turgutkocak2009@hotmail.com

GENEL BAŞKANIMIZ TURGUT KOÇAK YOLDAŞIN YAZILARI

"HER GÜN"


KUVAYİ MİLLİYE

TURGUT KOÇAK (GENEL BAŞKAN)

31 OCAK 2018

Her gün yeni bir olay, her gün yeni bir tartışma ile güne başlıyoruz.

İlk olay; “Savaş insan sağlığına zararlıdır” diye bildiri yayınladığı için TTB’ye yönelik yapılan operasyon. Her şey ne kadar da hukuki ne kadar da özgürlüklerle örtüşüyor değil mi? İnsanlar artık ülkemizde hangi konu olursa olsun düşünce bile belirtemeyecek konuma itilmek isteniyor. Herkes sinsin ve korksun ki iktidar koltuğunda oturanlar da hata üstüne hata yapıp yine de ne pahasına olursa olsun koltuklarını korusunlar davasındalar. TTB Genel Merkezi’nde arama yapılırken oraya toplananlara polisin şiddet gösterisine ne buyrulur? O polisler ki bütün bu konuşulanlardan ve kendilerine verilen sert emirlerden sonra adeta orada kim varsa bir kaşık suda boğmak isteyen bir halleri var. Recep Tayyip Erdoğan başta kimsenin olup bitenleri bir kez daha düşünmek bile istemediklerini kullandıkları sözlerden anlıyoruz. Recep Tayyip Erdoğan’ın TTB’nin yöneticilerinin tabiblikleri ile ilgili söyledikleri söz bile işin hangi noktaya getirildiğini gösteriyor da artıyor bile. Sonra AKP sözcüsü Mahir Ünal konu ile ilgili olarak ne diyor isterseniz bir de ona bakalım. Mahir Ünal’a göre TTB’ye yönelik operasyonda kendilerinin hiç mi hiçbir yaptırımları yokmuş. Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı harekete geçmiş ve böyle bir operasyonu yapmış. Şimdi onca şeyden sonra operasyonun böyle yapıldığına inanmak için gerçekten de akıldan izandan yoksun olmak lazım ki Mahir Ünal’ın sözlerine inanılsın.

Özetle karşımızda hak hukuk tanımaz, kendi haklılığına inansın inanmasın hukuku hiçe sayıp kendi isteklerini dayatan bir iktidar söz konusudur. Afrin hareketi ve sonrası ne yapılacaksa kimse yanlış gördüklerini eleştirmesin isteniyor ki, yakalanan sözüm ona yükselişin rüzgârı ile seçimler bir kez daha kazanılsın ve bir daha da geriye dönülmez bir şekilde devletin bütün ayarları dini anlayışlara göre yeniden dizayn edilsin.

TTB’nin yayınladığı bildiri de ortada, yöneticileri de. Savcılık pekâlâ bu bildiri için yöneticileri ifade vermeye çağırabilirdi. Bu şekilde operasyona gidilerek demokrasi konusunda nasıl dibe vurulduğu ise ayrı bir felakettir elbette.

İkinci konu ise ÖSO üzerinden başlayan ve tırmanan tartışmadır. Recep Tayyip Erdoğan ÖSO’yu Kuvayi Milliye ile eş tutan bir açıklama yaparak bir kez daha tarihi nasıl anladığını bütün çıplaklığı ile ortaya koymuştur.

Niye mi?

Osmanlı yöneticileri acizdir. Ve hatta düşmanla Sevr Anlaşması ile birlik halindedir. Ülke göz göre göre emperyalist güçler tarafından işgal edilirken emperyalizme karşı hiçbir irade göstermemiş aksine emperyalizme karşı savaşanları hedefine alarak Mustafa Kemal başta olmak üzere idam hükümleri verecek kadar ileri gitmiştir. Tam da işte bu noktada sivil asker direnişçiler Kuvayi Milliye çatısı altında toplanmış ve düşmana karşı Büyük Şairimiz Nazım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı şiirini hak eden bir destan yazmıştır. Tam da o sıralarda dini hasletlerle ortaya çıkan padişah yanlısı çetelerse düşmana karşı savaşmak yerine Kurtuluş Savaşı’nı başarısızlığa uğratacak isyanlar başlatmışlardır. Bu yüzden de düşmana karşı savaşmak zorunda olan Kuvayi Milliyeciler ister istemez içerdeki düşmanla uğraşmak zorunda kalarak zaman yitirmişler ve insan kayıplarına uğramışlardır.

