turgutkocak2009@hotmail.com

GENEL BAŞKANIMIZ TURGUT KOÇAK YOLDAŞIN YAZILARI

"HER GÜN"


AKP BİR SİSTEM PARTİSİDİR DE…

TURGUT KOÇAK (GENEL BAŞKAN)

17 MAYIS 2019

Bugün sol ve kendilerine sosyalistim diyenler arasında ilginç yaklaşımlar söz konusudur. Örneğin onlara göre Cumhuriyet sonrası bütün partiler sistemin partisi olduğuna göre bunların hepsini bir çuvala koyarak siyaset yapmak en iyisidir.

Acaba öyle mi?

Önce işe CHP’den başlayalım.

Hiç kuşkusuz CHP’nin sermaye sistemini değiştirmek gibi bir niyeti de yoktur isteği de. Ancak CHP’nin tarihsel köklerinden gelen bir özelliği vardır o da birincisi Kurtuluş Savaşı’nı örgütlemesi ve başarıya taşıması, ikincisi ve daha da önemlisi ise CHP’nin kurtuluş sonrası yeniden padişahlığı ihya etmeyip Cumhuriyeti kurmasıdır. Dolayısı ile CHP’nin bu özellikleri elbette CHP’nin hamuruna bir şeyler katacak ve günümüze kadar da bu durum CHP’yi diğer sistem partilerinden önemli ölçüde farklılaştıracaktır.

Bilindiği gibi Kurtuluş Savaşı emperyalizme karşı verilmiş bir savaş olup CHP’ye emperyalizm karşıtlığında önemli özellikler kazandırmaması düşünülemez. Aynı partinin uluslaşma sürecinde de oynadığı rolü düşünürsek ne demek istediğimiz inanıyoruz ki kolaylıkla anlaşılacaktır. Hiç kuşku yok ki emperyalizme karşı yürütülen mücadele ve uluslaşma sürecinde yaşananları göz önüne getirdiğimizde CHP’nin ihtiyatlılık konusunda ileri gittiği bu yüzden de demokrasinin işlerliliği ile ilgili eleştirilebilecek adımlar attığını da söylememiz olasıdır. Ancak şurası bir gerçektir ki hem emperyalizme karşı tutum ve davranışlarında hem de dinci gericiliğe karşı aldığı tutum bizce önemli sayılmalıdır.

1939’da başlayan 1945 yılında biten İkinci Paylaşım Savaşı sonrası hepimiz iyi biliriz ki Sovyetler büyük yıkıma uğramasına karşın üstün bir başarı ve moralle savaştan çıkmıştır. Dünyanın pek çok yerinde kurtuluş için sosyalizm mücadelesinin bayrakları yükselmiş, gelişmelerse emperyalist/kapitalist ülkeleri derin bir endişeye düşünmüştür. Bu gelişmeler karşısında emperyalist dünya ise kendi silahlarını çıkarmış ve sosyalist mücadelenin önüne geçmek için var gücüyle çaba harcamaya başlamıştır. Öncelikle Sovyetler’de demokrasinin olmadığını ileri sürerek kapitalist/emperyalist ülkelerde seçimlerden söz edip sandık demokrasinin ne kadar önemli olduğunun propagandasını sürekli dilden düşürmeyerek bunu da çok partili anlayışlarla uygulamaya koymuş, diyebiliriz ki bu yönde de başarılı olmuştur. Emperyalizmin bu yeni taktik ve stratejisi hem bir yandan sosyalist sisteme karşı örgütlenmesinin önünü açmış, diğer yandan da sandık demokrasisinin çekiciliği ile pek çok ülkede bu anlayış yandaş bularak atağa geçilmesini sağlamıştır.

İşte Demokrat Parti’nin kuruluşu, gelişmesi ve iktidar oluşu böyle bir döneme denk gelir ve bu partiyi daha girdiği ilk seçimlerde akıl almaz bir güce ulaştırırken 1950 yılında da iktidara taşır. Bu sandık olayı o denli demokrasi ile özdeşleştirilmiş ve kutsanmıştır ki DP’liler “odunu aday koysak seçtiririz” demelerine karşın kimse de bunların abdestinden kuşku duymamış ve sandık ve demokrasi sihrine kapılarak perdenin arkasındakini görememiştir bile. Böylece de DP içinde her türlü gericilik, tarikat ve cemaatler fink atar olmuş, yitirdikleri mücadelenin rövanşını alacakları düşüncesine kapılarak önemli sayacağımız hesapsızlıklara ve kitapsızlıklara imza atılmıştır.

