arka kapağına da aldığı Maksim Gorki’nin aşağıdaki görüşleri doğrultusunda şiir yazmayı sürdürdü:

“...Her sabah nereye gittiğini bilmeden bir işe giden, her akşam nereden çıktığını bilmeden bir işten çıkan, sevmediği hayatı yaşayan, sevmediği işi yapan, sevmediği kişilerle yaşayan, kalabalıklar arasından, yüzünde yaşamaya karşı ne bir sevgi, ne bir sevgisizlik işareti olmadan gelip geçen, her akşam evinin dört duvarı arasına bir mezara girermiş gibi giren, gecelerini bir sıkıntı yorganının altında yalnız ya da yanındaki yabancı gövdeyle geçiren bütün ölü kentlerin ölü doğmuş çocukları! Size bu ölü yaşamayı hazırlayan burjuvazidir ve bu oyun yaşamasını siz yaşadıkça sürdürecektir.”

Kalemine bir çocuk ağzı gibi emzirdiği şiirlerinin ateşiyle aydınlığın soluğunu akıttı kâğıdın damarlarına. Onun şiirleri üzerine incelememiz daha çok “Ateş Benzin Emiyor” adlı kitabı üzerinden yapılacaktır.

 

KONU:

Yaşadığı günler içinde ülkenin durumu şiirlerinin özünü oluşturmaktadır. 68’li yıllardan 12 Eylüle yaşanan gerilimler, acılı günlerin derin izi vardır Muammer Hacıoğlu’nun şiirlerinde. Bu görünümden yola çıkarak yaşanan olumsuzluklardan olumlu bir sonucu yaratacak çabaları dile getirdi. Çokluk aydın sorumluluğu üzerinde durdu. Aydınların uyanık durması gerekliliğinin altını çizdi, sosyalist aydınların sorumluluklarına değindi:

“ister şair ister ressam / ister doktor ister gök bilimcisi / ne olursak olalım / bu dünyada namuslu işler yapmalıyız / yüreğin, inancın,aklın gücüyle / insanlara bir şeyler bırakmalıyız”

Gecekonduları yıkılanların, grevdeki işçilerin yanındadır. Şiirlerinin coğrafyasında “Doğu” ve “Doğu insanı” da önemli yer tutar. Feodal zincirleri kırmak için büyük kentlere göç eden insanları anlatır. Kimi şiirlerinde coşku faşizme bir meydan okumaya dönüşür, kimi zaman da marşlara dökülür coşkular:

“açılsın artık kilitlenmiş ağzınız / dünya halkları bağırın sesiniz birer alev gibi yansın boşlukta / kopsun damarları gökyüzünün / bağırın dünya halkları / bağırın bağırın bağırın daha / bağırdıkça siz / devrimin atları kalkıyor şaha”

Şiirlerinde o dönemdeki şair ve yazarlara da sık sık gönderme yapar. Ümit Yaşar, Yahya Kemal gibi bireyci bir çember içinde şiir döşeyen şairler yerilirken; Nazım Hikmet, Çetin Altan, Kandemir Konduk gibi o dönemin sosyalist şair ve yazarlarına, aydınlarına övgüler yazar.

“halkı unutanı halk da unutur yahya bey / ve öldükten sonra anılmak öyle kolay iş değil / ve bugün şiir / ne leylâk kokulu bahçelerde geziyor / ne de deniz kıyılarında / bugün şiir / kanlı yumruklarıyla / kavganın içindedir”

Nazım Hikmet’e sevgisini şu dizelerle yansıtır:

“ellerim mumlar gibi yanıyor dokununca resmine / sen bir okyanussun, ben bir avuç su / ne güzel senin denizinde / bir damla olmak”

Onun şiirlerinde konu haritası daha da ötelere uzanmakta. Maden ocaklarından dokuma tezgâhlarına, zindanlardan, Vietnam’a, Küba’ya dek uzanmaktadır. Kimi zaman şiirsel duyarlığı yaşantısıyla içselleştirir, olgunlaştırarak yazar dizelerini, kimi zaman kından fırlayan öfkesiyle apaçık, sözü dolandırmadan haykırır diyeceğini:

“biz / özgürlüğü sınırlayan her duvarı / çelikten yumruklarımızla birer birer yıkarak / hıncımızı avuçlarımızda taşımalıyız / ve yaratmak için güzel günleri / gökte kartal / yerde karınca gibi yaşamalıyız”

Yaşanılan toplumsal çelişkileri bazen yergi, bazen sınıfsal bakışla ele aldı. Düz ve kaba gibi görünen dize kurgularında bile şiirin son dizesindeki çarpıcı söylemle şiirdeki duyarlığı kabarttı:

“bugün yılbaşı / büyük salonlarda çam ağaçları / yanarlar kutupta bir şehir gibi / ve viski şişelerinin gururlu ağızları /...............

bugün yılbaşı / zeytin halkın sofrasındadır / soğan halkın sofrasındadır / yiğitlik, namus halkın sofrasındadır / bugün yılbaşı / halkın sofrasındadır gözyaşı”

 

ÖZ:

 

Muammer Hacıoğlu’nun şiirlerinde imge örgüsü benzetme ve alegorilerle sınırlıdır. Şiiri, gücünü sözcük içi çağrışım tetiklemelerinden çok bilinçli kurgulu anlatımından alır. Bu nedenle de düzyazının eşiğine basmamak için yer yer benzetmelere ağırlık verir. Ancak zaman zaman karşıtları bir araya getirerek onların oluşturduğu çelişki çemberinde şiirini kurar. İletisini dolaylama yapmadan aktarmayı hedefler. Çünkü kitlelerin sesi olmak, sosyalist bir yaşamın özlemini yansıtmaktır amacı:

 

“sarı gölgeler geçmez mavi denizlerden / burda gemiler silâh değil / kardeşliği taşır içlerinde / içleri sıcak ve aktır / burda eşitlik alabildiğine sonsuz / sömürü yasaktır”

Kimilerine” sert” ya da “kaba” gelen o günün yaşanmışlığının izlerini taşıyan bu dizelerinin yanında derin, içten bir lirizm de vardır onun şiirlerinde. “Zencinin Dileği” adlı kısa şiirinde olduğu gibi:

“bana / karanlıkta bir şiir yaz / bembeyaz”

Muammer Hacıoğlu’nun şiirleri akışımlıdır. Her dize kabaran dalgalar gibi birbirinin üzerinde yükselerek sonunda patlamaya dönüşür... Özellikle son dizeler çarpıcı bir etki uyandırmak için özenle hazırlanmıştır.

BİÇİM:

 

Muammer Hacıoğlu’nun şiirlerinde kesin kalıplar ve biçim zorlamaları yok. Çoğunlukla şiir içi akışıma bağlı olarak 5,6,7,8....’li kıtalar biçiminde. Ama yer yer kimi durumlarda kesik ve artık dizeler de var. Ama bunlar ağırlık taşımamakta. Şiirlerde sıkça karşılaştığımız yinelemeler, ahenk öğesi olarak kullanılmış. Bu açıdan baktığımızda çok sesli bir yönü var onun şiirlerinin. Uyak yapma kaygısı da yok şairin. Ancak yeri geldiğinde uyağı da kullanmaktan kaçınmamıştır. Taşlama biçemli birkaç şiirinde halk şiiri ölçü ve uyak düzeni var.  Kesme imi ve düzeltme imi dışında noktalama imleri yoktur. Ayrıca dizeler hep küçük harflerle başlamaktadır. Dizelerdeki sözcük sayılarına baktığımızda gene bir farklılık görürüz. Tek sözcüklü dizeler olduğu kadar 6-7 sözcüklük dizeler de bulunmaktadır. Seksen altı dizelik uzun şiirlerinin yanı sıra 3 –4 dizelik şiirleri de vardır.

 SONUÇ:

Görüldüğü üzere şair, yüreğinden kopan damlaları dizginsiz, bentsiz, bağsız bir ırmağa dönüştürüyor. Toplumsal olayların izdüşümünde oluşan heyecanın sınıfsal bilinçle buluşması Muammer Hacıoğlu’nun şiirlerinin ana hattını belirliyor. Onun şiirlerinde mistisizm, kaypaklık, döneklik gibi kırılmalar yoktur. Süslü ve artistik bir şiir değildir onun şiiri, yaşamın çıplak alnından süzülen ter damlasıdır. Onun şiirlerinde “acı”, “hüzün”, “intihar”, “umutsuzluk” , “yalnızlık” sözcüklerini göremezsiniz. Muammer Hacıoğlu’nun şiirlerinde “yarın”, “halk”, “işçi”, “kavga”, “isyan”, “umut”, “bayram” sözcükleri örgütlüdür daha çok.....

Muammer Hacıoğlu “mavi kanatlı kuş” diye nitelediği şiiri, yağmurlardan ve fırtınalardan süzerek, karanlıkları savurup bir ışık harmanıyla akıttı penceremizden içeri. Onun şiirlerinde iki yağız at gibi şaha kalkmış mutluluğun çocuk yüzlerindeki yansıması vardır. O, uykusu çözülmüş milyonlarca insanın yarınlara yansıyan umudunda şiirleriyle alev alev tutuşan bir türküyü seslendirdi hep. Bu ses, o büyük umudu yaşayanlar ve yaşatanlarca yankılanacak yüreklerde

 

 ŞİİRLERİNDEN SEÇMELER

BİZ KÜÇÜK İNSANLARIZ

 

biz küçük insanlarız

ellerimiz küçük işler yapmak içindir

taş kırmak meselâ

demir dövmek

ve sarılıp bileğine kazmanın

vurmak toprağın gebe karnına

 

biz küçük insanlarız

ayaklarımız küçük işler yapmak içindir

koşmak meselâ

açın

üşüyenin

umutsuzun çağrısına

buz tutmuş caddelerde yalınayak

 

MUAMMER HACIOĞLU

 


 

HER AKŞAM YÜREĞİME DÜŞER YILDIZLAR

Her akşam,yüreğime düşer yıldızlar

Dolanır dururum,sahilimde

Kıyılarımı taşlarım,baştan başa

Bir dalgakıran kadar sağlamken

Tekne gibi,yalpalanır dururum.

 

Her akşam,yüreğime düşer yıldızlar

Bir sağanak edasıyla yağarım

Sisin dağılması,uzun sürmez bu sabah

Perdesini çekerim,gözbebeklerin

Seni görmesine,bir türkü söylenirim.

 

Her akşam,yüreğime düşer yıldızlar

Kendimle kalmalıyım,kendi kıyılarımda

Karşıya baktığımda görmeliyim her şeyi.

Seni yaşamalıyım,yakamoz gözlerine

Dalga dalga kalbine,dolmalıyım zamansız.                             

 

                               Sami ARSLAN


 

NE VARSA YÜREĞİMİZDE                                                                        

Aydın KARASÜLEYMANOĞLU

Bazı kişilerin yüreğinde güzellik bulunur, bazılarınınkinde de hainlik, kin, nefret.. İnsanı insan yapan ya da insan görünümü altında canavarlaştıran yüreğidir. Yüreği temiz ve sevecen olanla, yüreği kirli ve acımasız olan bir tutulur mu hiç? Yürekliyle yüreksiz aynı kefeye konur mu? Bir insanın yüreği, değerler bütününün aynasıdır. İnsanlığının ölçütüdür.

Ozan İlhan Karaman dostumuz, Gerçek Sanat Yayınları arasında çıkan şiir kitabına “Ne Varsa Yüreğimizde” adını koymuş. Ne yok ki yüreğimizde? Sorumlu ve duyarlı bir ozanın yüreği ülkesi için, halkı için çarpar. O, kendi adına yüreğinde cehennem taşır. Her aksaklıktan etkilenir. Her çirkinlik onu üzer. Başkaları adına ise yüreğinde cenneti saklar. Evrenin güllük gülistanlığa dönüşmesini, insanların mutlu olmasını ister.

Usta ozanlarımızdan İlhan Karaman da, kitabındaki ilk şiirde, dünyayı çirkinleştirenleri tanımlamaya çalışıyor:

Sektirdiler keklikleri dağlardan gülüm

Tetik tetik düşürdüler ceylanları

Huzur çiçeği koydular adını gömüt taşlarının

Ne dilim alıştı yavan sözcüklerine

Ne de yâr oldu onlara gönlüm.

İkinci şiirini usta ve üretken yazar Talip Apaydın’a adamış Karaman. Bu şiirde de evreni güzelleştirenlere değiniyor. Anadolu çocuklarının köy enstitülerinde yetişip, aydınlanma hareketine katılmalarını dile getiriyor. Bir döneme damgasını vuran ve yüreksiz politikacılar tarafından yok edilen köy enstitüleri hiç silinir mi belleğimizden? Arı gibi çalışan, üreten köy çocuklarının çağdaşlaşmamıza katkıları hiç yadsınabilir mi? Karaman

onurlu savaşımı ve sonucunu bu şiirde

şöyle anlatmaya çalışıyor:

Arılardı çiçeğe konan

Oğul oğul uygarlık ateşinde kız kızan

Başlamıştı bir onurlu savaş

Bir gönençli uğraş ki insanlığa

Yaşamaksa yüce bir amaç

Amaç da güzel yüzlü çocukların

Düşmemeleri için yalnızlığa.

İlhan Karaman 1948 Hopa doğumlu. İlkokulu Borçka’da, ortaokulu Pazar’da, liseyi Karabük’te okumuş. İ.Ü.Gazetecilik Yüksek Okulunu bitirmiş. Çeşitli görevlerde bulunmuş. Şu anda yorgun yüreğiyle Antalya’da bulunuyor. Her kişi bir yörede doğar, büyür. Yöresinin sorunlarına sahip çıkar. Orada yaşadığı anıları kolay unutmaz. Ama yürekli olanların yeri yurdu bir yöre değil tüm dünyadır. Bir ozana yakışan da evrensel olmak, evrensel düşünmektir. Karaman da Hopa’da doğmasına karşın o bir Türkiyeli ve de dünyalı ozandır. Kitabının 13.sayfasında dünya çocukları için duygularını şöyle dile getiriyor:

Suyu ekmeği ak

Kara Afrika’nın

Koynunda uyuya kalmış Etyopyalı Ugandalı çocuklar

Teni kemiğine yapışık ahh

Yitik duyguları

Er çökmüş çiçek diplerine sabah

Dal kuytularında bırakmış umutları

Asılmış kuru memelerine analarının

Ak sütü bekler

Doyumsuz dudakları

Açlığında yiten çocukları mı

Duydukça kara düşer yüreğime

Yanar bir yerlerim.

Her ozan gibi Karaman’da doğup büyüdüğü yöresinden motifleri taşımış şiirlerine. Ben de oralardan olduğum için Karadeniz’i bir baştan bir başa kaç kez geçtim bilmiyorum. Ben diyeyim kırk, siz deyin elli kez. Bu sahil yolunu giderken yağmura yakalanmadığım ise ya bir kezdir ya iki kez. O da, ya bizim geçtiğimiz yerlere sonradan yağmıştır, ya da biz giderken önümüzdeki yollara yağan yağmur dinmiştir. Söylemem o ki, Karadeniz’de yağmursuz güne ender rastlanır. Sinirli Karadenizli imajının, havaların sürekli kapalı ya da puslu olmasından kaynaklandığı bilinir.

                   Bu yöremizde atmaca tutkusu çok yaygındır. Çarşıda pazarda, koluna zincirle bağlı atmacalarla gezen çok kişi görürsünüz. Zengin Arapların, bu atmacaların görkemlilerine bir araba alacak kadar para verdikleri söylenir. Karaman’ın bu yöreyle ilgili şiirini birlikte okuyalım:

Gözlerim dalar gökyüzü boşluğunda

Yıldız yağmurları sular Karadeniz’i

Çaylar ırmaklar

Akar akar akar

 

Tepede doğan sürüsüdür

 

Gördüğüm geçitte

Gökboyu Anadolu içlerine

Peşlerinde sarı bir atmaca

Uçar uçar uçar ve

Ağustos da nemli bir güneş ısıtır bizim oraları.