Suriye’deki duruma gelince; ne Beşar Esad kraldır ne de emperyalizmle işbirliği yapıp ülkesinin bağımsızlığını ortadan kaldıracak yönde tek bir adım atmıştır. Tersine emperyalistlerin oyuncağı konumuna düşenler Müslüman Kardeşler Örgütü, El Kaideciler, El Nusracılar, IŞİD’lılar ve bu örgütlerin kırması ÖSO’cular olmuşlardır. Bunlar bir yandan emperyalizme karşı ülkesini savunan Suriye yönetimine karşı savaş açıp akıl almaz katliamlar gerçekleştirirken bir yandan da ABD emperyalizminin değirmenine her aşamada su taşımışlardır. ÖSO’cuların bugün bile durumu kendi ülkelerinin bağımsızlığı için mücadele etmek değil, belli bir alanı kontrol etmeye yöneliktir. Hani bizim bu konuda düşüncemiz zaten bellidir.
Daha Suriye olayları başlar başlamaz bu yapının içinde yer alanların çoğu akıl almaz katliamlara imza atmış kimselerdir ki kendi ülkeleri Suriye için savaşmak şöyle dursun ülkelerinin varlık sorunu yaşamasına neden olmuşlardır ki, bu nedenle Suriye için bile Kuvayi Milliye özelliği ile anılmalarının olanağı yoktur.

Yeri gelmişken Nazım Hikmet’in Kuvayi Milliye Destanı’ndan bir bölümle yazımızı bitirelim.

