GERÇEK EĞİTİM DİZİSİNİN İLK BROŞÜRÜ:

 

SOSYAL SINIF NEDİR?

 

SINIFLAR NASIL DOĞDU?

Ülkemizde; yaşayışları, toplumdaki durumları, çalışma yaşamındaki yerleri, düşünceleri ve çıkarları farklı toplum kesimleri, sınıflar var.

Ülkemizde küçük bir toplum kesimi, büyük bir çoğunluğu çalıştırıyor. Onların ürettiklerine sahip çıkıyor.

Yani ülkemiz bir yandan sömürenlerin, öte yanda sömürülenlerin, bir yanda çalıştıranların, öte yanda çalışanların bulunduğu bir ülke.

İçinde yaşadığımız toplumda, insanların.

* YAŞAMA BİÇİMLERİ, yani yemekleri, giyimleri, barınmaları, gereksinmeleri, ilaçtan, doktordan, hastaneden, okuldan, eğlenceden yararlanma olanakları birbirinden farklı…

* ÇALIŞMA BİÇİMLERİ ve yaşamındaki yerleri rolleri birbirinden farklı

* TOPLUMUN ZENGİNLİKLERİNDEN ALDIKLARI PAY birbirinden farklı…

* Özlemleri ve çıkarları birbirinden arklı…

* Bütün bunların sonucu olarak, DÜŞÜNCE BİÇİMLERİ,     görüşleri, bakışları, olayları değerlendirişleri birbirinden farklı…

İşte sömüren küçük bir azınlık, sömürülen büyük kitlelerin bu farklılıkları kavramasını engellemek ister. Toplumun sınıflara bölünmüş olduğu gerçeğini, hele hele bu gerçeğin temelindeki asıl nedeni hiç öğrenmeyelim ister. Sınıf gerçeğinin açıkça ortaya konmasını engelleyen yasalar yaparlar. Bize bu gerçeği en iyi, en açık şekilde öğreten işçi sınıfının bilimini (SOSYALİZM) yasaklamaya çalışırlar. İşçilerin bilimi, işçilerin, emekçilerin malı olmasın ve bu bilim işçiler, emekçiler tarafından benimsenmesin diye, her türlü engel çıkarırlar. Her türlü baskıyı uygularlar.SINIF gerçeğinin bilinmesinden korkanlar, çalıştıran, sömüren, ezen azınlık, yani SÖMÜRÜCÜ SINIFLARDIR.

TOPLUMUN SINIFLARA BÖLÜNDÜĞÜNÜ KAVRAMAMIZDAN NEDEN KORKUYORLAR?

* Çünkü, sınıf sorununu bir kez sonuna kadar kavradık mı, artık sömürünün sonu görünmüş demektir.

* Çünkü içinde yaşadığımız her olayın, her gelişimin altında SINIF sorununun yattığını bir kez kavradık mı, SINIF  ANAHTARI’nı doğru olarak kullanmayı bir kez öğrendik mi, ARTIK SÖMÜRÜCÜ SINIFLAR BİZLERİ KANDIRAMAZLAR. ARTIK SÖMÜRÜLERİ TEHLİKEYE GİRMİŞ, ARTIK SONLARI YAKLAŞMIŞ DEMEKTİR.

İMTİYAZSIZ SINIFSIZ KAYNAŞMIŞ BİR KİTLE” MİYİZ?

Şöyle sözleri sık sık duyarız:

*   Beş parmağın beşi de bir olmaz.

*   Böyle gelmiş böyle gider.

*   Alın yazımız böyleymiş.

*  Allah böyle yazmış ne yapalım.

    Ve

*   İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz…

Böylece ezilenler, sömürülenler durumlarının bir yazgı olduğuna inandırılmak istenirler. Toplumun sınıflara bölünmüş olmasının yarattığı ağırlıkların, kişinin ilahi yazgısı, Allah vergisi olduğu aşılanmak istenir. İstenir ki, sömürülenler gerçeklerin farkına varıp bu sahte yazgıyı yıkmaya, KENDİ YAZGILARINI YAPMAYA kalkışmasınlar…

Ezilmek, sömürülmek, yazgı değildir.

