|
SOLUN GENEL DURUMU Son zamanlarda pek çok kesim ve kişilerin görüşleri kafalarda ciddi karışıklıklar yaratmakta, bu durum da solu ve sosyalist solu çok önemli sorunlarla karşı karşıya getirmektedir. Buradan yola çıkarak biz de, Solun ve sosyalist solun genel durumunu Turgut Koçakla konuştuk. Koçak, özet olarak dile getirdiği görüşlerinde üzerine basa basa gelecekten umutsuz olmadığını belirterek sorunlar varsa çözümü de var değerlendirimini yaptı. Kitle: 12 Eylül sonrası solda ve sosyalist solda gelişmelerle ilgili kısa bir değerlendirim yapar mısınız? T. KOÇAK: Sol ve sosyalist sol 12 Eylül faşizmine hazırlıksız yakalandı dersek bu doğru olmaz. Çünkü; 12 Eylül faşizmi bağıra çağıra geldi ve ilericilere, devrimcilere, sosyalistlere çok ağır bedeller ödetti. Yalnız hazırlıksızlığı bir başka açıdan ele alabiliriz. O dönemin örgütleri her ne kadar kendi nesnelliklerini abartıyorlarsa da gerçekler abartıldığı gibi değildir. Böyle olmadığını 12 Eylül faşistlerine karşı konulmamış olması açıkça göstermiştir. Sola ve sosyalistlere karşı yapılan ağır saldırılar kimi sol yapıları çökertirken, kimilerini ise iyice etkisizleştirmiştir. Bana göre 12 Eylül dönemi solun ateşle bir sınavıydı ve bu sınavı ne yazık ki, pek çok örgütsel yapı bileğinin hakkıyla geçmiş değildir. Sovyetlerin yıkılması ile birlikte iyice geri çekilen sol dalganın yarattığı moralsizliği de hesaba katarsak, savrulmanın nedenlerine ışık tutmakta zorlanmayız. kitle: Yani? T. KOÇAK: 12 Eylül faşizmi sonrası yılgınlığa kapılan sol ve sosyalist yapılarda önemli boyutlarda çözülmeler oldu. Savrulma daha çok sağ, bir ölçüde de olsa sol olarak yaşandı. Sağa savrulanlar artık sağ liberal çizgiye kendilerini çekerlerken, sola savrulanlar da küçük burjuva solculuğunun her rengini göstermeye başladılar. Ama asıl sorun Sovyetlerde yaşanan çözülmelerle birlikte sol ve sosyalist yapıların içine hem öğretisel hem de örgütsel olarak girerek büyük tahribatlar yarattı. Gorboçov düşüncesinde yaşam bulan Açıklık ve Yeniden Yapılanma politikası etkin bir propagandaya dönüştürülerek sol ve sosyalist solun direnç noktaları ve moral değerleri altüst edildi. Özellikle 12 Eylül sonrası yurtdışına giden çeşitli örgüt kadroları bu propagandanın en ateşli savunucularına dönüştüler ve tıpkı Avrupada iyice sağcılaşan benzerleri gibi yapılanmaları ülkemize taşımak için solun üzerinde etkili oldular. Bu propagandayı yürütenler sol çevrelerde kabul görecek olan birlik silahına sarılarak bu işi gerçekleştirme yoluna gittiler. Gorboçovcu hain politikalara karşı duranlar ise solun birliğini istemeyenler olarak gösterilerek etkili olundu. Bu doğrultudaki propagandalar öncelikle TİP, TKP bir ölçüde de TSİP çevrelerini etkiledi. Arkasından da Sovyet çizgisinin dışında yer alan yapıları çarparak yere serdi. İstanbul Kuruçeşme tartışmaları adıyla anılan ve daha sonra Sosyalist Birlik Partisinin (SBP) kuruluşu ile sonuçlanan girişimler gerçekleştirildi. Kendilerine