turgutkocak2009@hotmail.com

GENEL BAŞKANIMIZ TURGUT KOÇAK YOLDAŞIN YAZILARI

"HER GÜN"


YÜRÜYÜŞÜMÜZ SÜRERKEN

TURGUT KOÇAK (GENEL BAŞKAN)

11 HAZİRAN 2019

1700’lü yılların ortalarından itibaren kaynayan bir Avrupa’dan söz edebiliriz. Feodal Avrupa’nın egemen sınıf karakteri derebeylikler olup üretim ilişkileri ve devlet yapılanması bu çerçeve içinde yaşamı örgütlemiş ve diğer kesimleri sömürmek ve baskı altında tutmak için her türlü zorbalığı uyguladığı gibi Hıristiyan din anlayışını da sonuna kadar kullanarak egemenliğini devam ettirmiştir.

Üretime hiçbir katkıları olmayan ve debdebe içinde bir yaşam süren mirasyedi anlayış, zaman içinde çürür ve mali krizlere girerken yaptığı ticaret ve dünya çapındaki zenginlikleri yağmalayıp zenginleşen bir başka sınıf tarih sahnesine çıkmıştır. Derler ya para kimdeyse padişahta odur diye yaşam tıpkı bu akış mecrasında sürmüş ve burjuvazi yanına köylüleri, o dönemde var olan küçük zanaatçıları ve işçileri de alarak kendi devrimini gerçekleştirmiştir. Artık olan şey bir burjuva devrimidir, tasfiye edilen sınıf ise feodalitedir.

Kapitalist sistem egemen olduktan sonra değişen bir şey olmuş mudur diye soruyorsanız elbette değişen şeyler olmuş, kısmi özgürlükler, yaşam bulurken diğer sınıf ve katmanların durumu da ekonomik olarak eskiye oranla iyileşme göstermiştir. İşçilerinse emeklerinden başka bir şeyleri olmadığı için onlar da belli bir ücret karşılığında emeklerini satarak yaşama mücadelesi vermişlerdir. Kuşkusuz; burjuvazi kendi devrimini gerçekleştirirken yalnız değildir. Feodal unsurların dışında kalan herkese yepyeni bir yaşam önerilerek onlar mücadelenin içine çekilmişlerdir. Eşitlik-özgürlük-kardeşlik belgisi tam da bunun içindir. Burjuvazinin iktidarı ele geçirmesi elbette bir çırpıda olup bitmiş değildir. Direnen feodalite ile girişilen savaşlar kazanıldığı gibi yitirildiği de olmuştur. Ancak hep söylendiği gibi tarihin çarkını geriye çevirmek olası olmadığından sonuçta burjuvazi iktidar olmuş ve devlet biçimi olarak da arka arkaya uluslaşma yaşanarak ulusal devletler ortaya çıkmıştır. Bu durum kapitalizmin tekelci aşamasında değişmiş yeni bir devlet anlayışı sahnede yerini almıştır.

İşte tam da bu dönemlerde yine sömürülen, baskı altında tutulup gericileştirilmek istenilen işçi ve emekçilerin durumdan hoşnut olmamaları nedeniyle sayısız kalkışmaları olmuş bu kalkışmaların hemen tamamı ağır yenilgilerle sonuçlanmıştır. Ne var ki hiçbir zaman inişli çıkışlı mücadelesini sürdüren işçiler ve emekçiler kaybettikleri her mücadele sonrasında bir kez daha bir kez daha ayağa kalkarak inat ve ısrarla kavgasını sürdürmekten vazgeçmemiştir.

Nihayetinde Çarlık Rusya’sında deprem kopmuş 1917 Büyük Ekim Devrimi ile birlikte işçiler emekçiler çetin bir savaşım sonrasında iktidarı ele geçirmişlerdir. Ekim Devrimi’nin öncesinde ve sonrasında kendi ülkelerinin burjuvalarının korkulu rüyası haline gelen Komünist partilerden söz etmeden geçemeyiz. Dolayısı ile insanlık yepyeni bir dünyaya sosyalizm dünyasına uyanma öngünündeyken Kapitalizm pek çok entrika, baskı ve zulümle kendisini var etmiş, iktidarlarına karşı mücadele yürüten komünist partileri ise bitirmek için amansız bir savaşıma girmiştir. Bu dönemde burjuva öğretisi ile sosyalist öğretinin amansız kavgasına tanık olunmuştur. Bunun yanında burjuvazi kimi göz boyayıcı yöntemlere başvurmuş olsa da öz itibari ile kapitalizmde bir değişiklik olmamış, feodal gericiliği tasfiye ettiğini dile getiren burjuvazi yeri gelmiş gericilikten medet umduğu gibi sosyalistlere karşı da dini en genel geçer bir silah olarak kullanmaktan bir an bile geri durmamıştır.

Elbette; geçmişten günümüze kadar akıllara durgunluk veren teknolojik bir değişme yaşanmıştır. Kimileri bu teknolojik değişime bakarak kapitalizmin çıkarına savlar ileri sürmüşlerse de bir adım sonrasında değişen bir şeyin olmadığını görerek dünyanın sonu geldi düşüncesini bile bırakmak zorunda kalmışlardır. Dünyada ve ülkemizde hem de sarsıcı bir şekilde gelişen teknolojiye karşın, nasıl olmaktadır da en basit çıkarsamalar bile din kisvesi altında gericilik milyonlarca insana hem de görülmemiş bir çabayla yutturulmaya çalışılmaktadır? Dahası hem gericilik hem de baskı ve zulüm kapitalizmin geldiği bu noktada bile daha da fazlasıyla uygulanıyorsa bizlerin de konuyu özü itibariyle kavrayıp ve mücadele isteğimizi diri tutarak daha karmaşık ve daha etkili bir mücadeleyi örgütleyen ve bu işin öznesi olarak bileği bükülmez bir parti inşa ederek toplumsal mücadelelere önderlik etmemiz gerekmez mi?

Sürekli sorduk ve bizler sorduğumuz sorunun dışında kaldık. Gezi direnişi çeşitli sınıf ve katmanların kendi isteklerinden kaynaklı bir ayağa kalkış değil miydi?

Evet, öyleydi. Peki, niye sönümlenip kendi gitti adı kaldı yadigâr?

Çünkü diyoruz; bu mücadeleye önderlik edecek parti yoktu. Bizler de sonuçta bu gösterilere katılanlardan sadece birisiydik ve belirleyici değildik.

Sonuç olarak buradan söylüyorum. Şu an gelinen noktada da belki kaç on yıl sonra da mücadele bütün renkliliği ve sonuca etki edecek isteklerle devam edecek ancak bir şey o zaman da değişmiş olmayacak.

Yani; kapitalizm yine sömürücü, yine baskı ve zulümcü, yine dinci ve gerici olarak karşımıza dikilmeye devam edecektir, bilelim…

 

TURGUT KOÇAK YOLDAŞIN "HER GÜN" BAŞLIKLI ÖNCEKİ YAZILARI

ANA SAYFA