Baskı ve sömürü, sınıflı toplumun bir sonucudur.

Ama TOPLUMLARIN SINIFLARA BÖLÜNMÜŞ OLMASI sonuna kadar sürmeyecektir.

Kader diye bize

Neyi Yutturuyorlar?

Dünyada açlıktan ölen milyonlar var.

Türkiye’de beyaz peynirin kilosu 7-14, etin kilosu 15-20 lira. Bir ekmek 60 kuruş… Günlük soframızda neler var? Ayda kaç kez et yiyoruz? Tatlının yüzünü kaç kez görüyoruz? Hangi evde çoluk çocuk şöyle bir doyasıya karnını doyurabiliyor? Kuru ekmeği bulamayanlar, etin tadını bilmeyenler, bir sürü yiyeceği duymamış olanlar da var… Nüfusumuz 70 milyonu geçti. 60 milyonumuz iyi beslenemiyoruz…

Ama ülkemizde sofralarında ner ararsanız bulunanlar var. Kilosu bilmem kaç liradan dışarıdan getirilen peynir yiyenler var. bir gecede bir yemeğe yüzlerce lira verenler var…

Anadolu’da doğru dürüst üstüne başına giyecek alamayanlar pek çok. Ayakkabı bayramlıktır. Bir pantolon, bir gömlek, bir ceket alırken düşünürüz. En kötüsünden bile alsak, çocukların boğazından kesilmiş bir lokmadır.

Ama bir elbiseye yüzlerce lira ödeyenler, giyinmek için Avrupa’ya gidenler, terzilere yüzlerce lira ödeyenler, modası geçti diye yepyeni elbiseleri çöpe atanlar var.

İstanbul’da milyonu bulan daireler var. Suyu akan, ısınan birkaç odalı bir evin kirası 500 liradan aşağı değil. Türkiye’de yazlığı, kışlığı, dağda dağevi, Avrupa’da ayrıca bir katı ve kira getiren apartmanları olanlar var.

Oysa 70 milyonun en az altmış milyonu derme çatma, sağlık koşullarına aykırı evlerde barınıyor,  İşte Anadolu köyleri, işte penceresiz, ışıksız toprak evler. İşte mağaralarda yaşayanlar… İşte susuz, altyapıdan yoksun gecekondular, işte bulanın nimet saydığı kapıcı odası bodrumlar.

Bu Ne biçim Kaynaşmış kitle?

Bu Ne biçim Alın Yazısı?

Türkiye’de okullar var. Ama çocukların büyük bir bölümü okullara gidemiyor, hala okuma yazma bilmeyenler var. Türkiye’de liseler, üniversiteler ver. Ama çocukların büyük bir bölümü ilköğretimden sonra okuyamıyor.

Türkiye’de bütün gün tezgah başında çalışan kadın da var… Her gün kumar masası başından kalkmadığı için berberini eve getiren kadın da var… Türkiye’de şöyle bir doyasıya uyumayı en büyük mutluluk, en büyük dinlenme sayanlar da var, dinlenmek için hafta sonuna kadar İsviçre’ye kayak yapmaya gidenler de…

Biz fabrikalarda, tarlalarda, bir ömür boyu, salt karın doyurmak için ölesiye çalışıyoruz. Bunun karşılığında yaşadıklarımızı yazgı diye kim layık görmüş bize?

Bu bir yazgı, bir alın yazısı değil. Bu farklar, içinde yaşadığımız toplumun sınıflı bir toplum olmasından doğuyor. BU FARKLARI YARATAN, SINIFLARIN VARLIĞI’dır. Bize yazgı diye öğretilmeye çalışılan, aslında sömürücü azınlığın üzerimizdeki baskı ve tahakkümüdür. Bu alınyazısını onlar yazıyorlar. Böyle olduğu için de gerçekleri özellikle sınıf gerçeğini kavradığımız anda bu yazıyı siler, kendi yazımızı ve tüm sömürücülerin yazısını bizler, kendi ellerimizle yazmaya başlarız.

SINIFLAR NEDEN VAR?

