![]() TÜRKİYE İÇİN SOSYALİZM YAŞAMSALDIR Bölgemiz ateş çemberi içinde, Irak'ta Körfez savaşından bu yana 1 milyonu aşkın insan yaşamını yitirdi. Her gün 100'ün üzerinde insan yaşamını yitiriyor. Afganistan'ın dağı taşı bombalanarak ülke kana boyanıyor. Filistin bir yandan İsrail'in saldırılarıyla yerle bir edilirken diğer yandan da iç savaş körüklenerek kan dökülmesi sağlanıyor. Lübnan'da durum Filistin'den daha iç açıcı değil. Somali ABD'nin Eisenhower uçak gemisinden kalkan savaş uçaklarınca bombalanırken, yine ABD'nin desteği ve kuşatmasıyla Etiyopya silahlı güçleri Mogadişu'ya giriyor, İsrail ve ABD emperyalistleri hemen her gün İran'ı bombalamaktan söz ediyorlar. Türkiye yaşanan olayların dışında gibi gözükse de; yaşananlara AKP hükümetinin yaşananlar karşısında ki tutumuna baktığımız zaman doğrudan olayların içinde olduğunu görüyoruz. Çünkü; bölgemizde yaşanan her türlü kötülüğün sorumlusu ABD emperyalistleriyle birlikte davranan bir Türkiye politikasından söz ediyoruz. İzlenen bu politika Türkiye'nin sorunlarını çözmeye yaramadığı gibi daha da ağırlaştırmaktadır. Örneğin; emekli general Edip Başer'in görevlendirildiği ABD ile paylaşılan Terörle Mücadele Koordinasyonu'nun başarısılığa mahkum olduğu biline biline bu yola gidilmiş ve Türkiye kendi sorununu kendisi çözmesi gerekirken böylelikle ABD'ye havale ederek sorununu daha da ağırlaştırmıştır. İşin kötüsü sonucun bilinmesine karşın Türkiye yönetim erkinin bu politikalarda ayak diretmesidir. Ülkemizin başını ağrıtan sorunların çözülemiyor olmasıi her geçen gün daha da içinden çıkılamaz bir hale getirmektedir. Meclisin, Kerkük sorunu ile ilgili olarak yaptığu son gizli oturumun nedeni de budur. Ne konuşulduğunu ve ne karar alındığını bilmemekle birlikte; bir bataklığın kıyısına getirilmiş olduğumuzu söylememiz abartı olmaz. Bütün bunlar Türkiye'nin içte ve dışta işbirlikçi, sermaye güçleri tarafından çok kötü yönetildiğini göstermektedir. Türkiye'nin dış politikası sermayenin temsilcilerinin elinde çökmüş bulunmaktadır. Öteden beri AB'ye girmek için gösterilen çabalar ve verilen ödünlere karşın emperyalist AB'nin Türkiye'ye bakışı değişmemiştir. Sonuçta AB'ciler, “Tren kaza yapmıştır” deseler de tren ağır bir kaza yaparak raylardan savrulmuş durumdadır. Bu sonuca karşın her ne hikmetse Türkiye; Avrupa Gümrük Birliği'ne yükümlülüklerini yerine getirererek 1995'den bu yana 200 milyar doların üzerinde bir zarara uğratılmıştır. Türkiye'yi AB'ya almayacaklarını söyleyen AB ülkeleri her nasılsa Türkiye Avrupa Gümrük Birliği'nden de çıksın dememektedirler. Türkiye'nin Kıbrıs politikasının içi de boştur. Kimilerinin dile getirdiği, “kazanalım-kazandıralım” politikası, verelim kurtulalımın bir başka türlü politik dile çevrilmesidir. Türkiye içerde de çok kötü yönetilmektedir. Ekonomi çökmüş olmasına karşın, durum yalan söylenerek kurtarılmaya çalışılmaktadır. İşlerin işçiler, emekçiler ve köylüler açısından ne denli kötü olduğunu görmek için ülkemizin haline şöyle bir bakmak yeter de artar bile. Kaldı ki, bu kötü gidişten şikayetlenen salt geniş emekçi yığınlar da değildir. İşveren örgütleri de bu hesapsız gidişten şikayetçidirler. Bütün bunlara karşın AKP hükümetinin işveren odalarına, işlerin iyi olduğu yönünde açıklamalar yapmaları için baskılar yaptığı, bu yönde açıklamalar yapmayı kabul etmeyenlerin maliye tarafından incelemeye alınacakları söylenmekte ve hatta bazılarının bu anlamda incelendiği basına yansıyan duyumlardır. AKP'nin son Kızılcahamam toplantısında Kızılcahamamlıların şikayetlenmeleri ve başbakansan bazı isteklerde bulunmaları Recep Tayyip Erdoğan'ın hışmından kurtulamamıştır. Özelleştirme politikasının ve dışa bağlılığın sonucu olarak yabancıların eline geçen Türk Telekom başta olmak üzere, bir keyfiliğin de önü bir türlü alınamamaktadır. Telefona yapılan zamlar bu keyfiliğin somut örneğidir. Bankaların %90'ların üstünde satılan hisselerin