TÜRKİYE SOSYALİST İŞÇİ PARTİSİ'NİN
AYRIM NOKTALARI

Türkiye Sosyalist İşçi Partisi  (TSİP) kuruluşundan bu yana ülkemiz gerçeklerini göz önünde tutarak özgün politikalar üretmiş bir partidir. Bu yanı ile ne işçi sınıfı kuyrukçuluğu ne halkçılık ne de günübirlik yararcı politikalara prim vererek  sınıfçı çizgisinden ödün vermemiştir. İşte bu nedenle; geçmişten bugüne öğretisel, örgütsel varlığını ve sürekliliğini koruyan tek politik yapıdır diyebiliriz. Özetle sözünü ettiğimiz bu noktalar bizi diğer sol yapılardan bilimsel olarak ayırmakta, solculukla sosyalist solun arasındaki ayrımı gözler önüne sererek, tam da burada  diğer sol yapılardan neden ayrı durmamız gerektiğini bir görev olarak önümüze koymaktadır.

Ülkemizde sol yapılar arasındaki ayrım noktalarını  yığınların bilincine çıkarılmış değiliz. Bu nedenle sol yapılar, (partimizde içindedir) yığınlar tarafından genelleştirilerek değerlendirilmekte, yapılan her türlü yanlışlığın faturasını bütün yapılar ödemek zorunda kalmaktadır. Gerçekleri yığınların böyle kavramasında bizim payımızın olduğunu da teslim edersek, bir an önce bu sorunun ortadan kaldırılması gerektiğini de açıkça dile getirmeyi bir görev sayarız.

Sol, sendikal örgütlenmelerden, partilere, dergi çevrelerinden kimi örgüt olarak ortaya çıkanlara kadar içtenlikli bir duruş sergilemekten uzaktır. Çünkü en yaşamsal konularda bile ilkeli bir biraraya geliş söz konusu olmayıp,  olay “ben de varım”dan ibarettir. Hiç kuşku yok ki, iş böyle olunca da ortaya ilkel, ilkesiz, yaptırım gücü olmayan “Emek Platformu” benzeri sözde örgütlenmeler çıkmakta ve etkili olunamamaktadır.

Bugüne kadar emek güçlerine yönelik yaptırımların hemen hiçbirisinin önü kesilmiş değildir. Bu yüzden çalışma yaşamı baştan aşağı işverenler çıkarına değiştirilmiş, emperyalistlerin ve işbirlikçi sermayenin dayatmaları sonrası sürdürülen özelleştirme talanı ise onca eleştirilere karşın “babalar gibi” gerçekleştirilmiştir. Yönetimi elinde bulunduran politik erk; IMF’nin, Dünya Bankası’nın, ABD’nin ve AB’nin söylediklerinin dışına çıkamadığı için ülkemiz ekonomisi daha da batağa saplanırken topraklarımız satışa çıkarılmış, tarımımız felç edilmiştir. Bütün bunlar yaşanırken, her nedense emek güçleri tepki koymanın ötesinde etkili olamamış, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın söylediği gibi kervan emperyalistlerin ve işbirlikçi sermayenin yararına yoluna devam etmiştir.

     Bize göre durum oldukça açıktır. Genel anlamda emek güçlerinin izlenen sağ ve solcu politikalar yüzünden kafası oldukça karıştırılmıştır. İşçilerin ve emekçilerin her türlü ekonomik ve sosyal haklarını savunmak için sınıf ve kitle sendikacılığı yapmakla yükümlü sendikalar bugün tam anlamıyla işlevsiz hale gelmişlerdir. Türk-İş, Hak-İş gibi sendikal örgütlenmeler, dün olduğu gibi günümüzde de sermayenin ve politik iktidarların güdümündedirler. Bu yüzden de emekçilerin çıkarlarını savunmaları söz konusu değildir. DİSK ise, eski günlerdeki gibi sosyalist solun yönlendiriminden uzak, örgütlenmesi durmuş; sendikasız, sigortasız çalıştırılan işçileri örgütlemeyen, örgütlü olanları bilinçlendirmek için emek harcamayan bir konfederasyon konumuna düşmüştür.

     Sendika yöneticileri asli görevleri dururken sözde solun iktidar olması için arayışlar ve parti kurma toplantılarıyla oyalanmışlardır. Bir başka deyişle, işçilere en babayiğidinden sosyal demokratları seçenek gösteren konumdadırlar.