Yaşadığımız toplumda da, sömürenlerin var olduğu diğer ülkelerdeki gibi, insanlar arasında yemekten, içmekten, giyinmeye, barınmaya, eğitilmeye, çalışmaya, düşünmeye kadar her alanta temel farklılıklar olduğunu gördük. İnsanların farklı bölüklere, sınıflara ayrıldıklarını, kısaca söylersek:

Bir yanda çalışan ve sömürülen çoğunluğun, öte yanda çalıştıran ve sömüren azınlığın olduğunu, bunların yaşama biçimlerinin, çalışma biçimlerinin, zenginliklerden aldıkları payların ve ÇIKARLARININ farklı olduğunu gördük.

Ama bütün bu günlük yaşamda verdiğimiz örnekler, yani yaşama biçimlerindeki farklılıklar toplumun sınıflara ayrılmış olmasının sadece sonuçlarıdır. Nedenleri değil.  Yani temelde sınıflaşmayı yaratan bazı nedenler vardır.

Bazılarımız fabrikada işçi olarak çalışıyoruz. Yaşamamız, düşüncelerimiz, çalışma biçimimiz, her şeyimiz fabrika patronlarından farklı. Patron ve biz, yani patron ve işçiler iki ayrı sınıftanız.

Şöyle düşünenlerimiz vardır: “Patron lüks bir dairede oturuyor. Otomobili var, en iyi yiyecekleri doyasıya yiyor, iyi giyiniyor, çocuklarını okutuyor, eğleniyor. Param olsa bende yapabilirim bütün bunları”… İşte bütün sorun burada: Neden sadece sen çalıştığın halde, senin paran, servetin, olanakların olmuyor da, patronun oluyor…

Ya da diyelim ki, ağanın tarlasında çalışıyorsun. Ağa iyi yiyor, iyi yaşıyor… “Benim de param olsa ağa gibi yaşarım”  diyebilirsin. Ama gün doğumundan, gün batımına kadar çalıştığın halde neden karnını bile doyuramıyorsun?

Bu konunun yanıtı aslında çok basit… Ama bugüne kadar görememiş olabiliriz… İşçi ile patronun, ağa ile yoksul köylünün, ırgatın farklı olduğunu biliriz de, nedenini kavramamış olabiliriz.

* Patron fabrikanın, makinelerin, yani bizim çalıştığımız işyerinin sahibidir.

* Ağa, çift sürdüğümüz, ekip biçtiğimiz tarlanın, toprağın sahibidir.

* Patron ve ağa üretim araçlarının mülkiyetine sahiptirler. İşçinin, ırgatın böyle bir mülkiyeti yoktur.

* Fabrika patronun özel mülküdür. Toprak ağanın özel mülküdür.

Fabrikalarda, tarlalarda çalışırız. İnsanların gereksinmeleri için çeşitli maddeleri, çeşitli malları üretiriz.

Üretim yapabilmek, yani iğneden sürmeye, buğdaydan makineye kadar, insanların yaşamak için gereksinmeleri olar nesneleri üretebilmek için, bir yanda üretim yapacak insanlar, yani işçiler, emekçiler gereklidir. Öte yandan da aletler, araçlar, hammaddeler, fabrikalar, makineler, toprak vb. gereklidir.

ÜRETİM ARAÇLARI

İşte biz emekçiler, üretim için gerekli aletleri kullanarak üretim yaparız. Fabrikalar, makineler, aletler, toprak gibi üretim için gerekli tüm araçlara ÜRETİM ARAÇLARI adı verilir.

Ama üretim yapmak için kullandığımız bu araçlar, üretim araçları bizim malımız değildir. Fabrika, içindeki tüm makinelerle, tüm aletlerle birlikte bir ÜRETİM ARACI’dır ama bu üretim aracı patronun özel mülküdür. Toprak bir üretim aracıdır, ama bu üretim aracı ağanın özel mülküdür.

Şimdi NEDEN SINIFLAR VAR sorusunun ve TOPLUMDA SINIFLARIN NE OLDUĞU sorusunun yanıtlarını verebiliriz artık.