devrimci diyenlerin Kuruçeşme serüveni ise başladığı gibi sonuçsuz bitti. Leninist anlayış dışlandı ve sözde Marksa dönülüyormuş görüntüsü verilerek sola liberal bir makyaj çekildi. Kimileri saldırılarını 1917 Ekim Devrimine kadar genişleterek Ekim Devrimine Prematüre doğum demeye kadar vardırdılar. Leninist öğreti ve örgütlenme anlayışı yadsınarak bilimsel sosyalist öğretiye ters görüşler geliştirildi. Yukarıdan aşağı örgütlenme modeli yerine aşağıdan yukarı örgütlenme modeli savunularak popülist bir çizgiye düşüldü. Böylece, sermaye güçlerinden politik erkin alınması için bize gerekli olan örgüt anlayışı yerini burjuva örgüt anlayışına bırakarak en önemli burjuva yanlısı görev yerine getirilmiş oldu. Bu anlayışı savunanlar işi bu noktada da bırakmadılar, bırakmazlardı da. Leninist örgüt anlayışında olmazsa olmazı ifade eden örgütsel birliği de dışlayarak her boydan ve her soydan solu içinde barındıracağına inanılan örgüt modelleri savunulmaya başlandı. Bu yüzden de başlangıçta Sosyalist Birlik Partisi olarak kurulan daha sonra yeni katılımlarla adı değiştirilerek Birleşik Sosyalist Parti (BSP)de de aynı çıkmaz yolda yürümeye devam edildi. Doğal olarak yaşamla örtüşmeyen bu politikalar yeni katılımlarla güçlenmesi gerekirken yerinde saymaya ve hatta güç yitirmeye devam etti. Parti içinde kimin ne yaptığı belli olmayan bir durum ortaya çıktı. Olumsuzluklar sürdüğü sırada Dev-Yolun bir kanadı da yeni bir parti kurma çalışmalarında iyice sona gelmiş görünüyordu. Bu kesimle hemen ilişkiye geçilerek adında sosyalizm olmaması koşulunda anlaşılan Özgürlük ve Dayanışma Partisi Kuruldu. Bu parti başlangıçta program bile yapamayarak bir araya gelenlerin ilkelerini sözcüklerin tılsımında bulmaya yöneldi ve aşkın ve devrimin partisi tanımlamasından tutun da parasızların, pulsuzların, ezilenlerin, arkadaşıma dokunma diyenlerin ortaklaştığı sınıfçı özden uzak 99 sözcükle kendisini anlatabilen bir parti ortaya çıktı. İç tartışmalar bu partinin de peşini bırakmadığı için savunulan birlik savı da yapıştırıcı olamadı ve hiçbir iz bırakmadan gelenler geldikleri gibi giderek ÖDPyi sahiplerine bıraktılar. Bu kesimlerden bazıları yeni parti kuruluşlarına yönelirlerken bazıları da hepten siyaset dışı kalıverdiler. Olup bitenlerin kimseye bir katkısı olmadı ama yeni yeni troçkist, anarşist sosyalizm dışı akımlar ortaya çıkararak sol ve sosyalist siyaset alanını ciddi şekilde kirlendirdi. Bir arkadaşımızın deyimi ile Kuruçeşmeden su akmadı ve Kuruçeşme körçeşme olara körlenip gitti. Bu kesimlerin bir özelliğinin de Stalin karşıtlığı olduğunu söylemeden geçmek konuyu eksik aktarmak olur. Onlar için, Stalin en az Hitler kadar zalim ve sosyalizm düşmanıdır. İşte bu körlük bu gibilerini sosyalizm düşmanları ile nasıl da örtüştüklerini göstermesi bakımından öğreticidir. Bugün bütün dünya halklarının baş düşmanı olan emperyalizmin Staline ve onun görüşlerine bu kadar düşman oluşlarının altında yatan şeyi doğru