Kuvayı Milliye Destanı 7. Bap
922 Ağustos Ayı
Ve
Kadınlarımız
Ve
6 Ağustos Emri
Ve
Bir Aletle Bir İnsanın Hikayesi
Ayın altında kağnılar gidiyordu.
Kağnılar gidiyordu Akşehir üstünden Afyon’a doğru.
Toprak öyle bitip tükenmez,
dağlar öyle uzakta,
sanki gidenler hiçbir zaman
hiçbir menzile erişmiyecekti.
Kağnılar yürüyordu yekpare meşeden tekerlekleriyle.
Ve onlar
ayın altında dönen ilk tekerlekti.
Ayın altında öküzler
başka ve çok küçük bir dünyadan gelmişler gibi
ufacık, kısacıktılar,
ve pırıltılar vardı hasta, kırık boynuzlarında
ve ayakları altından akan
toprak,
toprak
ve topraktı.
Gece aydınlık ve sıcak
ve kağnılarda tahta yataklarında
koyu mavi humbaralar çırılçıplaktı.
Ve kadınlar
birbirlerinden gizliyerek
bakıyorlardı ayın altında
geçmiş kafilelerden kalan öküz ve tekerlek ölülerine.
Ve kadınlar,
bizim kadınlarımız :
korkunç ve mübarek elleri,
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen
ve dağlara kaçırıp uğrunda hapis yattığımız
ve ekinde, tütünde, odunda ve pazardaki
ve karasabana koşulan
ve ağıllarda
ışıltısında yere saplı bıçakların
oynak, ağır kalçaları ve zilleriyle bizim olan
kadınlar,
bizim kadınlarımız
şimdi ayın altında
kağnıların ve hartuçların peşinde
harman yerine kehribar başaklı sap çeker gibi
aynı yürek ferahlığı,
aynı yorgun alışkanlık içindeydiler.
Ve on beşlik şarapnelin çeliğinde
ince boyunlu çocuklar uyuyordu.
Ve ayın altında kağnılar
yürüyordu Akşehir üstünden Afyon’a doğru.
‘6 Ağustos emri’ verilmiştir.
Birinci ve İkinci ordular, kıt’aları, kağnıları, süvari alaylarıyla
yer değiştiriyordu, yer değiştirecek.
98956 tüfek,
325 top,
5 tayyare,
2800 küsur mitralyöz,
2500 küsur kılıç
ve 186326 tane pırıl pırıl insan yüreği
ve bunun iki misli kulak, kol, ayak ve göz
kımıldanıyordu gecenin içinde.
Gecenin içinde toprak.
Gecenin içinde rüzgâr.
Hatıralara bağlı, hatıraların dışında,
gecenin içinde :
insanlar, aletler ve hayvanlar,
demirleri, tahtaları ve etleriyle birbirine sokulup,
korkunç
ve sessiz emniyetlerini
birbirlerine sokulmakta bulup,
kocaman, yorgun ayakları,
topraklı elleriyle yürüyorlardı.
Ve onların arasında
Birinci Ordu İkinci Nakliye Taburu’ndan
İstanbullu şoför Ahmet
ve onun kamyoneti vardı.
Bir acayip mahluktu üç numrolu kamyonet :
İhtiyar,
cesur,
inatçı ve şirret.
Kırılıp dağlarda kalan sol arka makası yerine
şasinin altına, dingilin üzerine
budaklı bir gürgen kütüğü sarmış olmasına rağmen
ve kalb ağrılarıyla
ve on kilometrede bir
karanlığa yaslanıp durduğu halde
ve vantilatöründe dört kanattan ikisi noksan iken
şahsının vekarlı kudretini resmen biliyordu :
‘6 Ağustos emri’nde ondan ve arkadaşlarından
‘… ihzar ve teşkil edilmiş bulunan
ve cem’an 300 ton kabiliyetinde kabul olunan
100 kadar seri otomobil…’ diye bahsediliyordu.
İhzar ve teşkil olunanlar,
bu meyanda Ahmet’in kamyoneti,
insanların, aletlerin ve kağnıların yanından geçip
Afyon – Ahırdağları ve imtidadına doğru iniyorlardı.
Ahmet’in kafasında uzak bir şehir ve bir şarkı vardı.
Bu şarkı nihaventtir
ve beyaz tenteli sandalları,
siyah mavnaları,
güneşli karpuz kabuklarıyla
bir deniz kıyısındadır şehir.
Vantilatörde adedi devir
düşüyor gibi.
Arkadaşlar ileri geçtiler.
Ay battı.
Manzara yıldızlardan ve dağlardan ibaret.
Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet,
çınar dibinde iki mars bir oyunla yenip Bücür’ü,
kalk,
sıra servilerin önünden yürü,
çeşmeyi geç,
mektep bahçesi, medreseler,
orda, Harbiye Nezareti’nin arka duvarında
siyah çarşaflı bir kadın
çömelip yere
darı serper güvercinlere
ve papelciler
şemsiye üstünde papaz açarlar.
Motor mızıkçılık ediyor,
bizi dağ başlarında bırakacak meret.
Ne diyorduk oğlum Ahmet?
Dökmeciler sağda kalır,
derken, Uzunçarşı’ya saparken,
köşede, sol kolda seyyar kitapçı :
‘Hikayei Billur Köşk’,
altı cilt ‘Tarihi Cevdet’
ve ‘Fenni Tabahat’.
Tabahat, mutfaktan gelirmiş,
yani yemek pişirmek.
Hani, uskumru dolmasına da bayılırım pek.
Yaldızlı kuyruğundan tutup
bir salkım üzüm gibi yersin.
İlerde bir süvari kolu gidiyor,
saptılar sola.
Uzunçarşı’yı dikine inersin.
Sandalyacılar, tavla pulcuları, tesbihçiler.
Ve sen İstanbullu,
sen kendi ellerinin hünerine alışmış olduğundan
şaşarsın İstanbullulara :
ne kadar ince, ne çeşitli hünerleri var, dersin.
Rüstem Paşa Camii.
Urgancılar.
Urgancılarda yüz parça yelkenli gemiyi
ve hesapsız katır kervanlarını donatacak kadar
urgan, halat ve dökme tunçtan çıngıraklar satılır.
Zindankapı, Babacafer.
Uzakta Balıkpazarı.
Kuruyemişçiler.
Yemiş iskelesindeyiz :
sandalları, mavnaları,
güneşli karpuz kabuklarıyla
yüzüne hasret kaldığım deniz.
Sol arka lastik hava mı kaçırıyor ne?
İnip
baksam…
Yemiş iskelesinden dilenci vapuruna binip
Eyüp’te Niyet Kuyusu’na gittikti.
Elleri yumuk yumuk,
bacakları biraz çarpıktı ama,
yeşil zeytin tanesi gibi gözler.
Kaşları da hilal gibi çekikti.
Tam Kasımpaşa’ya yaklaştık, beyaz başörtüsü…
Lastik hava kaçırıyor.
Derdine deva bulmazsak eğer…
Dur bakalım Babacafer…
Üç numrolu kamyonet durdu.
Karanlık.
Kriko.
Pompa.
Eller.
Küfreden ve küfrettiğine kızan elleri
lastikte ve ihtiyar tekerlekte dolaşırken
Ahmet hatırladı :
bir gece nüzüllü babaannesini
sedirden sedire taşırken
kadıncağız…
İç lastik boydan boya patladı.
Yedek?
Yok.
Dağlarda avaz avaz
imdat istemek?
Sen Süleymaniyelisin oğlum Ahmet,
sana tek başına verilmiştir üç numrolu kanyonet.
Hem, hani bir koyun varmış,
kendi bacağından asılan bir koyun.
Süleymaniyeli şoför Ahmet
soyun…
Soyundu.
Ceket, külot, pantol, don, gömlek ve kalpak
ve kırmızı kuşak,
Ahmet’i postallarının üstünde çırılçıplak
bırakarak
dış lastiğin içine girdiler,
şişirdiler.
Bu şarkı nihaventtir.
Deniz kıyısında bir şehir…
Beyaz başörtüsü…
Saatta elli yapıyoruz…
Dayan ömrümün törpüsü,
dayan da dağlar anadan doğma görsün şoför Ahmet’i,
dayan arslan…
Hiçbir zaman
böyle merhametli bir ümitle sevmedi
hiçbir insan
hiçbir aleti…

Nazım Hikmet