Karaman, yöresindeki yaşamı yansıtırken, balıkçıların umuda vire ettiğini, çağla yeşili gözlerden taşan sellerin Kaçkar’ların yosunlarını yıkadığı, Kuzey yıldızlarının insanların yüreklerinde parladığını vurguluyor. Şöyle diyor:

Yüreğidir kin tutmaz çocukların

Çocuklar ki sevgisiz bakmaz umuda

Bir barış çağrısındadır dünyaya sesim

Bir de özü yatar şiirlerin özümde

Özüm ki yangınıdır umudun.

Ozan, ülkeyi sarmalayan karanlık günlerden de etkilenmiş herkes gibi. Yazgısına ortak olan dostlarını da anıyor şiirlerinde. Sözü yine ozana bırakalım:

Ne Asurlu bir dilberin nazı

Ne Babilli dervişten kalma gurur

Gelmiş Yukarı Mezopotamya’dan

Yüreği Harran

Ve dost hamurundan karılmış

Siverekli bir gül gülüşlü Halit can

Neşter elinde 12 Mart’ın karlı sabahı

Bekliyor beni

Gözleri sevgi kervanı dağılırken duman duman.

Karaman’ın kitabında bildik ozanlarla da karşılaşıyoruz. Bir zamanlar, Ankara’nın ilk ofset gazetesi Yeni Halkçı’da bir süre birlikte çalıştığımız üstad Hasan Hüseyin’e yakıştıramıyor ölümü Karaman. Kim yakıştırabilir ki, saçları gibi bozuk düzene karşı dik duran bu usta ozanı? Dağda çiçek açsa da, sular coşkun aksa da bir gün kaçınılmaz oluyor ölüm. Hasan Hüseyin en verimli çağında direndi günlerce ölüme. Ben Evrim Dergisini çıkarırken yazı kurulu üyesi olan İsmail Gençtürk de hep yayın işlerine yakın olmak istedi. Dirençli şiirler yazdı. Şimdi o da yok aramızda. Baskıcı dönemin uygulayıcıları tarafından canına kıyılan İlhan Erdost adaşına şöyle sesleniyor Karaman:

Daha nice günler akacak sular

Yağacak nice yağmurlar/karlar

Sensiz ama seninle olacak Gül  bacım

Türküler büyüyüp söylendikçe dillerde

Alazınla ışıyacak dünyan Adaşım.

Karaman, dost ülke Azerbaycan’ın Rus tankları altında ezilmesine de tepki gösteriyor. Bu mu güvercinli çağrılar, bu mu yeniden yapılanma, bu mu özgürlük, diyor. Çocukların, anaların tank paletleri altında ezilmesini yakışık bulmuyor. Azerbaycan şiirinden bir bölüm aktaralım:

Bu çağ yangınında namluları dondurmadan

Düşürmeden palet yapraklarını tankların

Çıkıp da meydanlarda konuşmak

Yazmak açlığı yeniden yapılanmayı

Ve karların üstünü kıpkızıl

Desenliyorsa onca kan

Yakışık mıdır?

Ozan, yakınında bulunduğu Zonguldak/Çeltek kömür ocaklarında çalışanların yaşamlarına da değiniyor. Karanlıklara alışık olan, yerin altında ölümle burunburuna gelen insanların yaralarına da parmak basıyor:

İneriz derinliklerine toprağın

Çıkarız bazen ölü olarak raylar üzerinde

Işırken lambalarınız

Yanarken sobalarınız

Dolarken kasalarınız

Allık değil sürdüğümüz yüzümüze

Gül kokuları hiç değil kokladığımız yeraltlarında

İneriz biz emek emeğe

Yürek yüreğe vurarak

Aş için ekmek için

Yaşamak yaşatmak için

Polonyalılarköpeklerini indirmeseler de böyle ocağa.

Can yoldaşını, yaşam arkadaşını yitiren bir ozanın, elbette ki iç dünyası da sarsılır. Yaşama direnci kırılır. Karaman, eşinin acısını kitabının son bölümlerindeki şiirlerine gizlemiş. “Karıma dizeler” başlığıyla yalnızlığını yansıtmış. Yaşamın ağır yükünü şimdi Alman Mariget Hanımla paylaşan ozan, eski eşine şöyle sesleniyor:

Günler tükenecek bir bir

Yakınlaşacağım sana

Bakacaksın ki yanı başına

Gelmiş uzanmışım

Duymayacağız zamanın çöküşünü

Etkilemeyecek acılar sevgiler bizi

Rüzgârlara bırakacağız

Söylemeleri için türkülerimizi.

Karaman, Doğu Karadeniz’in özelliklerini de vurgulamış şiirlerinde. Çoruh’un hırçınlığını, yaylaların dumanını, fındık tarlalarını, çay bahçelerini, Sarp kapısından iri memeli Gürcü kızlarının geçmesini motifler halinde işlemiş. Hopa hapishanesinde bir süre yatan büyük usta

Nâzım’ın izlerini aramaya koyulmuş. Karaman’ın dizeleriyle Nâzım’ı bir kez daha analım isterseniz:Nâzım kokuyordu fındık tarlaları

Hopa’nın

Çay sürgününde dizeler dökülüyordu Nâzım’dan

Varamıyor yaşanmışlığın özünden kopup                                                                               

Varacağı yere

          “İnsanSıcağı”nı okumadan

          Nâzım’la bütünleşir bu yaz yolculuğum

          O son iskelesinde Karadeniz’in.

1967’den bu yana, birçok dergi ve gazetelerde şiir ve yazıları yayınlanan İlhan Karaman’ın, “Bir Yalnız Adam” adındaki ikinci şiir kitabı ise Karabük Kültür ve Sanat Derneği Tay Yayınları arasında çıkmıştır. (Bir Yalnız Adam, bu yıl ki Rüşen Hakkı şiir ödülünün üçüncüsünü aldı). Yalın diliyle, toplumsal sorunları irdeleyen, Anadolu gerçeğini sanatsal içerikle yoğuran Karaman’dan yeni  ürünler bekliyoruz.


 

ARDA’YA

 

35 yıllık analığımda

İçimde büyüdü sevgilerin en yoğunu

Bahçemde açtı çiçeklerin bin bir türlüsü

Coşkularım azalmışken bedenim yıpranmışken

Tünelin ucunda doğan bir güneş gibi

Isıttın kar yağan yüreğimi.

 

Önce gülücüklerin cemreler gibi düştü üstümüze

Sonra dinginleşti yorgun bedenimiz

Yeniden tanıdık eski coşkularımızı

Bayrak bayrak dalgalandık meydanlarda

Güç bulduk direnmek için yeniden

Bahar düştü dağlarına umudumuzun.

 

Seninle sevdim dünyanın tüm çocuklarını

Seninle çoğaldı yaşama sevincim

Seninle büyüyor tüm güzellikler

Şimdi en mutlusuyum

Torunuyla yeniden yaşama dönenlerin.

Ekin Sanat / Ekim 2006

            Şahver KARASÜLEYMANOĞLU


 

            

ailem(!) ve diyalektik

 

kendime koştukça azaldığımdır babam

donanıp tepeden tırnağa güneş çiçekleriyle

kıvrımsız beyninde serbest salınım yapan

meşin yuvarlak ve bira

allah’tan ve polis’ten eşdeğer korkulu

kendini hiçliğe büyüttüğünü bile bilmeyen

 

- ulan burası Nasıra mı yoksa İzmit

  gençliğimi çarmıha geren babam ve oportünizm

 

mor bir dikendir annem batan ömrüme

buruşuk kalbinde mülkiyet oburluğu ve pusulasız öfke

para’ya allah’tan daha çok imanlı

kendini hiçliğe büyüttüğünü bile bilmeyen

 

- ulan burası Nasıra mı yoksa İzmit

  gençliğimi çarmıha geren annem ve kapitalizm

 

                                        serkan  engin


 

GİTME

 

Yüzlerimiz eski

Günlere dönükse

Uzun çayırlar

 

Camlara yapışık

Dingin mavilik

Kilimlerin odasında

 

Hep çocuk yüzlüdür

Sarıp yüreğini uzaklara

İlkyaz dağlarında

 

Sizi seviyorum

İlk yazdığım tümce

Eski günler yolunda

 

Oktay Adil OLTA

 


 

HAKİM  BEY’İN SELAMI

 

              Musa DİNÇ

                                   

   Güneydoğu Anadolu’muzun şirin bir ilçesi, tan güneşi tepelerin arkasından ışıklarını  saçmış,kahvaltı faslı bitmiş,gün yeni  başlıyordu.

   Sabah mesai saati.Davası olanlar erkenden adliyeye gelmişlerdi.Koridor bir hayli  kalabalıktı.Duruşma salonu kapısının yanındaki bankta üç kişi oturuyordu.Her üçü de bir  birinden inatçıydı.Bankta kıçlarına yer vermek için habire birbirleriyle kıyasıya mücadele  ediyorlardı.Her üçünün de köyden geldikleri yüzlerinden okunuyordu. 

    Hakim Bey,Duruşma salonuna girerken  kapıdaki bankta oturan üç kişiyle göz göze gelir;

   “Selam”deyip,içeri geçer.Koltuğuna oturur oturmaz,koridordan bağrışmalar,tepinmeler üzerine mübaşire seslenir: 

   “Git bak hele,koridorda neler oluyor?”

    Mübaşir ivediyle koridora fırlar;koridorda üç kişinin birbirleriyle yaka paça kavgaya  tutuştuklarını görür.Kavgayı ayırmak için,orada bulunan birkaç kişi ile yoğun çaba sarf eder;  ama pek başarılı olamazlar.

    Koridordan gelen gürültü,patırtı Hakim Bey’i kızdırıp, sinirlendirir.Yerinden öfkeyle kalkıp,koridora kavganın olduğu yere yönelir.Kavga eden üç kişi Hakim Bey’i karşılarında görünce apışıp kalırlar.Kavgalarına ara verip, Hakim Bey’e yönelirler.

    Hakim Bey;“ne oluyor?” daha demeden üçü birden:

  “Hakim Beg,sen bana selam vermedin mı?”

    Meğer kavgaları selam içinmiş.Biri bana,diğeri bana,ötekisi ise asıl selamı bana verdi!”der.

    Hakim Bey:“Hay Allah,ne aksi şey!İşimiz duruşma salonundan adliye koridorlarına  taşındı.”

    Hakim Bey tatlı sert mizaçlı olduğu için,işi tatlıya bağlamak ister.Hakim Bey,her  üçünün de saf olduklarını,tutum ve davranışlarından anlayıp onları içeri alır.

  “Haydi efendiler,başınızdan geçen birer olay anlatın da,ben de kime selam verdiğimi  söyleyeyim.”

    İlk sözü Reşo alır:“Diyarbakır’dan kendime çok güzel bir çarığ aldım.Hayatımın en guzel çarıği buydu diyebilirem.Ne bıliyem  kanım çok ısınmişti.Köy yerinde giyıp,hava atmağ için sabırsızlanidim.İlçemıze gidecağ dolmişa bindım.Sevincıme dıyacağ yoğ,tabiri caiz forsım  bin beş yüz!Bendeki çarığ Mısto Ağa’da bile yoğti.Çarığlarıma bir goz attığtan sonra,tekrar  heybeme koydum.Bir kaç virajdan sonra dolmuşumuz ilçeye geldi.Eh köyümüz ile ilçe arası yaklaşık olarak yarım saatlik yol.Köye vasıta gitmez Tabanlara kuvvet  deyip yola  çıktım.Yeni çarığım eskimesin diye giymeğe de kıyamiyem.Yalın ayağ vurdum yollara.Yolu  kısaltmak için bazen kestirmeden  gididım.Tırpanla biçilmış bir buğday tarlasından geçerken  yerde kalan ekın koki (kırm) ayağ tabanıma batti.Üstünden çığti.Büyüğ bir aci ve sıziyla eğılıp bağtım;ayağımın çıplağ olduğunu görünce, o kadar sevındım ki;ne ayağımın kanına,ne de  acisina aldırış bile etmeden kendi kendime:“Ya çarığım ayağımda olsaydi!İyi ki yoğti da çoğ şükür delinmedi!”

    Hakim Bey:“Eh fena değil,sen anlat bakalım.”

    Hüso:“Hakim Beg,Reşo’nun ki de olay mi?”

   “Bırak gevezeliği de meseleye geç!”

   “Hakimım,avradımın yemağlerine doyim olmaz.Ev işlerinde yemağe vağit ayırdığı zaman çoğ guzel yemağ yapi.Ayıptır soylemesi bende biraz avrattan korkiyem!Bir gün ev işini erken bitirmişti.Bize şehriyeli içli köfte yapmışti.Allah hak şahidımdır avradımın içli köftesine diyecağ yoğ.Çok lezzetli tadına doyim olmazdi.Affedersınız biraz nefsıme  düşkinem Hakımim!Yemeğ sofraya gelmeden mutlağa kaşla goz arasında yemağın tadına  bağarım.Avrad odadayken mutfağ tarafına geçtım, tencere kapağıni açıp bir köfte aşırdım. Avrat seslenince korğumdan koftenin hepsıni ağzıma birden ativerdim.Ağzımın sol tarafına  çiğnemeden yerleştırdım.Bu sırada avrat geldi:

      ‘Ne yapisen Hüso?’demesiyle şiş yanağımi gösterdim. 

       ‘Iıııh!!!  Iıııh!!!’sızlayip  durdım.Avrat telaşlandi ve ağzımi açmami istedi.Dünya  yıkılsa umurumda mi?Ağzımi açar miyam  hiç! Sürekli ‘ Iııh!...  Iııh!...’ sızlayip  pofliyam.

Avrat dayanamadi; köyde diş çeken bir koyliye gotirdi beni.  Bızım dişçi koyli ne yaptıysa avradın yanında ağzımi açmadım.

        Avrat da habire:’ Ne oli  kurbanın oliyam bir çaresini bul;kocam helak oldi!’deyip  yalvaridi.Bizım dişçi: ‘İltihabi boşaltmam gerekir,onun için de yanağından bir delik açmamiz  lazım’ tanısında bulundi.Avradın dırdırından iyıdır,diye sesimi çığarmadım.Hem ufacığ bir  delik,ne olacağ sanki?  Kendimi teselli ettım.Temiz demağa bin şahit ,bir jiletle yanağımi biraz yardi.Koftenin şehriyeleri gorününce:’Eyvağ,hepsi kurtlanmiş!’ deyip büyüğ bir cerrahmış gibi  bütün şehriyeleri bir bir çığardi;gazli bezle yarami kapatti ve sardi.Avradım da sağa sola  koşuştıriyordi;ama ne de olsa dırdırından iyidir, diye pek aldırış etmedım. “

 

       Hakim Bey:“ Çok ilginç,eh fena değilmiş.Haydi bakalım bir de seni dinleyelim?”

 

        Kazo: “ Hakımim,ben oyle kari mari milletinden korkmiyam;ama evın içinde  yapabileceğim işler varsa da yaparam;fakat hanım süti sağdıktan sonra buzağıya biraz bırağır. Buzağıyi emzırtırız hanım da,ben de bu işi sevmiyığ bu yüzden sığ sığ tartışırığ.Bazen hanımi  döğdığım de oliyor.Kokli bir çozım bulmak için oturıp bir karar vermağ istedığ: 

       ‘Birbırımızle kim önce konışırsa buzağıyi emzırme işini de sürekli o yapacağ   ve  birbirımızle   konışmama  karari  aldığ.’

        İki- üç gün  derken  hanımım dereye çamaşır  yığamaya gitti.Ben de evde otıriyem.Aradan yarım saat geçmeden bızım inek salondan girip  mutfağa(kilere),  girdi; zahire çuvallarını  devırdi;  başladi  yemağa;derken  pekmez  küpını de  devırmesin mi?Ben de bir kere şartlanmişam hiçkimseyle konuşmamaya.Kayınbiraderım o  sırada evımize misafir geldi.’Ablam nirde?’ deyi.Konışmamakta direniyem.Bir daha bir  daha sordi.Benden cevap alamayinca evin içini gezdi.Mutfağın halıni görünce;hele yere saçılan pekmezi kan zannedince kıyametler kopti.Birden üzerime atladi:’Katil,ablami  öldürmişsen!’ deyip,beni yumruğladi;sonra yaka paça yakındaki karakola gotürdi.Benim  hanım da sabah çamaşıra gitmiş,öğlen vağti dönmiş,koyli kadınlarla sohbete dalip gecikmişti.