Sınıflar, üretim araçlarının mülkiyeti özel olduğu için vardır. Yani toplumdaki kişilerin bir kısmı değildir. Üretim araçlarına sahip olanlar azınlıkta kalırlar. Bu azınlığa ÜRETİM ARAÇLARININ ÖZEL MÜLKİYETİNE SAHİP deriz.

Üretim araçlarını işçiler işlettikleri, üretimi onlar yaptıkları halde, işçiler ÜRETİM ARAÇLARININ ÖZEL  MÜLKİYETİNE SAHİP DEĞİLDİR.

Fabrika, patronun özel mülküdür. İşte bu yüzden bizi çalıştırır ve ürettiklerimize elkoyarak zengin olur. Bu yüzden bizden iyi ve farklı yaşar.

Toprak, ağanın özel mülküdür. İşte bu yüzden bizi, boğaz tokluğuna çalıştırır ve sırtımızdan para kazanır. Bu yüzden bizden iyi ve farklı yaşar.

SINIFLARIN VARLIĞINI DOĞURAN TEMEL NEDEN, ÖZEL MÜLKİYETTİR

Üretim araçlarının mülkiyetine sahip olanlar, üretilen ürünlerin de mülkiyetine sahip olurlar. Bunlar çalışmadıkları halde sırf üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip oldukları için, üretim araçlarının mülkiyetine sahip olmayanları çalıştırırlar, ezerler.

Şimdi, SINIFLARI ÖZEL MÜLKİYETİN DOĞURDUĞUNU tespit ettiğimize göre, sınıfın en basit bir ilk tarifini şöyle yapabiliriz:

* Üretim araçlarının mülkiyeti karşısındaki durumlarına.

* Üretimin işin yapılışı sırasındaki yerlerine.

* Bütün bunların sonucunda, yaşayışları, dünce ve amaçları, ÇIKARLARI farklı olan insan gruplarıdır, toplum bölükleridir…

* Üretim araçlarına sahip olup olmadıklarına göre, yani fabrikaların, toprakların, büyük mülklerin, bankaların, gemilerin, madenlerin vb. sahibi olup olmadıklarına göre.

* Üretilen ürünlerden, toplumun tüm zenginliklerinden ne kadar pay aldıklarına, yani kendilerine, bir ekmek mi, yoksa en alasından sofralar mı, bir gecekondu veya kötü bir dam mı, yoksa lüks bir villa mı; yoksulluk mu, zenginlik mi düştüğüne göre.

Ve tüm yaşayışları, düşünce biçimleri, davranışlarına göre ayrılır.

İKİ TEMEL SINIF

Sınıflı toplumlarda, iki teme sınıf olduğunu görürüz: Üretim araçlarına sahip olanlarla, olmayanlar. Yani çalışanlarla çalıştıranlar. Yani, sömürenlerle sömürülenler.

Özel mülkiyet ortaya çıkıp sınıflar doğduğundan bu yana, bütün toplumlarda bu iki temel sınıf var olmuştur. Adları değişmiştir, sömürünün yolu yordamı değişmiştir. Ama iki temel sınıf hep var olmuştur.

İçinde yaşadığımız toplumda da temel sınıflar olarak, bir yanda işçiler, öte yanda patronlar, kapitalistler sınıfı vardır.

İKİ TEMEL SINIF DIŞINDA KALANLAR

Her sınıflı toplumda, toplumun iki temel sınıfı dışında kalan, bu sınıflardan her ikisine de girmeyen, arada kalan başka sınıf ve tabakalar da vardır. Bu ara sınıf ve tabakalar da diğerlerinden aynı yukarıda gördüğümüz gibi ayrılırlar. Onların da üretim araçlarının mülkiyeti karşısında belli bir durumları, iş içinde belli bir yerleri vardır. Ve ürünlerden belli ve diğerlerinden farklı şekilde, farklı bir pay alırlar. Bunlar, ya daha önceki dönemlerden toplumun daha geri olduğu çağdan kalmışlardır, ya da bir sınıfın içinde, farklı tabakalar şeklinde ortaya çıkmışlardır. İlerde bu sınıf ve tabakaların neler olduğunu göreceğiz.