Kamu çalışanları içinde de durum; işçilerin örgütlenmesinden farksız değildir. Gerici ve sermayenin güdümündeki sendikalar kamu çalışanlarının sendikal örgütlenmesinin içini boşaltmıştır. KESK ise bu öndeliğini gerici ve sermayenin güdümündeki sendikalara karşı koruyamamakta, bölünmelere ortam hazırlayan bir çizgi izlemektedir. Buna bir de sendikaların yönetimini oluşturanların yönetimde kalmak için oluşturdukları birliktelikler eklenince olumsuzluk çok yönlü olarak ortaya çıkmaktadır. Sonuç olarak işçilerin ve emekçilerin seçeneksiz duruma getirilmesi söz konusudur. Bu nedenle de işçiler ve kamu çalışanları kendilerine göre kötünün iyisine zorunlu kalmaktadırlar.

Oysa geçmişten bugüne başta sosyalistler olmak üzere bütün namuslu insanlar, işçilerin ve emekçilerin örgütlenmesi için çok büyük bedeller ödemişlerdir. Şimdiyse; koşulların rüzgarını da arkasına alan bir avuç gözü açık kimse bu alanda istedikleri gibi at oynatmakta, gerektiğinde sınıf ve kitle sendikacılığını dile getirenlerin binbir yöntemle önleri kesilmekte, sanki suçlu onlarmış gibi yeri geldiğinde vaazlar verilmektedir. Özetle işçilerin ve emekçilerin sendikal örgütlenmeleri sağa iyice yaslanmış, işçiler ve emekçilerin yaşamında önemini büyük ölçüde yitirmişlerdir. Bu yüzden de geniş emekçi yığınların güveni iyice sarsıldığı için örgütlenmelerden uzak durmakta ve hatta bilinçsizlikleri nedeniyle korkmaktadırlar. Bu nedenle sendikal alandaki tıkanıklıkları açmak için, ileri unsurları bir an önce harekete geçirmeli, işçilere ve emekçilere bir seçenek olduğumuzu bütün açıklığı ile göstermeliyiz.

İkinci önemli bir konu ise; ülkemizde politik olarak varlık sürdüren sol yapıların öğretisel ve örgütsel tutumlarından kaynaklanan sorunlardır ki, en çok da bu konuların can alıcılığı üzerinde durulmalıdır. Çünkü günümüzde kimi sol yapılar, pek çok alanı “devrimci demokrat”lıkları nedeniyle çürütmüşlerdir. İzlenen halkçı politikalar yüzünden emekçi yığınlar sınıf eksenli politikalardan önemli ölçüde uzaklaştırılmışlardır. Bir başka deyişle sosyalistler dar bir alana iyice sıkışıp kalmışlardır. Uzun zamandan beri etnik ve inanç boyutunda sürdürülen politikalara tam anlamıyla bulaşmış olan sol yapılar büyük ölçüde bir kavram kargaşası yaratarak emekçilerin yüzünü bu yöne çevirmelerine öncülük etmişlerdir. Kürt kökenli emekçilerin sosyalist yapılardan uzaklaşmalarının ve AB’ci ve ABD’ci politikalara yönelmelerinin altında bu yönde sürdürülen popülist yaklaşımlar yatmaktadır. Oysa bütün dünya halklarının baş düşmanı olan emperyalizmin sonuncu yenilgiye uğratılması ancak ve ancak emek eksenli bir savaşım yürütülmesiyle olasıyken, yığınların kafaları bilinçli olarak karıştırılarak emperyalizmin ekmeğine yağ sürülmektedir. Sorun oldukça yalındır. Emperyalist dünyanın ve onlarla işbirliği içinde bulunan işbirlikçi sermaye güçlerinin Büyük Ortadoğu Projesi’nden anladığı şey; ülkemizin de içinde bulunduğu coğrafyanın emperyalizm yararına yeniden şekillenmesidir. Bu şekillenmeye dolaylı ya da doğrudan her kim ortaklık ederse gerçekte biz sosyalistlerin cepheden düşmanıdırlar. Bu politikaları Kürt ekseninden sürdürenler, sol ve sosyalist sol tarafından bugüne dek ciddi bir eleştiriye tabi tutulmuş değillerdir. Sırt sıvazlamaya alışık, her türlü oportünist politikaların ardıcılı olmuş bir solun bu gerçekten yola çıkmasının olanağı yoktur. Bu yüzdendir ki, birileri kolaylıkla çıkıp “devrimin yolu” emekçilerin yoğun olduğu kentlerimizden değil, “Diyarbakır’dan geçer” diyebilmektedir. Oysa gerçeklerin ne denli direngen olduğunu öncelikle sosyalistlerin bilmesi gerektiği halde dün olduğu gibi bugünde işin kolayına kaçılarak popülist politikalara yaslanılmaktadır.