     Karakoldaki bütün suçlamalar karşısında yine de suskınlığımi bozmiyam;derken nöbetçi savcılığa sevk edıldım.Hakımin karari: ‘İdam!’

     Benim hanım merak edi.Evımız koyün dışında olduğu için koye ini ve sori;kimse bıl mi.  İlçede hanım tarafi ayağlani.Kayınbabam iki küçüğ çocıği almağa gidi.Kızıni sağ gorınce,  gozlerine  inanami,olani biteni bir bir öğreni.Solıği ilçede alilar.Karakola uğriler,idam edilmağ üzere oldığımi öğreniler ve infaz yerine koşiler.Boynumda ip,son isteğimi soriler.  Ben de inadım inat diye konışmamağta direniyem.Birden hanımın sesini  duydım: ‘Durın,yapmayin; o suçsızdır!Kurban bu ne hal?’ deyip, üzerıme atladi.Ben de oradakilere :  ‘Hepınız şahidımsunız.İlk önce o benimle konışti;artığ kınali buzağıyi o emzıracağ!’Hanıma  karşi kendimi zafer kazanmiş komitan gibi  gordım.Benimkisi de boyle  bir  olaydır,  Hakımım!”

            “Hımmm,selamı Kazo’ya verdim;çünkü en çok sıkıntıyı o çekmiş.”

 

Not: (Öyküde Diyarbakır şivesi kullanılmıştır.)

                                                                                                 

                                                                                  diclemsahaf@hotmail.com

 


Sustukça susayan

Uçuşur gazel gazel

 

60.

 

Boğuşurken öz karasularında

Yelkensiz limansız azıksız

Sustukça susayan

Rast gelesi gülmeyen

Gazel gazel uçuşan

Oltaları boş takaları yalpalı

Emzikli emzikli tay balıkçılar

Attılar demirlerini gelecek günlerin

Tel örgülerine dikenli çitlerini hürriyetin

 

Ve aşk bitmişse sevgili gönlünde dost elinde

Nasıl uslanır nasıl tohum olur fidan olur dal olur

Nasıl sevdalanır petek petek bal olur bu toy   

bilekler

bu sevgiyi dolu soylu yürekler

 

61.

 

başlamışsa bulanık günler bayramıyla

çürük ipliklerle bükmesi örmesi dokuması sarması

sevda boyları aşk yorgunu yolculuklara

gül dalı nakışları kilim kilim günlerin

ve bulanırken umudu meçhule çirkin günler arifesi

su başları bir içimlik gözeler

ve saplanırken birer birer mızrak mızrak buzları

ilk yazla ellerini oğuşturan inmeli yüreklere

gün boyu kaygıları sargısız dertlerin

sessiz sedasız kader yazarı

asırlık asırlık bin bir çınar gölgesi

hain hıyanet saçaklarından

nasıl savrulur gül yarınlar başak başak bugünler

şu durgun havayla gönlü kırık yabayla

dağa dağ anılar harman harman umutlar

                                  

   Kemal YÜKSEL                     

 


 

 Rasin 

 

Mehmet KIYAT ‘la

Belgin Başar KOLDAŞ’ın Röportajı

  

Can Pazarı, Utangaç, Uzaklar, Uzağına Düşmeden, Zeytin , Koca Filistin, Irak/ın Yalnızlığı şiirlerinden birkaçı toplamsal gerçekçi konularda yana askeri disiplinle sanat disiplinini birleştirmiş koca yürek   Mehmet Kıyat’ın sanat hakkındaki görüşlerinin yer aldığı ‘Geçmiş Olsun’ yazısından kısa bir alıntı yapmak istiyorum;

“ Umudu ve gerçeği yanıltılmış bir halkız. Bir sürü sahte kahraman aramızda…Üstelik köşe başlarını tutmuşlar.Yaramıza tuz basarak sokağa çıkabildik ancak.Atı alan Üsküdar’ı geçip,borç denizleri tüm yurdu sarınca uyanır gibi olduk ama,geçmiş olsun!...Sol birbirini yerken,olay aldı başını gitti.Çürükler,bozuklar,aymazlar,incir çekirdeğini  doldurmayan sözlerin sahipleri,cinsel bozukluk simgeleri kendini adam sandı…Gece sapkınları,kapı kapı

dolaşan bilisiz yosmalar,okuma özürlüler,

kendilerini sanatçı sandı.Böylece,herkesi sanattan soğutup,canını okudular güzelliklerin.Bir bardak çay parası için sazcıların peşinde kapı kapı dolaşıyorlar.yazdıkları,yaptıkları da ortada…Büyük görünsünler diye,çevreleri de hep küçük insanlarla dolu.gerçek değerleri görmezden gelip,onlardan uzak duruyorlar.

Yine Mehmet KIYAT’ın Kentlerimiz Kent Olmadı KÖYDE KALDI CUMHURİYET (2006) eserinden beğendiğim bir şiiri sizlerle paylaşmak istiyorum;

Ho Şi Minh

 

Adına sordum önce

                              Işık taşıyan

Dersini çalışmış

                              Korkusuz

Simgesi kurtuluşun

                                Hem ince

                                               Hem sert

Kanla tarihini yazıp

                                Sözünün erki

Yadsınmaz derinlikler

                                  Ve güneşin sesiyle

Fırtına düşlerde dörtnala

Ormanımız

                       Ve yağmurla dost

Toprağa sarılan öfkemizle

Savaşı yüreğinde

                            Işık taşıyan emek

Ölüm demekti beklemek

Bir kartal gibi süzülerek

                              Eylemi usunda

Hep yükselerek

                           Onurlu bir ülke

Ve onurlu bir gelecekle

Işık taşıyan

                         Adını söyledi önce

 

                                       Mehmet KIYAT

 

Kısaca özgeçmişini ele alırsak şu izdüşümleriyle karşılaşırız;13 Eylül 1943 yılında Malatya’da doğdu. İlk ve orta okulu aynı yerde tamamladı. Kuleli Askeri Lisesi’nden sonra Hava Harp Okulu’na girdi. Okulu bitirdikten sonra Diyarbakır, Ankara ve Balıkesir’de görev yaptı. 1980 Mart ayında kendi isteğiyle emekli oldu.

1984 başında Ankara Kızılay’da kurduğu Doku Sanat Galerisi’ni 1986 yılında Çankaya’ya taşıdı. 1987’ de aynı adreste ikinci bölümü, 1996’da da İstanbul’da 400 metrekarelik şubesini açtı. Görsel Sanatlarla ilgili yapıtlar sergileyen Mehmet KIYAT, iki kişisel resim sergisi açmış olup, ilki 1962 yılında yayımlanan 19 şiir kitabı yayımlamıştır.

 

Ankara’da yaşayan Mehmet Kıyat, sanat galericiliğinin yanında, şiir çalışmalarını da sürdürmektedir. Doku Sanat Galerisi prensiplerinden ödün vermeden sanatsevere Ankara’da 23 yıldır İstanbul’da on yıldır hizmet veriyor. Doku Sanat Galerisine gelen sanatsever Türk toplumunun dış etkilerle kirlenmemiş yanını temsil eden saygı,yakınlık, ilgi, sıcak bir yaklaşımla karşılaşıyor. Başarılı bir galeri  işletmeciliğinin yanı sıra birçok eseri yayınlanmış Mehmet KIYAT’ın yapıtlarına  göz gezdirirsek;Ak Özlem (1962) Çoklu Kentler Gerçeği (1963) Sürelerin Sözü (1964) Doğu (Yeditepe Yayını) (1965)Türkiye Bizi Dinliyor (1967)Yeniden (1970)Kolkola (1977) Yazılan(Yazko Yayını) (1982)Doğu – Türkiye Bizi Dinliyor(2.Basım) (1996)Yeniden – Kolkola(2. Basım) (1996)Yazılan(2. Basım) (1996) Acılar Bize Kalıyor.(1996) Ses Ve Doku(1996)İzini Süren (1996) Gül Ve Defne (1996) Yüreğim Yüreğim (1996) Sesler (1997) Kasırga (Doku Yayınları) (2002) Çakmaktaşı (Doku Yayınları) (2003) Güneşe Düşen Gölge (Doku Yayınları) (2004) Kimsenin Umurunda Değil (2005) Ölüm Kaçmış Gözlerine (2005)Kentlerimiz Kent Olmadı Köyde Kaldı Cumhuriyet (2006)

 

Kendisiyle Doku Sanat Galerisinde sohbet havasında geçen ve sanata bakış açısının ipuçlarını bulacağımız bir röportaj yaptık:

Sanatseveri sanatçı ve galerici nasıl yönlendirmeler ?

Bilgi,yakınlık,alaka ayrıca alıcıya sanat eserini değiştirme, gerekli olduğunda elindeki eseri sanatseverle buluşturma…

Genç ressamlara bakış açınız?

Genç ressamların önünü açmak için yıl içinde açtığımız sergilerin üçte bir oranında onlara yer ayırıyoruz. Bu onların önünü açıyor ve sanat çalışmalarında teşvik edeci oluyor.

Yarışmalar ve ödüller hakkında görüşleriniz?

Yarışmalar yapılmalıdır. Sanatçıyı teşvik ve onure eder. Fakat juri üyelerinde duygusal yerine sanat eserine ve sanatçıya daha objektif bir tutum seçilmelidir.Hatta sanatçıyı kişisel olarak tanımayan eserine objektif tutumla bakan gerekirse yurtdışından konunun uzmanı kişiler olabilir. Juri üyesi kendi ekolünden, yetiştirdiği öğrencisi ya da kıramadığı tanıdığı olması aslında hak eden eser ve sanatçının önünü tıkamaktadır.

1980’li yılları baskıları altında sanat galerisi işletmek nasıldı?

1980’li yılların başında ihtilalden kaynaklı zaten sanat ortamı durgundu. Ortalarına doğru yavaş yavaş açılmaya başladı. Sebebine gelince kaybedecek şeyi olmayanlar otel ve mülk sahibi olmaya başladı.

Sermaye, görsel ve yazılı medya değersizin yanında yer almaya başladı. Popülizm,piyasalaşma etkili oldu.

Usta çırak ilişkisinde dengelerin korunmasını ne kadar önemlidir ?

            Usta ile çırağın değerlerine göre hitap edilmeli,; albümlerde, sergi davetiyelerinde, kitaplarda, onlarla ilgili tanıtım yazılarında çırakları ustaları övdüğümüz gibi översek çıraklar ustalaştıklarında nasıl hitap ederiz.

            Ankara’da Galeri enflasyonu olduğunu düşünüyor musunuz?

            Evet haklısınız bende aynı düşünüyorum. Ankara’daki resim açılışı 300-400 kişiyi geçmiyor. Bir kez resim alanlar dahil. Galericilik belli bir birikim ve eğitim gerektiriyor.

            Yazımızın sonuna gelinken neler söylemek istersiniz?

            İnandığım, doğru bulup doğru yaptığım her şeyin yerini bulacağına inanıyorum. Ailemin desteği, disiplinli çalışmam başarıyı getiriyor. Yeni galericiler bu esaslara uyarsa başarılı olurlar.

            Mehmet Kıyat’la sanatla yoğrulmuş uzun, sağlıklı bir yaşam dileğiyle.


BAHARA UYANMAK

 

Rüyaların tedirginliğinde

Sabahı zor yapar sensizliğim.

Umutlarım tünerken düşlerine

Bakışların tomurcuklanır bahar sabahında.

İçimdeki saat baharı vurur.

Arılar kelebekler

Çapkın aşıkları çiçeklerin.

Onlarda senin gibi baharı bekler.

 

Şimdi bir sonbaharı ağırlığı var üzerimde

Tomurcukları  çoktan solmuş gülüşlerimin

Solgun bir çiçek gibi düşüyorlar yüzümden

Çoktan yitirip ilkbahar sevincini

Dalından koparıyorlar doğanın süsünü.

Çekip alıyorlar bir bir baharın

Çiçek desenli yeşil örtüsünü.

 

Cemre düşmüş havaya sevgilim.

Arılar konarken erguvanlara

Çözülmeli gözlerinin şifrele bakışları.

Bir köşeye çekilmeli kış.

Daha çok geç kalkmalıyım sen varken rüyadan.

Hüzünler bir köşeye dolmalı

Yaşamadan sindirmeli geleceği içimize.

Geleceğim seninle bahara uyanmak olmalı.

 

Ahmet CANBABA


BASIN AÇIKLAMASI

Lübnan Yurtsever Direnişinin Zaferi

Savaş Sürüyor!                       

 Gökhan CENGİZHAN

 

Kardeş Lübnan'a barbarca ve kanlı saldırıdan sonra, Siyonist yapıyla savaşın sona erdiği, Filistin'in beklenen barışa kavuştuğu, 33 gün süren savaştan Güney Lübnan’ı terk ederek çıkan İsrail ordusunun normal hayata döndüğü, adeta belleğine kazılan yenilginin kendisini etkilemeyeceği, Siyonist yapının askeri ve ekonomik kayıplarının ABD tarafından telafi edilebilecek türden olduğu söyleniyor.

Bu yanılgı sahiplerine diyoruz ki: Siyonist yapıyla savaş henüz bitmedi, çünkü Araplara karşı ilan ettikleri savaş çok açık, Şimon Perez'in belirttiği açıklıkta: çatışma, “sınır” çatışması değil, “var olma” çatışmasıdır. Bu nedenle, bitmiş olan, kahraman Lübnanlı direnişçilerin savaşma sanatında Siyonist yapıya bir ders verdiği savaş aşamasıdır. Bu savaş aşaması, genel Arap-İsrail çatışmasında bir dönüm noktası olacaktır. Çünkü bir kere daha Siyonist proje, yurtsever direnişin Lübnan ve Filistin'de şaha kalkması karşısında gerilemektedir.

Güney Lübnan'daki son savaşta, Siyonist devletin verdiği ağır askeri ve ekonomik kayıplar, Pentagon'daki şeflerinin de bütün tahminlerini aşmıştır... Ve toprak ve hakları gasp edenlerin on yıllarca yaşadıkları huzur, hep yalan huzur kalacaktır.

Bu nedenledir ki, kahraman Lübnanlı direnişçilerin cesaretle giriştikleri son savaşın doğurduğu sonuçlar şöyledir:

1 – Yalnızca meşru direniş, her türlü yasadan ve ahlaktan sıyrılan vahşi Siyonist yapının sivillere, çocuklara, kadınlara, ihtiyarlara karşı barbarlığını ve kan dökmelerini durdurabilir. Ve yalnızca meşru direniş, gasp edilen toprakları geri almanın güvencesi, tarihin ve geleceğin bekçisi olabilir.

2 – Siyonist ordu hakkında üretilen, ''bölgede yenilmesi imkansız'' şeklindeki iddia ve yakıştırmalar altüst olmuştur; çünkü Lübnan yurtsever direnişi, onurla ve haklılıkla savaşmanın üstünlüğü kanıtlamıştır.

           3 – Güney Lübnan'daki son olaylar, uluslararası toplumun aciz, çekingen ve güçsüz bir durumda, bütün halkların geleceğini belirleme hakkını elinde bulunduran birkaç büyük egemen ülkeye teslim olduğunu kanıtlamıştır. Birleşmiş Milletler’in 1701 nolu kararının özü, Siyonist yapıyı mutlak yenilgiden kurtarmaktır. Nitekim Siyonist yapı, gerçekte hiç bir zafer elde edemediği halde, bu karar sonucunda, siyasi bir zaferden söz açabilmektedir.

 

            4 – Arap milletinin bütününü ilgilendiren bu ölüm kalım savaşı, ABD’nin havuç ve sopa siyasetiyle titreyen resmi Arap rejimlerinin büyük bir bölümünün güçsüzlüğünü ve acizliğini göstermişti.