TOPLUMU KAVRAMAMIZ, DÜNYADA NELER OLUP BİTTİĞİNİ ANLAMAMIZ, YERİMİZİ BİLMEMİZ, EZİLMENİN SÖMÜRÜLMENİN YAZGI OLMADIĞNIN BİLİNCİNE VARMAMIZ VE EZİLMEYE, SÖMÜRÜLMEYE SON VERİP, DÜNYAYI DEĞİŞTİREBİLMEMİZ İÇİN ÖNCE SINIF ANAHTARINI KULLANMASINI ÖĞRENMELİYİZ.

SINIFLAR NASIL DOĞDU?

Sömürücü sınıflar; “alın yazısı” , “beş parmak bir olmaz”, “böyle gelmiş böyle gider” diyerek bizleri bu sömürü düzeninin ezelden beri var olduğuna, sonsuza kadar da devam edeceğine inandırmak isterler.

Bizleri, ezenlerin ve ezilenlerin, bir alın yazısı olarak, her zaman var olduklarına ve her zaman var olacaklarına inandırmak isterler.

“Sınıf” adını koymaktan bucak bucak kaçarlar ama insanlar arasındaki eşitsizliğin hep var olacağına bizleri inandırmak isterler.

Çünkü bunun bir kez doğru olmadığını anlarsak, bir kez bu işin bilimini kavrarsak, bir kez sınıf anahtarını elimize geçirirsek, bu sömürü düzenine de “DUR” deriz. Sömürücüler, mülk sahibi sınıflar bundan ecelleri gibi korkarlar.

SÖMÜRÜSÜZ TOPLUM BİR MASAL DEĞİL, BİLİMİN VE YAŞAMIN KANITLADIĞI   BİR GERÇEKTİR

İnsanların ortaklaşa çalışıp ürettiklerini ortaklaşa tükettikleri, çalışmalarının ürünlerini eşitçe, paylaştıkları… Kimsenin kimseyi ezmediği, kimsenin emeğinin ürününü gasp etmediği, sömürmediği bir toplum MASAL değildir. HAYAL değildir.

Binlerce, binlerce yıl önce, insanlar önce sürüler halinde, sonra yavaş yavaş daha gelişmiş kabileler halinde yaşıyorlardı. Bu kabile toplumlarında, kabile üyeleri yaşayabilmek için kendilerine gerekli şeyleri, ürünleri, hep birlikte ORTAKLAŞA çalışarak üretirlerdi. Böyle yapmaya zorunluydular. Çünkü insanlar henüz doğa karşısında güçsüzlerdi. Aletleri, araçları, üretim yapmak için gerekli bilgileri, yol yordamları henüz gelişmemişti. Ancak topluca çalışırlarsa ve bu çalışmanın ürünlerini kabilenin kurallarına göre eşitçe paylaşırlarsa, yaşamalarını sürdürmeleri mümkün olabilirdi. Bu toplumda üretim için gerekli bütün nesneler, örneğin toprak, hayvan sürüleri, çeşitli araçlar kabilenin, topluluğun ortak malıydı. Bilim diliyle söylersek, ÜRETİM ARAÇLARI ÖZEL MÜLKİYETTE DEĞİLDİ. MÜLKİYET ORTAKLAŞAYDI.

Aslında, araçları, üretim bilgileri, insan emeğinin verimi bakımından bugünkü toplumumuzla ölçülemeyecek kadar geri olan bu topluma ilkel komünal toplum denir.

 

İlkel Toplum’da, çalışmanın ortaklaşa, yani toplumsal (sosyal) niteliği, üretim araçlarının ortak mülkiyeti ve bunun sonucunda elde edilen ürünlerin paylaşılmasında eşitlik, topluluğun üyelerinin de eşit olmalarını sağlıyordu. Kısaca söylersek, İlkel Toplum, sınıfsız bir toplumdu. İnsanın insanı sömürmediği bir toplumdu.

 

Demek ki bizi inandırmak istediklerinin aksine, sınıflar insanlık tarihinin her döneminde var olmamışlardı.