27 Mayıs 1960 Askeri ihtilalinden sonra 1961 Anayasası kabul edilmiş, Bu anayasa ile ise toplum bugüne kadar kullanamadıkları hak ve özgürlüklerini kullanır hale gelmiştir. Bu durum bir yandan işçilerin sendikal örgütlenmelerine fırsat yaratırken diğer yandan da Türkiye İşçi Partisi’nin kurulmasına olanak sağlamış, deyim yerindeyse Türkiye 1960’lı yıllarda ciddi bir uyanışın eşiğinde kendisini bulmuştur.

Kuşku yok ki DP ile bir kez daha umutlanan gericilik ve emperyalist işbirlikçilik ortadan kaldırılıp sönümlendirilemedi. Değişen dünya koşullarına yeniden kendisini uydurarak ve uyarlıyarak sahneye Adalet Partisi olarak çıktı. Daha önce sandık ve demokrasi propagandası ile ortaya çıkan başta ABD olmak üzere diğer emperyalist dünya bu kez de Sovyetlerin karşısına kalkınma propagandası ile çıktı. Ülkelerinin ne kadar kalkındığını, yurttaşlarının nasıl mutlu ve gönenç içinde yaşadıklarını yaygın bir şekilde işlediler. Bu dönemde de bu işin başını AP çekti ve AP iktidarını dönem dönem de Milliyetçi Cephe hükümetleriyle devam ettirdi. Doğal olarak DP saflarında buluşan dinci, gerici ve faşist unsurlar bu parti çevresinde palazlanıp geliştiler. Gerçi AP’nin dışında sözünü ettiğimiz unsurları toparlayan partiler de kuruldu ancak bunları toparlayan büyük şemsiye AP idi.

Sonra 12 Eylül Faşist darbesi gerçekleştirildi. Bu darbe de kısa geçelim, her türlü gericiliği korudu, kolladı ve geliştirdi. Ülke en zor koşulları yani 12 Eylül faşizmini yaşarken 12 Eylülcülere hizmet veren kişi ise Turgut Özal’dan başkası değildi. Daha sonra partilerin yeniden kurulup seçimlere girmesine izin verilince seçimleri Turgut Özal’ın ANAP’ı kazandı.

Artık kapitalist/emperyalist sistemin ideologları kapitalizmin sürgit devam edeceği savını açık açık dillendirmeye başlayıp Yeni Dünya Düzeni adı altında bir görüşü savunur oldular. Yeni Dünya Düzeni’nde ülkeler arası sınırlar kalkmış olacak, sermaye dünyanın her yanına girerek oraları dört başı mamur hale getirip yaratılan zenginliklerden zengin/yoksul bütün ülkeler yararlanacaklardı. İşte bu bütünleşme ve ANAP’ın dışa açılma politikalarının temelini ise bu anlayış oluşturdu. Eh bu arada ANAP’ın övünerek dile getirdiği dört eğilim bu partide toplanırken daha çok da dinci gericiler bu partide yuvalanıp semirdiler.

Hızla geçer ve AKP’ye gelirsek; evet, AKP de sonuçta bir sistem partisiydi ama sözünü ettiğimiz partilerin tümünün dinci, en gerici ve faşist yanını temsil eden bir parti olarak da tarih sahnesinde yerini almış ve iktidar olmuştu.

İşte; şimdi biz sosyalistler, böyle bir parti ile mücadele ediyoruz. Durum böyle olduğuna göre bizler eşyayı adıyla çağırır mücadelemizi de o maddi gerçekliklere dayanarak devam ettiririz. Bu anlamda kimilerinin yaptığı gibi topyekûncu davranarak aman canım hepsi sistem partisidir deyip el sallar geçmeyiz. Geçmediğimiz için de İstanbul İBB Başkanlığı seçimlerinde ama fakat demeden Ekrem İmamoğlu’nu destekleriz.

Ayrıca her ayrıntıyı da hesap ederek bunu yaparız.

Söyleyelim de
…

TURGUT KOÇAK YOLDAŞIN "HER GÜN" BAŞLIKLI ÖNCEKİ YAZILARI

ANA SAYFA