 

            5 – Gene de son olaylar, Lübnan direnişiyle kaynaşan Arap milletinin, hala canlı olduğunu kanıtlamıştır. Bu tavır, resmi Arap rejimleriyle halkları arasındaki korkunç uçurumun büyüklüğünü de vurgulamıştır. Bu durumda, içteki halk cepheleri, saldırgan Siyonist ve emperyalist projelere karşı koyabilmek için güçlendirilmeli ve yeniden ele alınmalıdır. Diğer yandan, milli cepheleri güçlendirmek için Arap ortak savunma antlaşmaları yenilenmelidir.

 

6 – Dış güçlere ve bu dış güçler arasında, özellikle ABD'ye ümit bağlamak kaybedilecek bir bahistir. Çünkü ABD’nin çıkarları, esasta üvey çocuğunun, İsrail'in çıkarlarıdır. Amerika ve İsrail, hedeflerine muhalif olan herhangi bir yurtsever veya milli eylemi göz önünde bulundurmayarak, kendi çıkarları için Arap bölgesinde işbirlikçileri örgütlemektirler.

 

7 – Bu son savaş, Arap projesi ile Siyonist proje arasındaki çatışmanın, haklıyla haksız, kurbanla cellat, hayırla hayırsız arasında olduğunu göstermiştir.

 

8 – Barış savlarının ve seçeneklerinin hepsinin defteri dürülmüştür. İsrail, ABD'nin sağladığı temin etiğiştür.ı değil, zalim güçle, aslında barış istemediğini kanıtlamıştır. Siyonistlerin ufkundaki barış, toprak işgal etmek, insanlık onurunu ayaklar altına almak, ulusal iradeyi ezmek,  yurtsever halk direnişini yok etmek anlamına gelmektedir.

 

9 – Güney Lübnan'daki yurtsever savunma, ABD'nin İsrail aracılığıyla bölgede yürüttüğü pek çok mandacı projeyi açığa çıkarttı. Bu projelerin özü, Amerikan himayesi altında yeni bir Ortadoğu kurup, Suriye'nin Arap bölgesindeki rolünü bertaraf etme; İran’ı bölgede yalnızlaştırma ve daraltma; işgal altındaki  direniş hareketini (Hamas’ı) boğma; Lübnan direnişini (Hizbullah’ı) tasfiye etme, Lübnan'ı Siyonist projeye ilhak etmektir.

 

 

10 - Güney Lübnan’ın savunulması, öncelikle Lübnan'da olmak üzere, bütün Arap dünyasında, birlik ve beraberliğin önemini vurguladı. Lübnan halklarının birliği, Arap ve İslam halklarının dayanışması, cüretli ve cesaretli Lübnan direnişinin gerçek dayanağıydı. Halklar, dürüst ve namuslu direnişi savundu, halkların bu tavrı, direnişin meşruluğunun gerçek ölçütüydü.

 

11 – ABD’nin ve İsrail’in, Birleşmiş Milletler’e dayattığı kararlarla adalet asla gerçekleşmeyecektir. Adaleti hep isteyecek ve savunacak olanlar bölge halklarıdır. Bu halkların, ümitsizliği, teslimiyeti ve bölgedeki emperyalist–Siyonist güce boyun eğmeyi reddeden yurtsever iradelerdir.

Bizler, Suriyeli, Filistinli ve Türkiyeli yazarlar; Siyonist yapıyı çıplaklaştırıp, saldırgan ve barbar projelerini açığa çıkartan; bunun yanında, Amerikan hegemonyası için hazırlanan ve bölgede İsrail devleti tarafından uygulanmak üzere olan emperyalist – Siyonist projeleri deşifre eden Lübnan yurtsever direnişine mutlak desteğimizi açıkça ilan ediyoruz.

Siyonist ordunun, güney Lübnan'da yenilgiye uğramasıyla, işgal altındaki Gazze ve Batı Şeria’da, saldırganlığını ve katliamlarını daha da artırabileceğinden, dünya kamuoyunu uyarıyoruz. Bunun için, evrensel hak ve adaletten yana olan bütün uluslararası kurum ve kuruluşlardan, İsrail devletinin Filistin meselesini tasfiye etmeye ve gündemden çıkarmaya yönelik uygulamalarını teşhir etmelerini bekliyoruz.

 

 

 

Lübnan ve Filistin'deki yurtsever direnişe selam.

Onur ve ölümsüzlük direniş şehitlerinindir.

           Tarih: 20 / 08 / 2006

Yer: Şam / Suriye

Arap Yazarlar Birliği   

Türkiye  Edebiyatçılar Derneği

Filistinli Gazeteciler ve Yazarlar Birliği


HADİ GEL

 

Bak;

Yaz,çığlıklar içinde

Son sevişmelerinin,

Bir yaprak düşmüş ortasına

Güz renginde

Bir çift turna

Yürümekte el ele

Yüreğim ardında

Yazın figanlarının

Eylül dörtnala yaklaşmakta

Kılıcı keskin

Bağ bozumu manileri

Söylemekte

Sokaklar

Kentlerin kuru ayazları

Ulumakta

Sancısından

 

Hadi gel

Güz kapıda

Büyüyemiyorum

Gömleğim ince nardan

 

Henüz;

Ne kar kapatmış

Nede sel baskında

Yaz gidiyor.

 

Düşmekte dalından yeşil elma

Büyüyemiyorum

Güz elimden tutmuş

Gölgesinde yandığım bu ağaç

Dallarını kırmakta

Yapraksızım

Ağaç ve ben

 

Hadi gel

Bir dal bir de yaprak

İçimdeki çocuk

 

                         Turgay DELİBALTA

 


VELİ  GÜRCAN

 

Ağzı olmayan hıçkırıkların iklimi

Kalabalıklara çarpa çarpa büyüttüğün sesin

Çıkmaz sokakların

Küskün caddelerin neresindesin

Kederli bir ağrıya tutulmuşsun yine

Ölümün sırası olur mu.

Sadece seni ilgilendiren sözcüklerin

Telaşlı tenhalığı

Tutsak günlerin dili

Aslı yüreğinde saklı

Bir çocuk

Şimdi yarasını kanatır düşleriyle

 

Susma

Vurulan kentleri ölüleriyle

Birlikte gömerler yoksa

Şimdi sırasıdır izmir’de birikmenin

Vakti gelince söz söylemenin

Duydum ki

Üç gül bırakmışsın istanbul’a

Birde mektup

Birini bulamadım gülün

Mektubu okudum

“kırkikindi yağmurlarında”

Kız kuleleri açıklarına demirlediğin

Yüreğini

 

Yürüyüp gelen sen değimlisin

Adını bilmediğin yüzünü görmediğin

Çocuklar taşır adını

Suskunluğun şimdi dağların öfkesi

Yangın yerine dönmüş cesetler ekranda

Taşlı tarlalarında hasat

Ve kızlar şimdi sesinden kanaviçelerine

Birer barikat örer

 

Kentler tutulsa da

Veli Gürcan dillenir

Yürüyüp gelişinden belli değimli

Övgüye değer karanlık giyinmiş çocuklar

Şimdilik alnında tuttuğu yıldıza

Renk vermedi

 

Gözlerine cemreler konan

Veli Gürcan dedi ki

Boşu boşuna vermedim bu canı

Yürüyüp gelen ben değil miyim size

Adı gibi yaşamaz herkes

Ahmet kaçmaz

 

                         Cengiz KAPLAN

 


 

EYLÜL… EYLÜL

İdris.koylu@hotmail.com

 

“Buzlu camın arkasından seyrediyorsun dünyayı” demiştin, “bedenine ait olan gözlerin sana ait değil, olanı değil olması gerekeni görüyorsun, kaç yıl geçti, dünya değişti, insanlar değişti, realite değişti, niçin bu kadar katı olduğunu anlamıyorum, sen yaşama yön veremezsin, bunu kabullenmedin. Düşlerin bile bir gerçekliği vardır, senin yok, olmadı, hiç gerçekliğin olmadı”…  Eylüldü… Akşam rüzgârında hışırdayan yaprakların “düşsem-düşmesem” ikileminde bırakıp gitmiştin. Öylece kala kalmıştım, o ana dek saydığım yıldızların sayısını da karıştırdım, oysa gökyüzündeki bütün yıldızları sayacaktım o gece. “Hintli gezginler” değildik ama ahdimiz vardı feleğe, kamburumuz çıkıncaya dek bu yolun yolcusuyduk. Bırakıp gidişinden beri bir daha hiç haber alamadım senden, arayıp sormadın da. Doğrusu bunu beklediğim de yoktu. Kaç yıl geçti, bilmiyorum. Yine Eylüldü. Alıştığımız melun Eylüllerden farklı bir Eylül. “Sans culots” suzların ( baldırı çıplaklar) hiç kimsenin hiçbir yerde ayağa kalkmasına olasılık tanımadığı bir Eylül. Hırçın ve masum, uysal ve isyankâr bir Eylül. Ellisine yakın, yine “ gerçeği olmayan” ben,  güz akşamlarında rüzgârlarının hışırtılarla doldurduğu o ağaçlıklı yoldan geçerken, kendi kendime seninle konuşmaya başladım. Dilim sürçmedi, bir kitabın sayfalarını özenle çevirerek, bazen gülerek kendi kendime, bazen sitem ederek sana. Laf aramızda, bazen değil sıkça, dilime yerleşen küfürleri sansürsüzce savurarak. İşte düşlerimin gerçeği diyorum, gözüne bakıyorum, bir suçlu gibi susuyorsun. Başlıyorum anlatmaya!...

“2002 yılının başlarında ( Şubat ayında ),adına “ Dünya ekonomik forumu “ denilen, küresel sermayenin temsilcileri New York’ta toplanırken, kürselleşme karşıtları da Brezilyanın Porto Alegre kentinde karşıt gösteriler için bir araya geldiler. Ya sermaye küreselleşecek insan ve emek hiçleşecek, ya da kapitalizmin egemenliği bitirilecek, insan ve emek özgülüğünü kazanmış olacak. Yerküre, kapitalist-emperyalizmle, emeğin, amansız ve bütün cephelerde aynı ayna anda patlak verecek uzlaşmaz kavgasına hazırlıyor kendini. Kim kazanacak? Emperyalist kapitalizm donanımlı ve örgütlü, hiç olmazsa şimdiki durumun görüntüsü bu. Emek güçleri, tarihin bu evresine kadar edindiği birikim ve deneyle, karşı cephede gedik açabilecek güçte vuruşu kotarabilecek mi? ( “Emin değilsin” diyorsun…) Sakın Avrupa’nın üzerinde hayaletler kol geziyor olmasın!... ( Bu senin istediğin, senin düşün diyorsun, gerçek bu değil, Avrupa azrailini yendi!...)

                                  20. yüzyılın başlarında kapitalist sistemin çatlağından fışkıran “baldırı çıplakların iktidarı”  Avrupa’nın üzerinde elbette bir hayaletti, bir sarsış ve şaşkınlıktı... Burjuvazinin o güne kadar “tatlı bir latife “ olarak adlandırdığı ve sohbetlerine meze yaptığı sosyalizm, ete kemiğe bürünmüş bir gerçeklik olarak yer yuvarlağında olabilirlik kazanmış,” imkânsız” gerçekleşmiştir.  Sömürge-yarı sömürge ülkelerdeki Ulusal Kurtuluş savaşlarıyla, Kapitalist metropollerde işçi sınıfının anti-kapitalist mücadelesi ve emeğin iktidarınca sıkıştırılan “yerküre egemenlerinin sistemi” hırpalanmış, ancak henüz postu da üzerinde bir çakaldır artık. Yeşeren çimen, patlayan tomurcuk güneş sistemine bağlı mevsimleri beklemiyordu. Emeğin özgürleşmesi insanın özgürleşmesi idi. İnsan kendi baharını yaratmasını öğrenmişti. Asya, Doğu Avrupa, Latin Amerika “imkânsızı” istiyordu. Sistem kuşatmadaydı.

Çakallar kendi aralarındaki leş kapma kavgasının bedelini ağır ödemişlerdi, hem birbirlerine hırıldıyorlar hem de öldürücü darbelerin etkisini savuşturmak ve önlemler almak için yuvarlak masa başına geçiyorlardı. Av alanları güç oranlarına göre yeniden paylaşılacaktı. Kendi aralarında birbirlerini yok etme yerine işbirliğine yönelecekler, eski “kölelerin” isyanlarına ve “baldırı çıplakların” iktidarına karşı AB, İMF, OECD, Dünya Bankası, DTÖ v.b gibi köleleştirici kurumlarını oluşturacaklardı. Mevcutlarını koruyacaklar, kaybettiklerini geri alacaklar ve daha çok açlık, daha çok savaş ve daha çok kar edeceklerdi. Ve asla bir şeyi ihmal etmeyeceklerdi: Demokrasi yalanını... Egemenlik alanlarındaki ülkelerde işbirlikçilerinin iktidarlarını “our boys”  (bizim oğlanlar) aracılığıyla sağlama alacaklar,“arka bahçeleri ve muz Cumhuriyeti” olmayan hiçbir yönetime tahammül bile edemeyeceklerdi… Ve yine tabii ki “istikrar” adına ülkeleri cehenneme çevirecekler, yeraltı ve üstü zenginlikleri bu iktidarlar vasıtasıyla ve yine tabi yasal yollardan (!) talan edilecekti. Bunu yaparken ordular besleyip ülkeler fethetmelerine de gerek kalmayacaktı.” Our boys” ları ne güne duruyordu ki... Ve sonra çekirge sürüleri gibi her şeyi talan edeceklerdi ve yalan makineleri durmadan yalan üretecekti. Bütün değerler ateşe verilecekti, yani tabi ki “ demokratik” yollardan... Demokratik yollardan uyuşturucu, kumar, fuhuş, emeksiz para kazanma “yükselen değerlerden sayılacak, ”tükettiği kadar insan olunabileceğine” beyin taşıdığı iddiasında bulunanlar bile teslim olacaktı. Emeğin ve insanın direnişinin yok edilmesi için bütün zor araçlarının kullanımı meşrulaştırılacaktı. Hitler’le Almanya’da başlatılan deneme oldukça başarılı olmalı ki arkası gelecekti. Faşist güçler sistemin sivil görünümlü vurucu gücü olarak meşrulaştırılacak, irticacılar solun yükselişinin durdurulması için yedeklenecek, etnikçilik baş tacı edilecek,  mesafesini en uzak tuttuğuna inanılanlar liberalizm borusunu öttürmekte birbirleriyle yarışacaklardı. Sosyalizm adına sosyalizmi tanınmaz hale getiren SSCB ve Doğu Avrupa’daki siyasal rejimlerin çöküşünü “ sosyalizmin çöküşü” olarak kutsayacaklar ve “tarihin sonu”nu ilan edeceklerdi.

Yaşasın Post modernizm... Yerküre, yeniden yuvarlak bir sini gibi yağmaya hazır ve iştahları kabartmaktadır. Adına ister yenidünya düzeni, ister liberalizm, ya da Küreselleşme deyin, ABD-AB nin başını çektiği Emperyalist kapitalist sitemin ürünleri, geçmişini aratacak türden ardı arkası kesilmeyen savaşlar, kıtasallaşan açlık, kitle imha silahlarıdır. Kuşkunuz olmasın demokratik yollardan ve demokrasi için... Buyurmaz mıydınız? ABD ve AB dünya gericiliğinin merkezleridir. İMF, Dünya Bankası, GATT/DTÖ v.b gericiliğin kurumlarıdır.( Yoksa siz “ İlerici Asya, gerici Avrupa “ diyenlerden misiniz?).New York, Seattle, Gotebourg, Cenova, da gövde gösterisi yapan Dünya kapitalizmine karşı, ilk kez Porto Alegre’de sistemin çevre ülkelerinin temsilcilerinden resmi karşı koyuş niyetleri seslendirilmiştir. Gerçi bu karşı koyuş istemleri, protestolar 2000 yılının başında başlamıştı ( Cenovadaki vahşetin fotoğrafları henüz yeni ),ancak Porto Alegre’ye kadar bu protestolar genellikle kendiliğinden eylemler şeklinde vücut bulurken, Porto Alegre şimdiye dek olanlarından, örgütlü ve ülkeler bazında olması yönünden ayrılmaktadır. Kapitalizmin temsilcilerinin Davos toplantısı olarak bilinen, bu yıl ( 11 Eylül nedeniyle) New York’da toplanan küresel kapitalizme karşı dünya halklarının kitlesel tepkilerinin 2000 yılının başında ortaya çıkışının nedeni kapitalizmin ekonomik, toplumsal ve siyasal tahribatının saklanamayacak kadar açık ve kitlelerin günlük yaşamında hissedilir oluşudur.