 

Sınıflar, yani insanların, çalıştıran ve çalışan, ezen ve ezilen olarak farklı iki bölüğe ayrılışı ortaklaşa mülkiyetten, üretim araçlarının özel mülkiyetine geçilmesiyle oldu.

 

ÖZEL MÜLKİYETE

NASIL GEÇİLDİ

 

İlkel komünal toplumun insanları, sınıf nedir, sömürü nedir bilmezlerdi. Peki nasıl oldu da, özel mülkiyet doğdu ve sınıfsız toplumdan sınıflı topluma geçildi? İlkel toplumda insanlar kardeşçe yaşarken, bazı kötü insanların çıkıp bu düzeni bozduğu, bazı zorbaların üretim araçlarına, aletler zorla el koydukları akla gelebilir. Ama bilim bize, tarihteki olayların, tarihi gelişmelerin böyle insanların niyet ve isteklerine bağlanamayacağını gösteriyor. Bilim bize toplumların gelişmesinin üretim araçlarının gelişmesine bağlı olduğunu öğretiyor.

 

İlkel sınıfsız toplumdan, üretim araçlarının bazı kişilerin özel mülkiyetine geçmesine dayanan sınıflı topluma geçiş zorunluydu. Bir dizi olay ve gelişme bu geçişi zorunlu hale getirmişti.

 

     ÖZEL MÜLKİYEN NEDEN ZORUNLU OLARAK DOĞDU?

 

İlkel toplumda, aletler, üretim araçları, insanların üretim bilgisi ve insanın kendisi geriydi. İlkel toplum insanlarının gücü ortak çalışmalarından, ortak duygularından, ortak eylemlerinden doğuyordu. Ancak, “senin-benim” kavgasının bilinmediği bir ortak çalışma içinde, yaşamlarını sürdürmeye yetecek keder üretebiliyorlardı. Sonra da ürettiklerini her birinin yaşamını sürdürebilmesine olanak verecek şekilde eşit olarak paylaştırıyorlardı. Bu düzeni bir kez bozarlarsa birçok üyeleri yaşayamaz hale gelirdi. Çünkü üretim seviyesi düşük ve ilkeldi. Kısaca söylersek, ilkel toplumda ancak yaşayabilecek kadar üretilebiliyordu.

 

Ama insanlar, insanların aletleri, araçları, bu aletleri kullanma ve üretim yapma bilgileri, yolları, yordamları, insanların kafaları, kendileri durmaksızın gilişiyordu.

 

İnsanlar, gereksinmeleri çoğalınca ve çalışma alanları genişleyince aralarında iş bölümü yapmaya başladılar. Erkeklerle kadınlar, gençlerle yaşlılar arasında iş bölümü yaptılar. Erkekler daha çok avcılık, kadınlarsa, yenecek bitkilerin toplanması işlerini yapmaya başladılar. Görüldü ki, bu türden uzmanlaşmalar verimi arttırıyordu. Daha sonra hayvanlar evcilleştirildi. Hayvan yetiştirmek öğrenildi. Sonra da bitkilerin üretilmesi, yani tarımcılık öğrenildi. Hayvancılarla tarımcılar, hayvan yetiştiren kabilelerle, tarım yapan kabileler arasında da bir işbölümü oldu. Hepsi kendi alanlarında yoğunlaşınca, o alanda uzmanlaşınca verim daha da arttı. Doğal olarak bu arada araçlar, üretim bilgisi ve yordamı da gitgide gelişiyordu.

 

Böylece, kabileler artık, daha fazla ürün elde edebilir, hatta bir miktar ürün arttırabilir, saklayabilir hale geldiler.

 

Daha sonra, sosyal işbölümü sayesinde, insanlar maden işlemeyi, dokumayı ve çeşitli sanatları da öğrendiler. Eskiden, ortaklaşa iş, hem topluluğun yaşaması için zorunlu, hem de daha verimliyken, üretici güçlerin gelişmesi ve emeğin verimliliğinin artmasıyla birlikte, ortaklaşa olmayan bireysel emeğin, bireysel işin daha verimli hale geldiği görüldü.