kavramak gerekir. Onlarla aynı dili konuşarak devrimci olunacağını düşünmek bir zavallılığın sonucu değilse kesinlikle solun içinde 5. kol görevini üstlenmektir. kitle: Sorun büyük ölçüde öğretide midir sizce? T. KOÇAK : Evet, tabi ki öğretidedir. Bugün var olan örgütlerin bir çoğu halkçı bir çizgide olup sınıfçı değillerdir. Bunun en can alıcı iki örneği ise kendini etnik ve inanç üzerinden var etmeye çalışanlardır. Bu iki çizgi salt yığınsallık sağlama adına geniş emekçi yığınları yanlış yönlendirmektedirler. Eskiden kendilerine sosyalist diyenlerin birçoğunun bugün inanç derneklerinin yönetiminde yer alıyor oluşu tartışmasız sınıfçı çizgiden uzaklaşmaktır. Bazı kimseler konumlarını hangi nedeni ileri sürerek savunurlarsa savunsunlar gerçekler onların düşünemediği kadar direngen ve sonucun belirleyicisidir. Bir diğer konu ise özellikle Kürt sorunu konusunda düşülen yanılgıdır. Yine kendilerine sosyalist diyenlerin hemen neredeyse tamamı Kürt ulusalcılarının yedeğine takılmış olup Kürt emekçileriyle ilgili söyleyecek sözleri kalmamıştır. Yerine göre sosyalist anlayışın ulusal soruna bakışına sarılan bu gibi kimseler iş sosyalizmin savunulmasına gelince, hemen yön değiştirip kapitalist dünya görüşünü savunan ulusalcılarla aynı çizgiye düşmekten çekinmemektedirler. Bunların içinde Kürtlerden sosyalist olmayacağını söyleyecek kadar ileri gidenler hiç de az değildir. Bize göre bu gibilerin çabası ile sınıfçı hareket önemli ölçüde bölünmüş durumdadır. Kendilerine yurtsever sıfatını uygun görenler burjuvazinin kimliğinde buluştuklarının ayırdında bile değillerdir. Onlara göre Türk burjuvazisi sömüreceğine Kürt burjuvazisi sömürsün diyerek Kürt emekçilerini beyaz bayrağın altına çağırmaları oldukça normaldir. Ancak bu gibilerin niyetleri de çuvala girmeyecek denli ortadadır. Kürt emekçilerine devlet kurma adı altında yapılan propagandalar gelip Amerikancı bir çizgiye dayanmıştır. Bize bir devlet lazım, bunu da Amerika kurduracak biz Amerikancıyız diyecek kadar yol haritaları değişmiş olanlarla bizi buluşturan hiç mi hiç ortak nokta olamaz. Sosyalistler etnik kökenine bakılmaksızın birlikte örgütlenmelidir. Kürt emekçilerine dayatılan ulusalcılığa teslim olunacak politikalara öğretisel ve örgütsel olarak karşı durulmalıdır. Diğer yandan da tersinden kimi sol yapılarda da gelişen milliyetçi görüşleri dikkatlerden uzak tutmamak gerekir. Emek eksenli politikaları öne çıkarmayan yapıların yaratacağı olumsuzluğu ise çaplı bir çalışmayla aşmak gerekir. Sosyalist sol kendisini bu görevle yükümlü saymalı ve kendi öğretisel ve örgütsel bağımsızlığını har koşulda titizlikle korumalıdır. kitle: Sendikalarla ilgili ne düşünüyorsunuz? Ülkemizde siyaseten örgütlenmiş olanların hataları yüzünden sendikal alanda da çok büyük gerilemeler olmuştur. Türk-İş, ta işin başından bu yana Amerikancı sendikacılık anlayışıyla örgütlenmiş bir sendika olup işçi sınıfını sınıf körü haline getirmek için çok büyük bir