Soğuk savaş sonrası aldatıcı söylemlerle ve devasa propaganda araçlarıyla içeriğini ve yüzünü gizlemede başarılı olmasına karşın gelinen noktada dehşet verici korkunçluğu dünya halklarının kitlesel tepkiselliğiyle karşılaşmış ve iki yıldır kendiliğinden tepkiler olarak New York, Seattle, Gotebourg, Cenova’da ortaya çıkmıştır. Porto Alegre’deki karşı koyuşun farklılığı tahribatın nasıl önlenebileceğine ilişkin olup, kapitalizme karşı ortak hareket plan ve ilkelerinin tartışılır olmasıdır. Küresel kapitalizme, dünya halklarının küresel karşı koyuşunun ilk işareti saymak abartı olmayacaktır. Sermayenin çıkar alanlarını daraltan her karşı duruşun adı, kapitalizmin sözcülerince “terör” olarak adlandırılmaktadır. Bu nedenle meşruluğunu sistemin yok edici karakterinden alan bütün kaşı duruş hareketleri terörizm olarak adlandırılmaktadır. Örneğin Cenovadaki kitlesel gösteriler terör eylemi, bu gösterilerde öldürülen Carlo Guliani de bir teröristti. Ne riyakârlıkları ilkti, ne de maharetleri. Yüzlerindeki cüzzamı “Uygarlık” ambalajıyla kapatmada da oldukça becerikliydiler.

           Küresel sermayenin gerek Seattle, Cenova v.b kentlerdeki gibi kendiliğinden protestolarda olsun, Porto Alegre’deki gibi bağımlı ülkelerce seslendirilen örgütlü karşı koyuş çabalarında olsun, bu gösteri ve protestolarda en önde yer alması gereken işçi sınıfı bir güç olarak gözükmemektedir. Ne ekonomik örgütlülük olarak, ne de politik örgütlülük olarak. İster istemez “ kapitalizmin gelinen noktada tahribatının etkileri, sınıf mücadelesinin örgütlü güçlerini, kendine özgü tarz ve yöntemlerini yozlaştırma şeklinde mi ortaya çıkmaktadır “ sorusunun yanıtı sanırız aynı ölçüde düşündürücüdür. Öyle de olsa küresel kapitalizme,  kendi merkezlerinde veya bağımlı ülkelerde küresel karşı koyuş hazırlıkları önemsenmelidir. Ancak... Sermayenin küreselleşmesine ve örgütlülüğüne karşı gerek tek tek ülkelerde, gerekse evrensel ölçekte, işçi sınıfı diğer bütün emek yandaşlarını peşine takacak ve nihai sözü söyleyecek bir örgütlülük yaratamadığı sürece, bu tepkiler gök kubbede hoş bir seda olarak kalmaya mahkûm mu olacak? Can sıkıcı bir soru, biliyorum. Bu tepkilerin İşçi sınıfının yerküre ölçeğinde örgütlü mücadelesine taşındığını düşünmek nasıl da heyecanlandırıcı.

 

                   Kabalığın ifadesi olan küfür, bazen küfür edenin ağzında ve küfür edilen mekânlarda inceleşir, güzelleşir. New York, Seattle, Gotebourg, Cenova, Porto Alegre küfürün inceleştiği ve güzelleştiği kentler olarak gülümsüyor. Dünyanın köşe bucağında küfürü güzelleştiren kentler kurmak ve bu kentlerin şiirini yazmak isterdim.” Başını öne eğiyorsun…. Uzun uzun yüzüme bakıp, gözlerini kaçırıyorsun. “ Utanç nedir” diyorsun, bulunduğun yerin farkında bile olmamanın şaşkınlığı ile…


GÖRÜŞ VE  ELEŞTİRİ

 

OKURDAN MEKTUPLAR

    Yaşam sürecinde her insan sağlıklı mutlu ve insanca yaşamak ister. Böyle bir yaşam ise, belli bir bilinç ve yaşam felsefesi olmasını gerektirir. Yani yaşam için geçerli olan bilgi ve düşüncenin bütünü kişinin ideolojik yapısını gösterir.

   Bizler yaşam felsefemizi oluşturan eğitim, kültür, sanat ve bilimsel davranışlarımızı eğitim ve öğretim kurumlarından, bilimsel eserlerden, güncel olan yazılı ve görsel kaynaklardan faydalanarak bilinç ve davranışlarımızda yeni kazanımlar elde ederiz.

   Yaşadığımız evrende temel iki düşünce ve felsefe hüküm sürmektedir. Birincisi emekten yana, bilimsel Gerçeklikçilikten yana olan ileri ve devrimci düşünce, diğeri ise insanların yarattıklarını ve emeğini sömürmekten yana olan sömürü düzeninin devam etmesini isteyen bilimsel gerçekçilik ve daha iyi bir yaşam düşüncesine karşı egemen sınıfların savunduğu gerici düşünce.

    Egemen sınıflar, birçok alanda yeni görüş ve düşüncelerin yerine geçmişe ait gerici düşünceler ile kendi amaçlarına hizmet eden sözde bilim ile egemen yapılarının sürüp gitmesini isterler. Bunda esas amaç işçi ve emekçi kitleleri kendi ideolojileri ile çevirip abluka altına almak, işçi sınıfı ve emekçiler için gerekli olan bilimsel gelişmeler, kültür, sanat, eğitim alanlarında bilgilenmelerini engellemek için her türlü engel ve saldırıyı üretirler. Sermaye düzeninin savunucuları yeni gibi görünen fakat öz itibarı ile eski düşüncelerinden farklı olmayan birçok felsefi akım ve tez ileri sürerler. Her seferinde ilerici ve devrimci düşüncenin karşısında sözde yeni olan bu düşünceler ile tekrar tekrar saldırıya geçerler.

    Bugün gazeteler, elektronik kaynaklar, televizyonlar, dergiler vb. araçlar ile bir yandan yalan yanlış şeylerin bilim gibi sunulması, birçok şarlatanın sanatçı yaptıklarının sanat olduğu yutturmacası ile kültürel faaliyet adı altında çeşitli şov ve yarışmalar. Spor adı altında gerçek spor yerine kitleleri uyutma, kadını meta gibi sunan kirli program ve yayınlar, gerçekçi bilim yerine var oluşçuluk - akıllı tasarımcık adı altında yapılan saldırılar, insanların dikkatlerini kendi dünya görüşlerine yönlendirmek için birçok dizi ve film ile saldırılmaktadır.

    Ayrıca sermayenin sömürü ve karlılığını artırmak için her türlü insani değeri hiçe sayan, insan sağlığına zarar veren reklâmlar ile emekçileri aldatma aracı olarak kullanılmaktadır.

 Bu saldırılar emperyalizm ve işbirlikçi olan yerli sermaye tarafından finanse edilir. Tabii sonuçta elde edilecek artı değerde onlar tarafından alınır. 

  Şimdi doğruyu, iyiyi ve güzeli hedefleyen insanlıktan yana bir geleceği yaratmak için çabalayan bizlerin güncel olan bunca aldatmacayı  bunu yapan düzenbazları, emekçi

düşmanlarını eleştirmek, yaptıklarının verdiği zararları bir bir sergilemek, kitlelerin bakışını bu yöne çevirecek etkinlikleri yaratmak, kültürel değerlerin ortaya çıkarılması ve savunulmasını teşvik etmek gerekir.

     Edebiyat, kültür, sanat ve düşün alanında emek üreten bizlerin elimizdeki kaynakları en iyi biçimde yararlanmak için güncel konuları da içerecek yeni çalışmaları üretmesine ve katılmasına gerek vardır. Hızlı, yaratıcı, kararlı işçi sınıfı bilimi ile donatılmış olan düşünce adamlarının, bir biri ile sürtüşmeyen ahenkli bir şekilde çalışma üretmesi gerekir.  Yaşamın güncelini algılayan ve bunların kitlelere doğru bir şekilde aktarılmasını başarılı bir şekilde yapmak gerekir. Ekin sanat gibi gerçek ve olumlu düşünceler ile ürün veren dergimizin çok uzun programlı olması, bir kültür merkezine dönüşecek şekilde çaba harcamak gerekir. Özellikle idealizme prim veren, kitlelerin birbirine karşı durmasına neden olacak milliyetçi düşünceler ile bilinçli mücadele üretilmelidir. Ağır, birkaç sayıda tamamlanacak ürünlerin uygun formatta değerlendirilmesi, tefrika şeklinde uzun uzun yazılar olmamasına dikkat edilmelidir. Çünkü çok kısıtlı imkânlar ve birçok saldırıya rağmen çıkarılan bu tür araçlarda mümkün olduğunca çok konu ve görüşe yer verilmelidir. Ayrıca her yaş ve seviyede insanın heyecan ile derginin yeni bir sayısını eline geçene kadar sabırsızlanması gerekir.


DİDİM 11.BARIŞ ŞENLİKLERİ YAPILDI

Orhan R.SAN

 

      Didim  11. barış şenlikleri geçtiğimiz günlerde (31 Ağustos-3Eylül 2006) yapıldı.

      En çok ilgiyi IRAK,SURİYE,LÜBNAN ve FİLİSTİN’liler gördü.

      Irak delegesi amerikan emperyalizminin dayattığı çok parçalılığa karşı çıkarak ırak’ın toprak bütünlüğünü savundu. Lübnanlı konuşmacı Tahsin HALEBÎ ise Tayyip ERDOĞAN’IN aksine ülkelerinde bir tek yabancı asker istemediklerini söyledi.

     Iraklı gazeteci yazar Ahmed HABUDABRA da Lübnan da olup bitenleri anlatarak”İsrail elli yıldır yemediği dayağı yedi” dedi.

      Tüm konuklar arsında en yoğun ilgiyi ise Filistinliler topladı.

Ekin Sanat / Ekim 2006        Ben konuşmacılarla katılımcılar arsında tercümanlık yaptım,konuşmacılar benden ”KALBİMİZ ONLARLA ve YİNE KALBİMİZ AMERİKAYA İSRAİLE KARŞI NEFRETLE DOLU

  Filistinlilerin kurduğu stant en çok ilgi çeken yerlerden birisiydi. Öyle ki beş liralık kaşkola on-onbeş lira verenler olduğu gibi Mescidül Aksa rölyefine ise elli – yüz lira verenler oldu.

  Filistin ve Lübnan lılardan oluşan “ BELEDİNA MÜZİK GRUBU “ ise Altınkum sahillerini dolduran binlerce kişiyi mücadele azminin doruklarına çıkardı. Gecenin sloganı şuydu “ KAHROLSUN AMERİKAN EMPERYALİZMİ, İSRAİL LUBNANDAN DEFOL

   Didim son yıllarda yapılan etkinlikler ile ezilen dünya halklarının seslerini duyuracakları bir mücadele platformuna ev sahipliği yapıyor artık.

İşte 'Altın Portakal'a katılan filmler

Antalya Altın Portakal Film Festivali'nde yarışacak Türk filmleri belli oldu. Listede 9 film var...

 Antalya Altın Portakal Film Festivali Ulusal Uzun Metrajlı Film Yarışması'nda yarışacak Türk filmleri belli oldu.

Festivali Antalya Kültür ve Sanat Vakfı adına organize eden Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfının Genel Müdürü Sevinç Baloğlu, yaptığı yazılı açıklamada, 16-23 Eylül 2006 tarihleri arasında yapılacak festivalin ulusal uzun metraj bölümünde bu yıl 9 filmin yarışacağını bildirdi.
Festivalde yarışacak filmler ve yönetmenleri şöyle:

  • Araf: Biray Dalkıran.

  • Aura: Orhan Oğuz.

  • Cenneti Beklerken: Derviş Zaim.

  • Eve Dönüş: Ömer Uğur.

  • İki Süper Film Birden: Murat Şeker.

  • İklimler: Nuri Bilge Ceylan.

  • Kader: Zeki Demirkubuz.

  • Kardan Adamlar: Aytan Gönülşen.

  • Takva: Özer Kızıltan.

Altın Portakal'da yarışacak yabancı filmler

Altın Portakal'da bu yıl ikincisi düzenlenecek Uluslararası Avrasya Film Festivali’nde yarışacak filmler belli oldu.

Antalya Kültür Sanat Vakfından (AKSAV) yapılan yazılı açıklamada, Türkiye Sinema ve Audiovisuel Kültür Vakfının (TÜRSAK) işbirliğiyle 16-23 Eylül 2006 tarihleri arasında gerçekleştirilecek festivalin yarışma bölümünde, Avrupa ve Asya’dan toplam 10 filmin yarışacağı bildirildi.

Festivalde yarışacak filmler ve yönetmenleri şöyle:

  • Fauteuils d’Orchestre (Ön Sıralar): Daniele Thompson.

  • Taxidermia: György Palfi.

  • The Boy on a Galloping Horse (Çocuk ve Koşan At): Adam Guzinski.

  • Frozen City (Donmuş Kent): Aku Louhimiesb

  • Bliss (Mutluluk): Sheng Zhimin.

  • Time (Zaman): Kim Ki Duk.

  • Climates (İklimler): Nuri Bilge Ceylan.

  • Ober (Garson): Alex van Warmerdam.

  • The Paper will be Blue (Kağıt Mavi Olacak): Radu Muntean.

  • The Valley of Flowers (Çiçekler Vadisi): Pan Nalin.

'Babam ve Oğlum' neden yok?

Altın Portakal'da yarışacak filmler belli oldu ancak herkesin gözü listede 'Babam ve Oğlum'u aradı. Filmin neden yarışamadığı ise belli oldu...

43. Antalya Altın Portakal Film Festivali Ulusal Uzun Metraj bölümünde yarışacak filmlerde, herhangi bir ulusal televizyon kanalında gösterilmemiş ve DVD baskıları satışa sunulmamış olma şartı arandığı bildirildi.

Buna karşın, şartnamenin 5/4’üncü maddesi gereği yarışmaya katılacak filmlerde herhangi bir ulusal TV kanalında gösterilmemiş ve DVD baskıları satışa sunulmamış olması şartı arandı. Buna göre, 9 film ulusal uzun metrajda yarışmaya hak kazandı.

Yetkililer, geçen yıl festivale başvurunun az olmasından dolayı şartnamenin "Bu yönetmelikteki her türlü değişiklik hakkı, TÜRSAK Vakfı ve AKSAV yönetimine aittir" maddesi gereği 5/4. maddenin işletilmediğini belirttiler.

Babam ve Oğlum, Beyza’nın Kadınları ve Hacivat Karagöz Neden Öldürüldü gibi sezonun en çok ilgi gören filmlerinin DVD baskılarının satışta olması nedeniyle şartnameye uymadığı bildirildi.

Festivale, ulusal uzun metrajda yarışmak için bu yıl yaklaşık 20 film başvurdu.

11 Eylül'ün savunması

Paul Greengrass'ın belgeselvari filmi, 11 Eylül saldırılarında düşen dördüncü uçak olan "Uçuş 93"te olanları öykülüyor

 

"Uçuş 93 / United 93"

Dünya Ticaret Merkezi ve Pentagon'a 11 Eylül 2001 tarihinde saldırı düzenlemek için kaçırılan dördüncü uçağın öyküsünü anlatıyor "Uçuş 93". Adını havayolu ve uçuş sayısından alan film, uçakta olup bitenler hakkında, eldeki verilere dayanan ve ABD yönetiminin resmi açıklamasını destekleyen bir varsayım geliştiriyor. Etkinleştirilmiş bir güvenlik sistemi gerekliliğini örneklerle gösteren "United 93" propaganda niyetine de izlenebilir.
"Uçuş 93" bu uçakta olup bitenleri belgeselvari bir üslupla anlatıyor. Hatta hava kontrol merkezleri ve hava kuvvetlerinden bazı görevliler de filmde kendi kendilerini canlandırıyor.
"Kanlı Pazar" ile 2002 Berlin Film Festivali'nde Altın Ayı kazanan yönetmen Paul Greengrass'ın belgesel tarzı ve gerçekçiliği takdir edildi. Bu yüzden "United 93" gibi bir film yapılmak istendiğinde akla gelen en iyi isimlerden biri o.