 

Yani, eskiden bütün kabile üyelerinin hep birlikte ava gitmeleri ve avlarını bölüşmeleri gerekirken, şimdi daha gelişmiş bir av aletini ve av yordamını daha az sayıda avcının kullanması verimli hale geldi. Artık giysilerin üretilmesi, ya da toprak kapların yapılması işi, o konuda uzmanlaşmış kabile üyeleri tarafından gerçekleştiriliyordu ve daha çok verim alınıyordu.

 

Ortaklaşa iş, ortaklaşa üretim, ortaklaşa mülkiyete uygundu. Bireysel çalışma, bireysel iş ise, özel mülkiyeti getiriyordu.

 

Özel mülkiyete geçiş, sınıflı toplumun başlangıcıydı. Sınıfları özel mülkiyet doğurdu.

 

DÜN SINIFLAR YOKTU

YARIN DA OLMAYACAK

 

Gördük ki, tarihte, insanların sınıf nedir, ayrılık nedir, sömürü nedir bilmedikleri uzun çağlar yaşamış, gördük ki, sınıfsız toplumun temeli, ortaklaşa çalışma ve ortaklaşa mülkiyettir. Sınıflar, toplumun sınıflara bölünmesi, özel mülkiyetle birlikte başlıyor.

 

Demek ki özel mülkiyet ortadan kalkarsa sınıflar da ortadan kalkacaktır.

 

Günümüzde üretim büyük ölçülerde yapılıyor. Fabrikalarda, tarlalarda, işyerlerinde binlerce işçi, binlerce emekçi, birlikte iş bölümü içinde ortaklaşa üretim yapıyorlar. Ama üretim araçlarının, fabrikaların, tarlaların, işyerlerinin mülkiyeti patronun, ağanın, mülk sahibinin elinde. Yani yeniden ortaklaşa bir yapı kazanan üretim, çalışma, bir kez daha mülkiyetin özel yapısıyla çatışıyor.

 

Bir zamanlar, eski çağlarda, ortaklaşa işten yavaş yavaş bireysel çalışmaya geçildiğinde, ortaklaşa mülkiyet zorunlu olara son bulmuş ve özel mülkiyete geçilmişti.

 

Bugün de, üretim araçları, üretim güçleri öylesine gelişmiş durum da ki, insanlar dev üretimin gerektirdiği  şekilde ödev işletmelerde, binlercesi birlikte ortaklaşa çalışır oldular. Ama mülkiyet özel kaldı.

 

Demek ki , değişmesi gereken bir şeyler var. Özel mülkiyetten yeniden ortaklaşa mülkiyete geçilmesi, üretim araçlarının toplumun ortak mülkiyetine verilmesi zorunlu… Özel mülkiyetin sona ermesi, sınıflı toplumun sonunun gelmesi demektir.

 

İlkel komünal toplum, sınıfsız bir toplumdu. Yarının sosyalist toplumu da özel mülkiyetin kalktığı sınıfsız bir toplum olacaktır.

 

Ama hemen şunu da belirtelim ki, bu bir geriye dönüş değildir. İlkel toplum üretici güçlerin geri, bu yüzden veriminin son derece düşük olduğu, ilkel insanların zor koşullarda zar zor yaşadıkları bir toplumdu. Yarının sınıfsız toplumu, üretici güçlerin son derece gelişmiş ve gelişmekte olduğu, yani insanın, tekniğin, insanın ortaklaşa eylem gücünün çok ileri olduğu verimin herkesin gereksinmesine bol bol yettiği bir bolluk toplumudur.

 

Sınıflı toplum: Yani, küçük bir azınlığın çalışan çoğunluğu ezdiği, sömürüye ve baskıya, eşitsizliğe dayanan toplum bir yazgı değildir. Tarihin gelişmesinde, geçici bir dönemdir.

 


İLETİŞİM FORMU

NOT: MESAJLARINIZ EN GEÇ İKİ GÜN İÇERİSİNDE CEVAPLANDIRILACAKTIR

 

NOT: telefon numaranızı yazmak istemiyorsanız birkaç rakam yazınız.


Pagerank

SAYFA BAŞI

ANA SAYFA