Görüntünün olası içeriği: 1 kişi, gülümsüyor

turgutkocak2009@hotmail.com

GENEL BAŞKANIMIZ TURGUT KOÇAK YOLDAŞIN YAZILARI

"HER GÜN"


TALANDAN ATATÜRKÇÜLÜĞE

TURGUT KOÇAK (GENEL BAŞKAN)

05 EKİM 2017

AKP ve saray iktidarı bütün kurum ve kuruluşları denetim altına alsa da yapılan bunca talanı kapatmanın olanağı olmadığı için bazı bilgiler yine de ortalığa saçılıyor ve "bu kadar da olmaz" diyerek ağzımız bir karış açık kalıyor. Eğer bu konuyu enine boyuna kurcalamak istiyorsanız; Sayıştay'ın sağlıktan askeri harcamalara kadar her konu ile ilgili raporlarına bir bakın yetecektir.

Pek çok alanda talan sürer ve sayısız yönetici saltanat sürerken ülkemizin evlatları daha genç yaşta toprağa düşüyorlar. Bedelli askerlik paraları bile bürokratların kolaylıkla lüksüne harcanıyorsa bir değil, bu ülkenin yurttaşları gerçekten de bin kez AKP ve saray iktidarı hakkında düşünüp kafa yormalıdır. Hemen her gün birçok yurttaşımızın evine ateş düşerken, en son dün Hakkari'de 4 askerimiz daha terörist saldırılarda yaşamlarını yitirmişlerdir.

Ne güzel değil mi? Bir yanda terör sürüyor, AKP ve saray iktidarı ülkeyi "beka" sorunu ile karşı karşıya getirmiş, talan, vurgun, soygun yüzünden ülke ekonomisi dibe vurmuş. Hangi kurum ve kuruluşa elinizi atsanız yolsuzluk fışkırıyor.

Bütün bunlar yetmiyormuş gibi denizi bitiren AKP ve saray iktidarı ise yurttaşların soluğunu kesmek için aklınıza ne gelirse zam bindiriyor. Öyle ya bu dönemde görev yapan kim varsa cukkasını doldurması, halkın sırtından ballı paylarını almaları gerekiyor. Bu yüzden de en stretejik yerlerde bile yolsuzluk ve istismar alabildiğine devam ediyor.

Belediyeler çiftliğe çevrilmiş. Hesap kitap bilinmez olmuş. Ranta açılan kentlerimiz tanınmaz hale getirilmiş. Karun kadar zenginleşen belediye başkanları var. Çürüme o kadar üst boyutlardaki kanser bütün AKP kadrolarını sarmış. Sayın Erdoğan'ın koyduğu tanı her ne kadar "metal yorgunluğu" ise de tanı aslında doğrudan kanser. Bu yüzden de kim ne söylerse söylesin AKP ve saray iktidarının önümüzdeki dönemde olağan seçim yöntemleriyle işbaşında kalması olanaksız hale gelmiş. Bununla birlikte en yukarıdan hepinizin bildiği gibi ayarlamalar yapılıyor. Belediye başkanları sırasıyla bir bir görevlerinden alınıyorlar. Bir belediye başkanının nasıl görevden alınacağı yasal olarak belli olmasına karşın, bütün bu evreler hiçe sayılıyor ve yukardan bir emirle belediye başkanları istifaya zorlanıyor.

İyi tamam da böyle bir yöntemle bir belediye başkanını görevden almak doğrudan o kişinin kişilik haklarına saldırı değil midir? Eğer belediye başkanı suçlu değilse nasıl olmaktadır da kamuoyu önünde böylesine sınır tanımaz şekilde kişilik hakları kolaylıkla çiğnenmektedir? Eğer çiğnenebiliyorsa bunun demokrasi neresindedir? Ya da suçluysa ne bileyim bizlerin yazdıkları ve dile getirdikleri gibi sayısız talan ve soygun sözkonusuysa niye izlenmesi gereken yol izlenmiyor da sözü geçen belediye başkanı sessiz sedasız köşesine çekilerek kendisine "İslama hizmek" fırsatı tanınıyor?

AKP ve saray bu yolu izlemekle ayyuka çıkmış olan yolsuzluklarını, talanını, vurgununu; "bak görüyorsunuz, biz görevini doğru dürüst yerine getirmeyenleri görevden alıyoruz" izlenimi yaratarak halkın güvenini kazanmaya çalışıyor amma velakin bu kez bu yöntemleri de yeniden iktidar olmaları ve genel başkanlarını cumhurbaşkanı olarak seçtirmelerine yetmeyecek.

Yazıyı bitirirken bir önemli konuya daha değinmek istiyoruz. Şu havuz medyasının yazdıklarına ve televizyonda verdikleri haberlere bakın, bir de Aydınlık ve Ulusal Kanal'ın yazdıkları ve verdikleri haberlere. Öylesine parallellik gösteriyor ki şaşırmamak elde değil. Sanki Kuzey Afrika'dan Çin Seddi'ne kadar uzanan bir bölgede ABD emperyalizminin planlarının tartışmasız uygulayıcısı AKP ve lideri değilmiş gibi bir yol izleniyor.

Dün, Ulusal Kanal'da Teoman Alili'nin verdiği haberlerle bugün Aydınlık'ın 'SADABAD YENİDEN" başlığı ile verdiği haber ne kadar da birbiri ile uyumlu. Vatan Partisi Genel Başkanı'nın uydurduğu "Milli Hükümet" farfarasına bunlar kendilerini öyle bir kaptırmışlar ki başkalarını değil ama çevrelerine topladıkları yandaşlarının gözüne bir güzel kül üfürüyorlar.

8 Temmuz 1937 günü dört devlet arasında Tahran Sadabat Sarayı'nda imzalanan Sadabat Paktı Mustafa Kemal Atatürk'ün barışçı dış politikasının gereği olarak imzalanmıştı. Oysa AKP ve saray iktidarı bu bağlamda bölgede ABD çıkarlarına uygun olarak ortada ne barış bırakmıştı ne de bir güven. Recep Tayyip Erdoğan'ın İran'a giderek İran Cumhurbaşkanı Ruhani ile görüşmesi ise hiç mi hiç o zaman yapılan Sadabad Paktını çağrıştırmamaktadır. Bir düşünseniz ya Recep Tayyip Erdoğan'ın Trump'la bir telefon konuşması bile AKP çevrelerini heyecanlandıran bir konuyken ve de ABD küçücük bir yakınlık gösterince Erdoğan koşup gidecekken nasıl olur da 'SADABAD YENİDEN' olabilir acaba?

Partiye bir bina alımını bile "…'Milli Hükümete' giden süreç, işte bu binadan yürütülecektir" şişirmesi ile yandaşlarını canlı tutmaya çalışan bir Vatan Partisi'nden Erdoğan'ı Atatürkçü göstermekten başka ne beklenebilir ki değil mi?