Kahraman yok

 

Greengrass "Uçuş 93"te kurbanları teröristlere karşı direnen kişiler olarak onurlandırırken kimseyi ön plana çıkarıp kahramanlaştırmıyor. Teröristleri de soğukkanlı canavarlar halinde betimlemiyor. Her iki tarafın da yaşadığı korkuyu, kaygıyı, dehşeti olabildiğince gerçekçi biçimde yansıtıyor. Teröristler güvenlik taramasından sadece küçük bir bıçak geçirebildikleri için durumu kontrol etmekte zorlanıyor.
"Uçuş 93" uçağın içinde geçen olayların yanı sıra aynı anda dört uçağın kaçırılmasının şokunu yaşayan hava kontrol merkezleri ve hava kuvvetlerindeki kaosu da ele alıyor. Amerikan sivil havacılık tarihinin son çeyrek yüzyılında böyle bir olayla karşılaşmamış olan kurumlar durumu kesinleştirip harekete geçinceye dek iki uçak Dünya Ticaret Merkezi'ne biri de Pentagon'a çarpıyor. Film onların çaresizliğini de sergiliyor.
Greengrass sinematografik açından bakacak olursak gayet iyi, düzgün bir filme imza attı. Son beş yıldır dünyanın bütün siyasi dengesini ABD lehine değiştiren, terörizmle savaş bahanesiyle insan hakları ve demokrasiyi askıya aldıran, Hıristiyan ve İslam ülkeleri arasında açık bir düşmanlığa neden olan, bireyleri paranoyaklaştıran ve hâlâ birçok yönden açıklığa kavuşmamış bir olay söz konusu olmasa "Uçuş 93" çok ilginç bir yapım olarak kayda geçerdi. Oysa bu haliyle resmi Amerikan görüşünü "savunuyor".
Teröristlerin kimliklerinden hava kontrol birimlerindeki diyaloglara kadar resmi kaynakları esas alıyor. O kaynaklar da avaz avaz daha etkin, daha sıkı güvenlik, daha çabuk ve dolaysız askeri müdahale çağrısı yapıyor var olan sistemle aciz kalmalarını ileri sürerek.
Dolayısıyla "Uçuş 93" belgeselvari ölçülülüğüne rağmen bir propaganda filmi niteliği kazanıyor.

"Uçuş 93 / United 93"

 

Yönetmen / Senarist: Paul Greengrass / Görüntü: Barry Ackroyd / Müzik: John Powell

'Sessiz Ölüm’ gösterimi


Hüseyin Karabey’in projelendirip senaryosunu yazdığı ve yönettiği, hücrede, tecrit altında yaşamanın ne anlama geldiğini gösteren belgesel film “Sessiz Ölüm”.

 Film, yönetmenin İspanya, Almanya, İrlanda, İtalya ve ABD’de yıllarca hücrede kalmış siyasi mahkûmlarla ve aileleriyle yaptığı röportajlardan oluşuyor.

Toronto’ya iki film

Dünyanın en saygın film festivallerinden biri olan Uluslararası Toronto Film Festivali’nin 31’incisi, 7-16 Eylül arasında yapıldı.
 

Dünyanın en saygın film festivallerinden biri olan Uluslararası Toronto Film Festivali’nin 31’incisi, 7-16 Eylül arasında yapıldı. Festivalde Türk sineması, Reha Erdem’in “Beş Vakit” ve Nuri Bilge Ceylan’ın Cannes’da FIPRESCI Ödülü alan “İklimler” adlı filmleriyle temsil edecek.

Brad Pitt, Russell Crowe ve Cate Blanchett gibi Hollywood yıldızlarının renk katacağı festivalde çeşitli ülkelerden 352 film gösterildi.
Kanada yerlilerinin tarihini konu edinen “The Journals of Knud Rasmussen” ile açılacak olan festivale Anthony Hopkins, Yoko Ono, Jude Law, Dustin Hoffman ve Michael Moore’un da katıldı.

'Edward haklı çıktı’


Doğu - Batı Divânı Orkestrası’nı ünlü şef Daniel Barenboim ile kuran Filistinli edebiyat teorisyeni ve düşünür Edward Said’in eşi Mariam C. Said, Aya İrini’de verilen konser için İstanbul’daydı. Mariam C. Said ‘le ajansların yaptığı röportaj aşağıda.

  Filistinli düşünür Edward Said’in eşi Mariam Said, Doğu - Batı Divânı Orkestrası’nın önceki akşam Aya İrini’de verdiği konser için İstanbul’daydı. Eşiyle Daniel Barenboim’in birlikte kurduğu Barenboim - Said Vakfı’nın onursal başkanlığını yürüten Mariam Said, Lübnan’da doğup büyüdü. Yıllarca bankacılık yapan Said, emekli olduktan sonra kendisini vakfın çalışmalarına adadı.

Mariam Said, “Edward Said bir probleme kesin çözüm getirilmediği takdirde aynı sorunların tekrar tekrar yaşanacağını söylerdi. Öngörülerinin ne kadar doğru olduğunu bugün anlıyoruz. Lübnan’da yaşananlar yıllardır bölgeye geçici çözümler getirilmeye çalışılmasından kaynaklandı” diyor.

Orkestradan umutlu

Edward Said’le ne zaman tanıştınız?

'60’ların sonunda Beyrut’ta tanıştık ve 1970’te evlendik. Evliliğimiz yaklaşık 34 yıl sürdü. Edward tanıştığımız zaman bu kadar ünlü değildi ve hayatımın bu derece değişeceğini tahmin etmemiştim. O ünlenmeye başladıkça yaşamımız da hareketlendi. Durum benim için yalnızca bir 'profesör eşi’ olmaktan çıktı. Zaman zaman sıkılsam da bu yoğun trafik zamanla günlük hayatımızın bir parçası oldu.

Doğu - Batı Divânı Orkestrası’nın sponsorluğunu üstlenen Türk Musevi Cemaati’nin, konseri ertelemek isteyip sonra sponsorluğu yeniden üstlenmesi size neler düşündürdü?
İstanbul’a gelmeden önce bunların olup bittiğini duydum ama çok fazla bilgi sahibi değilim bu konuda. Güncel gelişmelerden ötürü korkmuş olabilirler. Ama sonuçta konserin düzenlenmesini desteklemeye karar vermelerini çok önemli buluyorum. 

Eşiniz geride çok önemli bir kültür mirası bıraktı. Bu mirası ileriye taşıma anlamında sorumluluk hissediyor musunuz?
Onun mirasını canlı tutma konusunda sorumluluk hissediyorum. Çünkü onları canlı tutmak, Edward’ı da canlı tutmak anlamına geliyor. Bu fikirleri genç nesillerin de öğrenmesi çok önemli. 

Ülkeniz Lübnan çok acı günler yaşadı. Siz yaşananları nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bölgede yıllardır yapay çözümler üretildi ama kimse gerçek çözümler bulmaya yanaşmadı. Yaşananlar çok korkunç, dünyanın dört bir yanından duyulan barışçı seslere kulak verilmemesini üzücü buluyorum. 

 Orkestranın Suriyeli ve Lübnanlı üyeleri, savaşı protesto ederek bir süreliğine konserlere katılmıyorlar. Orkestranın geleceğini nasıl görüyorsunuz?

Orkestranın geleceğinden umutluyum. Suriyeli ve Lübnanlı arkadaşlarımızla ve aileleriyle ben de görüştüm. Ama bazıları reşit olmadığından aileleri gelmelerini istemedi. Lübnan’dakiler de sivil yardım çalışmalarına katılmayı tercih etti. Bu kararlara saygı duyduk. Umarım önümüzdeki dönemde orkestra bir bütün olarak konserlerini sürdürecek. 

Mariam C. Said Mariam Said, Lübnan’da doğup büyüdü. Lübnan’daki Beyrut Amerikan Üniversitesi’nde ve New York’taki Columbia Üniversitesi’nde öğremin gördükten sonra bankacılık yapmaya başladı.  Merrill Lynch Capital Markets Group ve Interaudi Bank bünyesinde çalıştı. Merkezi  New York’ta bulunan Arap Bankacıları Birliği’nde Yönetim Kurulu üyeliği yaptı.

Taşı boş kuleye atmıştı

Edward Said’i İsrail’in Lübnan’dan çekildiği 2000’de, Lübnan’daki bir İsrail sınır karakoluna taş atarken gösteren fotoğraflar o dönemde büyük tartışma yaratmıştı. Bu olay yaşandığında siz neler hissettiniz?

Oraya ailece gitmiştik. Gittiğimiz sınır karakolunda boş bir kule vardı. Filistinli çocuklar kuleye doğru taş atıyordu. ABD’de beysbol oynayan oğlum da taş atmaya karar verdi ve tecrübeli olduğu için taşı sınırın diğer tarafına düşürmeyi başardı.
Edward da aynısını yapabileceğini düşündü ve eline bir taş alıp fırlattı. Ona bunu yapmamasını, etrafta gazeteciler olduğunu söyledim ama beni dinlemedi (gülüyor). Said, daha sonra taşı atarken İsrail askerlerini hedef almadığını, bunun Lübnan’daki işgalin son bulmasından duyduğu sevinci yansıtan sembolik bir davranış olduğunu söyledi zaten.   Ama olay medyaya eşim İsrailli askerlere  taş atıyormuş gibi yansıdı. Türkçe’de yayımlanan “Paralellikler ve Paradokslar” kitabına baktığımda gene o fotoğrafı kullandıklarını gördüm.

Gençler şan yarışmasında Leyla Gencer Şan Yarışması, beş yıl aradan sonra İstanbul Kültür Sanat Vakfı ve La Scala Akademisi Vakfı işbirliğiyle yeniden düzenleniyor


 IV. Leyla Gencer Şan Yarışması, İstanbul Kültür Sanat Vakfı ile La Scala Tiyatrosu Sahne ve Gösteri Sanatları Akademisi Vakfı’nın işbirliği çerçevesinde dün başladı. Yarışma, beş yıllık bir aradan sonra Doğuş Grubu ve Garanti Bankası’nın sponsorluğunda, Dışişleri Bakanlığı’nın desteği, Borusan Holding’in katkılarıyla yapılıyor. İki yılda bir düzenlenmesi planlanan yarışmanın basın toplantısı dün The Marmara Oteli’nde yapıldı. Toplantıya Leyla Gencer’in yanı sıra İKSV Yönetim Kurulu Başkanı Şakir Eczacıbaşı, yarışmanın sponsorluğunu üstlenen Doğuş Grubu’nun Pazarlama ve İletişim Yönetimi Bölümü Başkanı Semih Yalman ile Garanti Bankası’nın Genel Müdür Yardımcısı Mehmet Sezgin katıldılar.  Yalman, Doğuş Grubu olarak 2010 yılına kadar yarışmanın sponsorluğunu sürdüreceklerini belirtti.
Gencer toplantıda, ilki 1995’te düzenlenen yarışmayı, İstanbul ve Ankara operalarının kurucusu Aydın Gün’ün önerisiyle yaşama geçirdiklerini anlattı. Sanatçı, “Böyle bir yarışmanın organizasyonu başlangıçta beni çok korkuttu. 1995’te İtalya’daki her şeyi bırakıp İstanbul’a yerleşmeyi düşündüm. Ama beni bırakmadılar. “La Scala’nın sanat yönetmeni olacaksın” denince çaresiz orada kaldım. Sonuçta hepsini birden yaptım. Şimdi geriye bakınca, çok da iyi etmişim diye düşünüyorum” dedi.

 

Alvarez gurur kaynağı

 

İkincisi 1997’de yapılan Leyla Gencer Şan Yarışması’nın 1999’da düzenlenmesi planlanan üçüncüsünün deprem felaketi nedeniyle 2000’e ertelendiğini belirten Gencer, yarışmanın o dönemki sponsorunun  çekilmesiyle zor durumda kaldıklarını sözlerine ekledi.

Yarışmaya başlangıcından beri gösterilen büyük ilginin kendisini şaşırttığını ve mutlu ettiğini kaydeden Gencer, “İlk yarışmada ikinci olan Arjantinli tenor Marcello Alvarez bugün dünyada bir numara. Onun bu yarışma sayesinde başarıya ulaşması hepimiz için gurur kaynağı” dedi. Sanatçı, ilk kez 1999’da verdiği şan seminerlerinin devamını getirmek istediğini de belirtti.

IV. Leyla Gencer Şan Yarışması’na katılan 35 yarışmacıdan 14’ü Türk. Türk yarışmacıları 4 şancı ile Gürcistan ve 3 şancı ile İtalya izliyor. Yarışmanın finali, 30 Ağustos Çarşamba akşamı 20.00’de Aya İrini Müzesi’nde izleyiciye açık olarak yapılacak. Finalistler, jüri tarafından belirlenecek aryaları, Gürer Aykal yönetimindeki Borusan İstanbul Filarmoni Orkestrası ile seslendirecek. Final gecesinde, toplamı 23 bin 500 euro olan ödüller sahiplerini bulacak.

 

Gencer kimdir?

 

1928’de İstanbul’da doğan Leyla Gencer, dünya opera tarihinin en büyük sopranolarından biri olarak kabul ediliyor. Ankara Devlet Operası’nda görev yaptıktan sonra İtalya’ya giden Gencer, Batı’da “La Diva Turca”, “La Gencer”, “La Regina” (Kraliçe) olarak ün yaptı. Sanatçı, Milano ve Roma başta olmak üzere dünyanın dört bir yanında sahneye çıktı. 1954’te Napoli’deki ünlü San Carlo Tiyatrosu’nda “Madame Butterfly” ile başlayan uluslararası opera serüveni, 1975’te Milano’daki La Scala’da kazandığı başarıyla doruğa çıktı.



1985’te operayı bırakan Gencer, 1988’de Devlet Sanatçısı unvanıyla ödüllendirildi. Gencer halen La Scala Tiyatrosu’nda opera sanatçıları için kurulan akademinin sanat yönetmenliğini yapıyor.

 

Dünya Mahfuz’u yitirdi


Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanan ilk Arap yazar olan Necip Mahfuz 95 yaşında öldü.


 Mısır’da doğup dünya çapında üne kavuşan ve 1988’de Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanarak bu ödülü alan ilk Arap yazar sıfatıyla literatüre geçen Necib Mahfuz (95), tedavi gördüğü hastanede öldü.

Ünlü yazar 19 Temmuz’da hastaneye kaldırılmıştı. Yazarın ölüm nedeni, haber ajansları tarafından farklı şekillerde duyuruldu. AP Ajansı, yazarın evde düşüp başını çarptığı için hastaneye kaldırıldığını duyururken, Reuters’ın haberlerinde “Temmuz ayında sokakta yürürken düşerek başını çarpması nedeniyle hastaneye götürüldü. İlerleyen günlerde kanlı ülsere yakalandı ve öldü” ifadesi kullanıldı. AFP Ajansı ise Mahfuz’un böbrek yetmezliği, zatürree ve yaşlılık kaynaklı hastalıklar nedeniyle hastaneye yatırıldığını bildirdi.

Mahfuz, bugün Kahire’deki El - Raşdan Camii’nde kılınacak cenaze namazının ardından toprağa verilecek. Mısır Devlet Başkanı Hüsnü Mübarek’in de törene katılması bekleniyor.

 

İslamcıların saldırısına uğramıştı


1994 yılında bir radikal İslamcının bıçaklı saldırısına uğrayan Mahfuz, 1911’de Kahire’de dünyaya geldi. Yazdığı 50 romanla Mısır’ın en tanınmış entelektüelleri arasında yer alan ve yazmaya 17 yaşında başlayan Mahfuz’un ilk kitabı 1939’da yayımlandı. 1988’de “sanatının evrensel karakterinin dünya insanları arasındaki ilişkilerin metaforu oluşu” nedeniyle Nobel Edebiyat Ödülü’ne layık görüldü.