 Bunun sonucu olarak kimi örgütlerin giriştiği eylemler ya sahiplenilmekte ya da susarak o eylemlere karşı edilgen bir tutum izlenilmektedir. Oraya buraya bomba koyarak suçsuz insanların ölümüne sebep olanların yöntemleri mahkum edilmelidir. Çünkü; bu tür davranışların devrimcilikle hiç mi hiç ilişkilendirilmesinin olanağı yoktur.

Bir başka konu ise Alevilikle ilgilidir. Sosyalistler olarak etnik ve inanç üzerinden politika yapmadığımızı açık açık dile getiriyoruz. Ancak bizim dışımızda kimi sol yapıların inatla bu yönde politikalarını derinleştirdiklerini ve bazı Alevi örgütlenmeleri içinde etkin olma yarışı sürdürdüklerini görüyoruz. Bütün bu gibi politikaların varıp dayandığı şey ise son tahlilde emperyalistlerin ve işbirlikçilerinin işine yaradığıdır. Bunlara sayısız kez tanık olduk. Bu tür örgütlenmelerin AB’den yardım almak ve çıkar sağlamak için azınlık olduklarını bile söylemekten çekinmemelerini ibretle görmüş olduk. Ve yine gördük ki, kim ki sınıf eksenli politikalardan uzaklaşmıştır sol kimliğini yitirmekten kurtulamamıştır. Kurtulamamıştır, çünkü AB’ye girilirse ülkemize demokrasi geleceği sanısına kapılmaktadır.

Görüldüğü gibi ülkemizde yaşanılan olaylar çok yönlü ve karmaşık hale gelmiştir. Birçok olayın bu yüzden doğru bir değerlendirimi yapılamamakta, gerçeklerin sis perdesinin altında kalması ve unutulup gitmesi sağlanmaktadır. Bu yüzden de Şemdinli olaylarının bile sağlıklı bir yorumu yapılamamakta, olay sanki bir suikast olayıymış gibi algılansın istenmektedir. Oysa bu olayların arkasında uluslararası  güç odaklarının yani ABD’nin ve uşaklarının bulunduğu bütün çıplaklığı ile ortadadır. Olayın bir adli olaymış gibi kapatılmaya çalışılması ise yanılgıların en büyüğüdür.

Sonuç olarak; sosyalist solun bu kıskaçtan kurtulması ve yığınların karşısına bir kurtuluş seçeneği olarak çıkması yaşamsal bir zorunluluktur. Yukarıda ana noktalarına vurgu yaptığımız tespitler ışığında Türkiye Sosyalist İşçi Partisi olarak  ayrılık noktalarımızı daha da derinleştirerek emekçi yığınların karşısına bir seçenek olarak çıkmanın gerekliliğine inandığımız için 1 MAYIS 2006 kutlamalarını bu yıl tek başımıza Ankara Abdi İpekçi Parkı’nda gerçekleştirdik ve tutumumuzu ise, “bu bir vurdumduymazlıklara isyandır” diye açıkladık. Bu politika nedeniyle emekçi yığınlardan tecrit oluruz diye küçücük bir çekincemiz bulunmamaktadır.  Çünkü; artık vaaz dinlemek istemiyor, günü kurtarmak için değil, işçi ve emekçilerin karşısına kendi yarattığımız seçeneklerle çıkmak ve sosyalizm hedefine kilitlenmiş bir politika yürütmek için gemileri yakmış bulunuyoruz…

İLETİŞİM FORMU

NOT: MESAJLARINIZ EN GEÇ İKİ GÜN İÇERİSİNDE CEVAPLANDIRILACAKTIR

 

NOT: telefon numaranızı yazmak istemiyorsanız birkaç rakam yazınız.

 

               [- Sayfayı yazdır - ]              


SAYFA BAŞI

ANA SAYFA