işlev görmüştür. Özellikle kamu kuruluşlarında örgütlenen Türk-İş, yıllarca işçilerin paralarına el koyarak palazlanmış, içinden 12 Mart ve 12 Eylül faşizmine kan veren sendikacılar yetiştirmiştir. Hak-İş ise gerici bir sendika olup işçileri dinsel propagandalarla uyutmaya çalışmaktadır. Siyaseten de yönetime gelen, önce Erbakan daha sonra Tayyipin iktidara gelmesine payandalık etmişlerdir. Bugün bu sendikaların işlevi gerici yönetimleri ve düzeni savunmaktan öte değildir. Bu bakımdan bu sendikalardan sınıf sendikacılığı açısından durumu değerlendirirsek ne köy olur ne de kasaba. Önemli olan bu sendikalara karşı işçilerin bilinçlendirilerek bu sendikalara kulluk etmelerini önlemektir. Bu çok önemlidir, çünkü işçilerin büyük bir bölümü bu gerici sendikalarda örgütlüdür. kitle: Ya DİSK? T. KOÇAK: DİSKi; Türk-İş ve Hak-İşle aynı kefeye koymamak gerekir. Bununla birlikte DİSKte yaşanılan olumsuzlukları da görmeden olmaz. 12 Eylül öncesi DİSKin eylemliliği ve işçilerin her anlamda haklarını nasıl savunduğu ile günümüz DİSKin bir kıyaslaması yapılırsa köprülerin altından çok suların aktığı görülür. Bugün DİSK ne işçilerin örgütlenmesi ne da onların hakları için yeterli savaşımdan oldukça uzaktır. Bunun nedeni DİSKin içine sınıf sendikacılığı yerine çağdaş sendikacılığın taşınmasıdır. Bu durumun altında yatan nedense Avrupa sendikacılığından esinlenen ve sosyalist görüşleri önemli ölçüde törpülenen sendikacıların yeniden sendikaların tepesine geçmiş olmasıdır. İyi biliyoruz ki, bu sendikacılar 12 Eylül öncesi şu ya da bu siyasetin yakın adamlarıydı. Bu sendikacıların siyasi örgütlerinde yaşanan sağa yöneliş sendikacıları da etkilemiş ve liberalleştirmiştir. Sınıf sendikacılığını askıya alan bu sendikacılar 12 Eylül sonrası çalışma yaşamındaki değişikliği de hesaba katınca bir iş yapamaz hale gelmişlerdir. Bugün, kendi görevini unutup solu kurtarmaya soyunan Süleyman Çelebinin son olarak sesi Vandan gelmiştir. Çelebi, bu kez de solu kucaklamaktan söz ederek babacan bir kılığa bürünmüştür. Ancak DİSKin sınıf ve kitle sendikacılığı yapacak ne gücü ne de böyle bir yapısı kalmamıştır. Yönetimi ele geçirerek sınıf sendikacılığı yapılmasını savunmaksa zaman içinde sönümlenecek bir politika olup devrimci anlamda hiçbir değeri yoktur. Doğru olan sınıfın ileri unsurlarını bir araya getirerek bir çıkış yoluna yönelmektir. Belki de bizim oluşturduğumuz Öncü Sınıf Güçleri bu zorluğun üstesinden gelecek bir hareketlenme yaratır diye düşünüyorum. Kamu çalışanları alanında da işçi kesiminde yaşanılanların aynısı yaşanmaktadır. Gericiler iki koldan destekli bir şekilde hedeflerini büyütmüş görünüyorlar. Bunların yarattığı teslimiyet çizgisini aşmak için çok büyük emeğe ve doğru bir yönlendirmeye gereksinim vardır. KESK ve bağlı sendikalar bugün bu nosyondan yoksundur. KESKe tepki olarak örgütlenenlerse gerekli güveni değil vermek, sınıf ve kitle sendikacılığından önemli ölçüde uzak durduğu gözlenmektedir. |