dışında, satışa arz edilmiş hisse senetleri alınarak yabancıların eline geçmiştir. Halk bankası özelleştirilmek üzere sıradadır. Arkasından da Ziraat Bankası gelmektedir. AKP'nin konuyla ilgili politikası büyük tepki toplamakta ve eleştirilmektedir. Gerçekten de bankaların işleyişini iyi bilenler gidişten ülkemiz adına kaygı duymaktadırlar. Piyasadan çekilebilecek olan 10 milyar dolar Türkiye ekonomisini anında allak bullak edici bir etki gücüne sahipken, bankaların yabancıların elinde olması nedeniyle Türkiye ekonomisi üzerinde yaratılmak istenen krizin boyutlarını hesap etmek bile olası değildir. Bir başka deyişle bu işeyiş içerisinde hükümetler yabancı sermaye çevrelerinin elinde oyuncak olmaktan kurtulamazlar. İşte; Başbakan Recep Tayyip Erdoğan çıkıp kolaylıkla bankaların yabancıların eline geçmesini, önünü arkasını hesap etmeden savunabilmekte, bundan ötürü en küçük rahatsızlık duymamaktadır. Bundan da anlaşılıyor ki, Türkiye İşbirlikçi Sermaye güçlerinin örgütü TÜSİAD boşu boşuna AKP'yi desteklemiyor. Onların istediği bir hükümet ile temsil ediliyorlar ki, her durumda AKP ve hükümeti TÜSİAD tarafından arkalanıyor. Son çıkartılmak istene Petrol Yasası da Türkiye'yi bağımlılık boyunduruğuna vurmak isteyenlerin en aymaz hünerlerinden biri. Yabancı şirketlere 30 yıllığına işletme hakkı verilmesinin yanında yasa sayısız olumsuzluklar içeriyor. Örneğin; sözü geçen petrol şirketi; Almanya'ya hangi koşullarda petrol satacaksa, petrolün Türkiye'den çıkıyor oluşunu gözetmeksizin Türkiye'ye de aynı şartlarda petrol satma hakkına sahip olabiliyor. Bir başka önemli nokta ise petrol hangi ilde çıkıyorsa sağladığı gelir o ilin için kullanılabiliyor. Bu yanıyla AKP'nin yerel yönetim yasasıyla amaçladığı şey; yabancı bir petrol şirketiyle yapılan anlaşmayla amacına ulaşmış oluyor. Son yaşadığımız olaylardan birisi de hiç kuşku yok ki Hrant Dink'in canice katledilmiş olmasıdır. Türkiye'de benzer katliamları gerçekleştirecek odakların varlığını bilmiyor değiliz. Bu cinayet odakları durumdan vazife çıkarıp kolaylıkla cinayet işliyorlar. Bu tip cinayetlerde kullanılan maşalar ise ne yazık ki kendilerini “vatansever” sayarak suçlarını inkara yeltenmeye bile gerek görmüyorlar. Çünkü bu çevreleri yıllardır yetiştiren, besleyen, koşullayan ve kullanan politik oluşumlar var. Öyle ki, bunları kimilerinin sandığı gibi derinlerde aramaya gerek yok. Bir kazmalık işleri var. Bir kazma vurur vurmaz yüzlerini gösteriveriyorlar. Bunu yaparken de “Türklüğü” kullanmayı da ihmal etmiyorlar. Son MHP Genel Başkanı Devlet bahçeli ve BBP Genel Başkanı Muhsin Yazıcıoğlu'nun saldırgan tutumları güzel bir örnek oluşturuyor. Her olaydan sonra anlıyorsunuz ki, suç odaklarının arkalarında onları koruyan ve kollayan; hatta bu yüzden görevlerini yapmayan güvenlik güçleri ve mülki amirler var. Trabzon Valisi ve Emniyet Müdürü görevlerini doğru dürüst bir şekilde yapmış olsaydı belki de bu son cinayet işlenmemiş olacaktı. Adamlar görevlerini yapmadıkları gibi bir de suçun kapsamını değiştirecek demeçler vermekten de kaçınmıyorlar. Trabzon Valisi ve emniyet Müdürü'nü görevden almak yetmez. Bu gibi kişileri böylesi görevlere getirmemekte gerekir. Gerçekleri irdelediğimizde kim bilir kaç tane Trabzon Valisi gibi Valimiz, Trabzon Emniyet Müdürü gibi Emniyet Müdürümüz bardır? İstanbul Emniyet Müdürü Celalettin Cerrah'ın ne farkı vardır Trabzon Emniyet Müdürü'nden ya da İstanbul Valisi'nin Trabzon Vali'sinden. Sonuç olarak ülkemizi her açıdan sıkıntıya sokan sermayenin sözcüsü politik iktidarlardır. Ülkemiz onların yönetimine bırakılmayacak denli önemlidir. Yani Türkiye çok önemlidir baylar çok önemlidir. Bu yüzden de her aşamada sosyalizm Türkiye için yaşamsal hale gelmiştir. Yani tek kurtuluş seçeneğidir. İLETİŞİM FORMU NOT: MESAJLARINIZ EN GEÇ İKİ GÜN İÇERİSİNDE CEVAPLANDIRILACAKTIR
NOT: telefon numaranızı yazmak istemiyorsanız birkaç rakam yazınız.
|