Türkçedeki kitapları


Filistin sorunu konusundaki duyarlılığıyla tanınan yazar, ödül olarak aldığı parayı karısı, kızları ve Filistin’e yardım örgütleri arasında eşit bir şekilde paylaştırmıştı. 

  
Necib Mahfuz’un Türkçede yayımlanan kitapları arasında “Midak Sokağı”, “Bıldırcın ve Sonbahar”, “Binbirinci Geceden Sonra”, “Dilenci”, “Esir Üniforması”, “Miramar”, “Nil’in Üç Çocuğu” ve “Han El Halili’de” yer alıyor.

 


Acıların yazarını yitirdik

Çağdaş Türk edebiyatının güçlü kalemlerinden

Muzaffer Buyrukçu'yu yitirdik.

Yazar 1.5 yıldır tedavi görüyordu



Öykü ve roman dalında önemli eserler veren ve birçok ödülü bulunan Muzaffer Buyrukçu, salı günü yaşamını yitirdi. Gaziosmanpaşa Bağlarbaşı Mahallesi’ndeki evinde eşiyle yaşayan Buyrukçu’dan haber alamayan komşuları durumdan şüphelendi. Komşuların perşembe günü haber verdiği polis ekipleri yazarı evinde ölü buldu. Buyrukçu’nun eşinin durumu sağlık problemi nedeniyle fark edemediği belirtildi. Muzaffer Buyrukçu’nun cenazesi, kesin ölüm nedeninin belirlenebilmesi için Adli Tıp Kurumu’na gönderildi. Yazarın cenazesinin ne zaman ve nereden kaldırılacağı henüz belli değil.

Akciğer yetmezliği çekiyordu

 

Uzun zamandır akciğer yetmezliği çeken Muzaffer Buyrukçu, geçen yıl şubat ayında rahatsızlanarak hastaneye kaldırıldı.
O dönemde basına da yansıyan haberlerde iki üniversite hastanesinin Buyrukçu’yu acil servise almayıp para istediği, kalbinin bir hastanede durduktan sonra çalıştırıldığı yer almıştı.
Buyrukçu, Özel İsviçre Hastanesi tarafından tedavi edilmişti. Yazar yaklaşık bir yıldır evinde yaşam destek ünitesine bağlı olarak astım tedavisi görüyordu.

1930’da Niğde’de doğan Muzaffer Buyrukçu, çocukluk yıllarında ailesiyle İstanbul’a yerleşti. Öğrenimini yarıda bırakarak küçük yaşta çalışmaya başlayan Buyrukçu, İstanbul ve İzmir’de aşçı yamaklığından inşaat işçiliğine, kunduracılıktan Son Telgraf gazetesinde müstahdemliğe kadar pek çok işte çalıştı.

En saygın ödülleri aldı


Daha sonra Toprak Mahsulleri Ofisi’nde memurluk yapan yazar, 1971’de buradan emekli oldu. Bir çocuk babası olan Muzaffer Buyrukçu, Haldun Taner Öykü Ödülü, Yunus Nadi Öykü Armağanı, Sait Faik Hikâye Armağanı gibi saygın ödüllerin de sahibiydi. Buyrukçu’nun eserlerinden bazıları şöyle:

“Acı”, “Katran”, “Yüzün Yarısı Gece”, “Bir Olayın Başlangıcı”, “Gürültülü Birkaç Saat”, “Korkunun Parmakları”, “Ay Kokuyor”,  “Telefon Konuşmaları”, “İpek Pijamalı Katiller”, “Bulanık Resimler”.

'EDEBİYATIMIZIN MAREŞALİYDİ’


Enver Ercan (Türkiye Yazarlar Birliği Sendikası Başkanı)
Muzaffer Buyrukçu öykü, roman ve günlüklerinde, içinden geldiği alt ve orta sınıf insanların dünyalarını çarpıcı ayrıntılarla ve yetkin çözümlemelerle, diyaloglarla anlattı. Gerçekçi öykücülüğümüze, sınıfsal bir duyarlılıkla, fantastiğin sınırlarına dek uzanan yeni anlatım olanakları kazandırdı. '80’li yılların sonuna kadar, edebiyat ortamlarının da  renkli bir kişiliğiydi. Cemal Süreya’nın tanımlamasıyla “edebiyatımızın mareşali”ydi. Bu yönü özellikle  günlüklerine yansımıştır. Günlüklerini okuyanlar, alacakları yazınsal tatların yanı sıra, bir dönemin edebiyat dünyasında yaşananlara da tanıklık ederler.

Adnan Özyalçıner (Yazar)


Muzaffer Buyrukçu, hayatı boyunca acıları yazdı. Böyle bir yazarın ölümünün de bu kadar acı oluşu çok üzücü. Zaten ilk kitabının adı da “Acı”ydı. Öykülerinde kenar mahalle insanlarını anlattı. Kendisi de bir varoş çocuğuydu. Gerçekçi bir yazardı. Ama insanların yaşadıkları acıları hayallerle birleştirerek, onlara umut ve sevinç sunmak istedi. Bu anlatımıyla öykücülüğümüzde özgün bir yeri vardı.

Tarık Dursun K. (Yazar)

Onun hakkında söylenecek çok şey var ama o kadar üzgünüm ki konuşamıyorum bile.

Hüsamettin Bozok (Muzaffer Buyrukçu’nin ilk kitabı “Acı”yı ve ikinci kitabı “Katran”ı basan Yeditepe Yayınları’nın sahibi)
Güzel bir üslubu vardı ve çok yetenekliydi. Ayrıca belleği de çok kuvvetliydi. Yeditepe’de hep beraber vakit geçirirdik. Çok temiz kalpli bir insandı, büyük üzüntü duyuyorum.

Hitit Surları yerinde yeniden inşa edildi.

Alman Arkeoloji Enstitüsü tarafından yürütülen Hattuşa kazılarına 2002 yılından bu yana destek veren JTI Türkiye, dev bir projeye imza attı

Hitit Surları’nın 65 metrelik kısmı JTI Türkiye desteğiyle Hititler’in kullandığı yöntemlere sadık kalınarak gerçek boyutlarında, yerinde, yeniden inşa edildi.


Tarihi Milli Park olan ve “UNESCO Dünya Mirası Listesi”nde bulunan Hattuşa’daki Hitit Surları’nın 65 metrelik kısmını, orijinal yapısına bağlı kalınarak ayağa kaldırma çalışması 'dünyada bir ilk’ olarak nitelendiriliyor.

Bedri Rahmi Eyüboğlu sergisi sanal müzede


"Bedri Rahmi Eyüboğlu, Otoportreler 1938 - 1975" sergisi, Eczacıbaşı Sanal Müzesi’nde izlenebilir

 “Bedri Rahmi Eyüboğlu, Otoportreler 1938 - 1975” sergisi, Eczacıbaşı Sanal Müzesi’nde izlenebilir. Küratörlüğünü Haşim Nur Gürel’in üstlendiği 45 yapıt imgesinden oluşan sergi, Eyüboğlu’nun 'suret’ini çeşitleyen işlerini bir araya getiriyor.
Sergiyi
www.sanalmuze.org adlı internet adresindeki “Bedri Rahmi-Eren Eyüboğlu” bölümünde ziyaret edebilirsiniz.

 

Bodrum’da Dino sergisi

"Abidin Dino İlk Kez Bodrum’da" resim sergisi, bugünden itibaren 4 Eylül'e kadar Jazz Now Sanat Merkezi & Galeri'de gösterimi sunuldu.
 

Sanatçının 60’tan fazla desen ve resminin yer aldığı sergideki kimi işler  ilk kez gün ışığına çıkacak. 1993’te aramızdan ayrılan Abidin Dino’nun sergilenen eserleri satışa açık olacak.

 

'Can Baba’ anılıyor



Ünlü şair Can Yücel, ölümünün 7. yılında Datça’da bulunan mezarının başında bugün törenle anılacak

Ünlü şair Can Yücel, ölümünün 7. yılında Datça’da bulunan mezarının başında bugün törenle anılacak. Yücel’in eşi Güler Yücel, her yıl olduğu gibi bu yıl da ünlü şairin sevenleriyle “Can Taşı” (Yücel’in mezarı başındaki heykel) önünde bir araya geleceklerini belirtti.
1926 yılında İstanbul’da doğan Can Yücel, Ankara ve Cambridge üniversitelerinde Latince ve Yunanca okudu; 1950 yılında babası Hasan Âli Yücel’in önerisiyle ilk kitabı “Yazma”yı yayımlayan Can Yücel, 1956 yılında Güler Yücel’le evlendi. Bu yıllarda Che Guevara ve Mao’dan çeviriler yaptığı gerekçesiyle 15 yıla mahkûm oldu.
İki yıl sonra genel afla dışarı çıktı. Ardından  “Siyasinin Şiirleri’’ adlı kitabı geldi. Shakespeare’den Brecht’e pek çok çevirisi bulunan Can Yücel’in tüm kitapları Doğan Kitap tarafından yayımlandı. 
12 Ağustos 1999 tarihinde aramızdan ayrılan Can Yücel, “Mekânım Datça Olsun” demişti; mekânı Datça oldu. Şair, çok sevdiği günebakan çiçekleriyle uğurlanarak Datça’ya gömüldü.

 


KAYIP ÇOCUK

 

Birden işitilmez olsun ayak seslerim;
Gölgem bir başka sokağa sapıversin;
Unutayım bir anda her şeyi,
Nerde oturduğumu,
Bir tuhaf adem olduğumu Can adında.
Aklım arayadursun başka kapılarda kısmetimi,
Ben, bilmediğim sokaklarda bir başıma;
Gönlüm öylesine geniş, öyle ferah, 
İlk defa görmüş gibi dünyayı,
Bir şaşkınlık içinde, yeniden doğmuş gibi;

Hatırlamam artık değil mi, dostlar, 
Hatırlamam artık garipliğimi? 

 

Can YÜCEL

 


 

Savaşa karşı resim

Ressam Erkan Özdilek’in asit, petrol, asfalt gibi malzemeler kullanarak yaptığı “savaş karşıtı resimleri” sanatçının internet sitesinde izlenebilir

 

Bugüne değin yurtiçinde ve yurtdışında pek çok sergiye katılan ressam Erkan Özdilek, son dönem çalışmalarını internet üzerinden izleyiciye sunuyor. Her biri savaşa karşı duran resimler,  web sitesinde güncellenerek süresiz olarak görülebilecek.
Özdilek’in Ortadoğu’da yaşananlar üzerine oluşturduğu sergi, 2004’ün ikinci yarısından bugüne değin ürettiği çalışmalarını kapsıyor.  Sanatçı, savaşın ortaya çıkışıyla bir sanatçı duyarlılığıyla konuya yaklaştığını söylüyor:

Sadece resim değil


“Yıllardır yüzey üzerine resimler yapıyorum. 3 boyutlu çalışmalarım da var, kavramsal eserlerim de... Sanatçının dünyada yaşananlara karşı duyargalarının açık olması gerektiğini düşünüyorum. Savaş insanlığın yüz karası. Dolayısıyla sanatçı olarak da bu yaşananlara, savaşlara karşı bir durum, belge sunmak gerekiyor. Sanatçılar artık dekoratif objeler yerine, daha duyarlı, zamanını belgeleyen işler üretmeli.”
Yaptıklarının salt “resim” olmadığını söyleyen ve onları zamanın belgeleri olarak nitelendiren Özdilek, web sitesindeki sergisinde kimi yerde eserlerin üzerine küçük notlar yazarak, kimi yerdeyse gazete kupürleri kullanarak savaşa karşı tavrını açıkça ortaya koyuyor.


Sanatçının çalışmalarının savaşa karşı söylem içermesi dışında bir önemi daha var. Her biri farklı bir teknikle, petrol, asit, asfalt ve boya maddeleri kullanılarak üretildiler.
Özdilek, deneme yanılma yöntemiyle asit, petrol, asfalt gibi malzemeleri tuvalle buluşturduğunu söylüyor. Özellikle savaş kavramını daha da öne çıkarmak amacıyla bu malzemeleri kullandığını anlatıyor:


“Amaç resimlerimde düşüncemi ortaya koymak. Yüzeyde estetik değerleri fazla zorlamak istemiyorum. Onlar bitmiş, zamanını tüketmiş şeyler. Sanatçıyı sürekli kavramlar üreten, çağının şahitliğini yapan kişi olarak düşünüyorum. Dolayısıyla çalışmalarım da bu paralelde devam ediyor. Asit yok eden bir madde. Düşüncenin yok edilmesiyle ilgili...  İnsanlar katlediliyor savaşta, bir dolu tezgâh kuruluyor Ortadoğu üzerine. Asit ve petrol resimlerimde bir simge olarak karşımıza çıkıyor. Resimlere baktığınız zaman çoğu dumandır, gridir, yok edilmiştir. Çok ağır kütlesel lekeler, dokular vardır, işte o dokular yok edilmişliğin simgesidir.”


www.erkanozdilek.com

 

Erkan Özdilek kimdir?

Yrd. Doç. Erkan Özdilek, 1982’de Devlet Tatbiki Güzel Sanatlar Yüksekokulu Resim Bölümü’nden mezun oldu. Avusturya hükümeti bursuyla Salzburg’da, Alman hükümeti bursu ile Düsseldorf ve Berlin’de çalışmalar yaptı. 1998’de başladığı Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Temel Eğitim Bölümü Sanat Eğitimi Anasanat Dalı’ndaki öğretim üyeliği görevini halen sürdürüyor. 2001’de Avusturya Kültür Bakanlığı’nın davetlisi olarak Viyana’da 4 ay boyunca projeler üreten sanatçı, bugüne değin 15 kişisel sergiye imza attı. Birçok karma sergide de çalışmaları yer aldı.


 

Pera’da 'genç’ rüzgârı



Pera Müzesi, Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinin diploma projelerine ev sahipliği yapıyor. Zengin bir seçki sunan sergi, öğrencilerin işlerini disiplinler arası bir zeminde buluşturuyor


Pera Müzesi, kapılarını bir kez daha “genç” sanatçılara açtı. Geçen yıl genç sanatçıların yapıtlarından oluşan “Günümüz Türk Sanatında Genç Açılım” adlı sergiye ev sahipliği yapan Pera Müzesi, bu kez Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi öğrencilerinin diploma projelerini ağırlıyor.
“El / le” başlıklı sergi, MÜ Güzel Sanatlar Fakültesi 2005 - 2006 akademik yılı diploma projelerinden özel bir seçki sunuyor izleyiciye. Fakültenin mezunlarının, anlam genişliği nedeniyle konsept olarak seçilen “el” i anlatan 100’ü aşkın yapıtı 1 Ekim tarihine kadar görülebilecek.
Sergide resim, grafik sanatlar, iç mimarlık, seramik-cam, tekstil sanatları, endüstri ürünleri tasarımı, geleneksel Türk el sanatları, sinema  TV, heykel ve fotoğraf bölümlerinden 82 genç ve yetenekli sanatçının yapıtları yer alıyor.


 

Saraylı resimler Dolmabahçe’de

 

“Osmanlı Sarayı’nda Oryantalistler” adlı sergi, Dolmabahçe Sarayı Sanat Galerisi’nde devam ediyor. Sergi, çalışmalarını Osmanlı Devleti’nde sürdürmüş oryantalist ressamların yapıtlarından bir seçki  niteliği taşıyor

 

Bu yıl 150. yaşını kutlayan Dolmabahçe Sarayı’nın sanat galerisi, “Osmanlı Sarayı’nda Oryantalistler” adlı sergiye ev sahipliği yapıyor.

 
Ücretsiz gezilebilen sergide, TBMM Milli Saraylar Koleksiyonu dışında Cumhurbaşkanlığı, Topkapı Sarayı Müzesi, İstanbul Resim ve Heykel Müzesi ve özel koleksiyonlardan derlenmiş olan 60 kadar eser sergileniyor. Koordinatörlüğünü Erol Makzume’nin, danışmanlığını ise Prof. Dr. Semra Germaner, Prof. Dr. Zeynep İnankur ve Prof. Dr. Günsel Renda’nın üstlendiği sergiye kapsamlı bir katalog eşlik ediyor. Projenin Milli Saraylar adına küratörlüğünü üstlenen Ömer Faruk Şerifoğlu, eserlerin nasıl bir araya getirildiğini şöyle anlatıyor:

'Organik bağ bulunmuyor’


“Serginin adından anlaşılacağı gibi diğer kurumlardan aldığımız eserler de saray kökenli resimler. Cumhurbaşkanlığı’ndaki ve Resim Heykel Müzesi’ndeki tablolar da zamanında Dolmabahçe Sarayı’ndan alınmış. Böylece farklı kurumlara dağılmış olan Dolmabahçe Koleksiyonu’ndaki oryantalist tablolar bir araya getirildi. Ayrıca iki özel koleksiyondan resim aldık. Onlardan biri Luigi Querena’nın kapakta kullandığımız “Dolmabahçe” adlı tablosu. Diğeri ise Stefano Ussi’nin sarayın içinde yer alan tablosunun bir etüdü. Tablonun büyük versiyonunu Dolmabahçe Sarayı’ndaki yerinden söküp götüremeyeceğimiz için bu etüdü aldık.”
Şerifoğlu, oryantalist ressamların çoğunun çalışma tekniklerinin birbirinden farklı olduğuna ve aralarında organik bir bağ bulunmadığına dikkat çekiyor. Bu ressamların çoğu bağımsız bir şekilde, kendi imkânlarıyla Osmanlı Devleti’ne gelmiş ve kendilerine yer edinmeye çalışmış.


Şerifoğlu, Türkiye’de resim eğitimi veren kurumların geç açılmasını da oryantalizmle ilişkilendiriyor:
“Bizde resmin çok geç başlamasının bir nedeninin de bu ressamlar olduğunu söyleyebiliriz. Bu topraklara, resmi onlar tanıttı.  Fatih’in Gentile Bellini’ye portresini yaptırmasından beri Osmanlı Sarayı’nın resme ilgisi var. Ama 1800’lerin ortalarına kadar Türkiye’de bu anlamda bir eğitim kurumunun açılması düşünülmemiş”. 
Oryantalist ressamlar kendi ülkelerinde herhangi bir ressam adayıyken Osmanlı sınırları içinde resim becerileri sayesinde pek çok olanağa kavuşmuş. Bunu başaranların başında da “saray ressamı” sıfatını alan Fausto Zonaro geliyor. Oryantalist resim yapan çoğu sanatçı, eserlerini saraya takdim edip padişah tarafından ödüllendirilmek istemiş. Çoğu da bunu başarmış. Ayvazovski ve Gerome gibi ressamlar, bizzat sarayda çalışıp sipariş üzerine tablolar yapmış. Sergideki eserlerin önemli bir kısmının Gerome’a ait olduğu göze çarpıyor. Osman Hamdi Bey’in de hocası olan Gerome’un Dolmabahçe Sarayı koleksiyonunun oluşumunda ilginç bir etkisi var. Şerifoğlu, bu katkıyı şöyle anlatıyor:
“Şeker Ahmet Paşa, Sultan Abdülmecid döneminde yaver olunca padişahın isteğiyle saraya tablolar alınması gündeme geldi. Paşa da Gerome’u aradı. Gerome’un kayınpederi Goupil, Paris’te kendi adını taşıyan önemli bir galeri işletiyordu. Dolmabahçe Sarayı koleksiyonuna dahil edilen eserlerin bir çoğu, Gerome ve Goupil’in bağlantısıyla satın alındı. Sergide bunun için yapılmış yazışmalar ve çekilmiş telgrafların örnekleri de yer alıyor. Dolmabahçe Sarayı Koleksiyonu, yurtdışıyla bağlantı kurularak oluşturulan ilk koleksiyon olma özelliğini taşıyor.”
 Dolmabahçe Sarayı (0212) 236 90 00

 


Ayvazovski’den Zonaro’ya

“Osmanlı Sarayı’nda Oryantalistler”  sergisinde eserleri yer alan ressamlar şunlar:


François - Claude Hayette, Alfred de Dreux, Adolph Kaufmann, Alberto Pasini, Adolphe Schreyer, Ivan Konstantinoviç Ayvazovski, De. Feney, Eugene Fromentin, François Dubois, Jean Baptiste - Etienne de Forcade, Gustave Boulanger, Georges Washington, Jean - Leon Gerome, Pierre Desire Guillemet, Max Rabes, Sandor Alexander Swoboda, Theodore Aman, Tristam Ellis, Theodore Van Rysselberghe, Victor Pierre Huguet, Salvatore Valeri, Fausto Zonaro, Fabius Brest, Amadeo Preziosi, Joseph Warnia - Zerzecki, Jules François Gilbert, Luigi Acquarone, Emile Villiers de I’Isle Adam, Stefano Ussi, David Wilkie, Joseph Warnia - Zarzecki ve Luigi Querena.

 


Sanatın kaynağı Anadolu’da saklı

“Hitit Rüzgârı” adlı sergisi Arkeoloji Müzesi’nde süren Erdinç Bakla, 'Türk plastik sanatları Anadolu’dan beslenmeli’ görüşünde...

 Heykel sanatçısı Erdinç Bakla’nın “Hitit Rüzgârı” adlı sergisi, sanatçının '60’lı yılardan bu yana ilgi duyduğu Hitit kültürünün yansımalarını içeren heykellerden ve tasarımlardan oluşuyor. Sergi boyunca bazen Hitit tanrılarının ve tanrıçalarının heykelleriyle bazen de bu kültüre özgü sembollerin cisimleşmiş halleriyle karşılaşıyoruz.


Bakla, geçmişten bugüne bir köprü hissi veren sergisindeki yapıtlarında polyester, mermer, seramik ve altın gibi malzemeler kullanmak suretiyle büyük bir çeşitlilik yaratıyor.

Bir Hitit figürüyle

 
Erdinç Bakla’nın 1960 yılında Arkeoloji Müzesi’ni gezerken bir Hitit figürüne rast gelmesi, yıllar sürecek aşk dolu bir ilişkinin de temelini attı.  “60’larda Hitit sanatının sadeliğini ve görkemini fark ettim” diyor Bakla. İlk kez 1968 yılında açtığı bir sergide bu tür yapıtlarını sergileyen sanatçı, heykellerinde bazen birden fazla baş kullanıp birden fazla figürle kaynaştırmak suretiyle çağdaş yorumlara yöneldi. Fakat araya 20 yıllık bir ayrılık girdi. Bakla, “Hititler üzerine çalışmaya devam edecektim. Ama '70’lerin sonunda görüşlerine çok güvendiğim Prof. Bülent Özer ve Prof. Aykut Kazancıgil, beni büst yapma konusunda yüreklendirdiler. 'Çok güzel dokular yakalamışsın, başka iş yapma’ denince 20 yıl sürecek büst yapımına giriştim. Ama Hititlere olan tutkum hiç kaybolmadı. Yıllar sonra yeniden onlara geri döndüm” diyor bu konuda.

Özgün işler olsun!


Erdinç Bakla, Türkiye’de özgün işler yapılmamasından, sürekli olarak Batı sanatının kopya edilmesinden şikâyetçi. Türkiye’de Batı sanatının esas alınmasının Türk sanatını bir yere getiremediğini belirten sanatçı, dünyadaki plastik sanatlar literatürüne bakıldığında Türk sanatının ve sanatçılarının varlık gösteremediğini söylüyor...


(0212) 520 77 40

 


Üç aşamalı proje

Bakla, Türk sanatında, Atatürk’ün önerdiği gibi Anadolu medeniyetlerinden yola çıkılarak çağdaş bir çıkış yapılabileceğini vurguluyor ve ekliyor:
“En azından genç kuşaklara bir örnek teşkil edebilirim diye düşündüm ve üç aşamalı bir proje tasarladım. Hititlerle yola çıktım ve onların çağdaşı olan Truva’yı da bu proje kapsamına almak istedim. Çok kişinin bilmediği bir ayrıntı vardır: Aslında Truva’yı koruyan Hititlerdir; Truva’ya onlar sahip çıkmıştır. Projenin ilk ayağı olan 'Hitit Rüzgârı’ sergisi, İstanbul Arkeoloji Müzesi’nden sonra Ankara’daki Anadolu Medeniyetleri Müzesi’nde tekrarlanacak. Kasım ayında gene Arkeloji Müzesi’nde 'Truva Savaşı Üzerine Yorumlar’ adlı heykel ve endüstriyel tasarım sergisi açılacak. Üçüncü aşamada ise Çatalhöyük konusunu işleyeceğim”.

 


Çatalhöyük canlanıyor!
9 bin yıl önce Çatalhöyük’te kurulan gizemli uygarlık, tüm izleriyle Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi ile Sermet Çifter Salonu’na konuk oluyor


Koçbank ve Yapı Kredi’nin katkılarıyla Yapı Kredi Vedat Nedim Tör Müzesi ile Sermet Çifter Salonu’nda düzenlenen “Topraktan Sonsuzluğa: Çatalhöyük” sergisi, Çatalhöyük kazı başkanı İngiliz arkeolog Ian Holder’ın bilimsel kontrolünde, kalabalık bir ekibin aylar süren çalışması sonucunda hazırlandı.
Ortaya çıktığı günden bu yana dünya arkeoloji çevrelerinin odağı olan Çatalhöyük, ilk kez bu derece kapsamlı bir sergiyle anlatılıyor. Serginin sunumu da oldukça başarılı. Sadık Karamustafa’nın sergi için hazırladığı tasarım ise takdire şayan... Çatalhöyük’teki evlere dönüştürülen sergi salonu, 9 bin yıl öncesinin atmosferini izleyiciye yansıtmayı başarıyor.

Günlük hayatta sanat


Holder, serginin genel temasının Çatalhöyük’teki günlük yaşam olduğunu söylüyor:


“Yeni araştırmalar sanatın Çatalhöyük’te günlük yaşamın her alanına girdiğini gösterdi. O dönemde sanat, günlük yaşamda bir rol oynamıştı. Çatalhöyük’te ev, toplumun bütününün mini bir evreniydi. Bu nedenle, sergiyi eve odaklamaya karar verdik. Sergi, evin farklı bölümlerini göstermek üzere organize edildi. Ziyaretçi evin çeşitli bölümlerinde bulunanları (fırın bölümü, ölüm için ayrılan alan, ritüel alanı vb.) görerek sergiyi dolaşabilir. Evin her bölümü bize Çatalhöyük’teki hayatın farklı bir yönünü anlatır.”


Vedat Nedim Tör Müzesi salonunda Çatalhöyük evlerinin dıştan görünüşü karşılıyor izleyiciyi. Sergide tıpkı yapımları gerçekleştirilen kerpiç duvar ve sıvalar için, yöreden getirilen toprak, saz ve saman kullanılmış. Ayrıca ekranda Çatalhöyük’te kaydedilen 360 derecelik panorama gösteriliyor. Girişin ardından ev yaşamıyla ilgili arkeolojik eserler sergileniyor.
Serginin sanatlar ve törenlere ayrılan bölümünde ise bir av sahnesini canlandıran büyük duvar resmi dikkati çekiyor. Çatalhöyük ev içleri de burada görülebiliyor.

En önemli eserlerden olan 'boncuklu bebek iskeleti’ ise ölü gömme geleneklerinin anlatıldığı bölümde yer alıyor.
Orijinal eserlerin de bulunduğu tüm bu bölümlerin ardından Çatalhöyük evinin içine giriliyor. Çatalhöyüklülerin ölülerini üzerinde yattıkları toprak sekinin (sedir biçiminde set) içine gömme gelenekleri burada sergileniyor. Ev içindeki  tüm araç ve gereçlerin tıpkı yapımları da görülebiliyor.
Bu bölümlerin ardından sergi Sermet Çifter Salonu’nda devam ediyor: Burada  ilk olarak şu anda Çatalhöyük’te sürmekte olan kazıların görüntüleri izleniyor.


Daha sonra Çatalhöyük’ü 1960’lardaki kazı çalışmalarıyla ilk kez keşfeden James Melaart’ın koleksiyonunda bulunan duvar resimlerinin orijinal boyutlarındaki suluboya kopyalarına geçiliyor. Sermet Çifter Salonu’nda, çocuklar için de oyun - eğitim atölyesi düzenleniyor. Sergi 26 Mayıs - 20 Ağustos günleri arasında izlenebilecek.   (0212
) 252 47 00


ABD ve AB   EMPERYALİZMİNE VERİLECEK

GERÇEK DERS

 SOSYALİZM ve DÜNYA  HALKLARININ BARIŞIYLA

OLACAKTIR.

   EKİN SANAT  


BEHİCE BORAN

 Bilim Sanat ve Araştırma Merkezi Tarafından Çıkarılmakta Olan

EKİN SANAT EDEBİYAT ve DÜŞÜN DERGİSİ

ADINA  SAHİBİ ve SORUMLU YAZI İŞLERİ

MÜDÜRÜ : Celal FİL 

Ayda Bir Yayınlanır

Haziran-2006/ Sayı:17

ISSN 1305-4937 

Yazışma ve İletişim Adresi:

Konur Sokak 12/31 

Kızılay/ANKARA

Tel.: 0312 418 52 05

ekin_sanat@mynet.com

Tasarım ve Teknik Hazırlık:

Ekin Sanat

Baskı:

Öztepe  Matbaacılık

Sanayi ve Ticaret Ltd. Şti.

Kazım Karabekir Caddesi Özer Han No.: 31/107  Ulus / Ankara

Tel.: 0312 341 12 08

Fax.: 0312 384 38 97

 

Genel Dağıtım:

İlke Basın Yayın Dağıtım               

Hatay Sokak No: 26 Alt kat

Kızılay/ANKARA

Tel.: 0312 417 88 36

 

Sürdürüm Koşulları:

Yıllık (12 sayı): 30 ytl

Yurtdışı: 50 Euro (karşılığı)

Posta Çeki no.: 371904 Hürdoğan Aydoğdu 

 

Dergimizde yer almasını önerdiğiniz yazıları 20 gün önceden  

ulaştırmanız gerekmektedir. Gönderilen ürünler  iade edilmez, ad belirtilmeden alıntı yapılamaz. Ürünlerin tüm sorumluluğu yazarına ya da çevirmenine aittir.

 

Ekin Sanat bu ürünleri

yayınlamama hakkını saklı tutar.

 

YAZIŞMA ve İLETİŞİM ADRESİ:

KONUR SOK. NO. 12/31

KIZILAY/ANKARA   Tel. 0312 418 52 05

ekin_sanat@yahoo.com

SÜRDÜRÜM KOŞULLARI:

YILLIK (12 SAYI) 20 YTL.

YURTDIŞI 30 EURO

POSTA ÇEKİ NO. 371904 Hürdoğan

 

SATIŞ NOKTALARI :

ANKARA:

Şubat Kitabevi  Tel. 0312 417 97 60

ESKİŞEHİR:

İnsancıl Kitabevi  Tel. 0222 233 82 64

ÇANAKKALE:

Ayışığı Kitaplığı  Tel. 0286 217 22 24

ANTALYA:

Mavi Kitabevi  Tel. 0242 243 54 06

KONYA:

 Asli Kitabevi  Tel. 0332 350 83 07

GİRESUN:

Üniversite Kitabevi  Tel. 0454 212 94 85

MERSİN:

Mersin Kitap Kulübü  Tel. 0324 232 19 33

BURSA:

Ali Baba Kitabevi  Tel. 0224 224 27 18

DİYARBAKIR:

Diclem Sahaf Kitabevi  Tel. 0412 228 40 76

İSTANBUL:

Mephisto Kitabevi (Kadıköy)

HOLLANDA:

Ahmet CAYMAZ  Kruiningenstr. 181 3086 km Rotterdam  Tel. 0031 624 44 24 84

    

tsip@tsip1974.com

 ekin_sanat@mynet.com


İLETİŞİM FORMU

NOT: MESAJLARINIZ EN GEÇ İKİ GÜN İÇERİSİNDE CEVAPLANDIRILACAKTIR

 

NOT: telefon numaranızı yazmak istemiyorsanız birkaç rakam yazınız.

 

[- Sayfayı yazdır - ]


     SAYFA BAŞI

     ANA SAYFA