
UMUT VAR, ÇÖZÜM DE..
Turgut Koçak
Eli, ayağı, yüzü kirli NATO'nun toplantısı Litvanya'nın başkenti Riga'da yapıldı. Toplantıdan sızan bilgilerden de anlaşıldı ki, NATO bundan böyle dünyanın tescilli jandarmasıdır. Bir başka deyişle küresel emperyalizmin sömürüsünü kazasız belasız sürdürmesi için ucundan kanlar damlayan süngüsüdür. Afganistan'da sözü edilen bu kanlı süngünün işlevinin arttırılması için gerekli konuşmalar yapıldı. Başarıya sızan bilgilere göre Türkiye'de dahil, Afganistan'a asker gönderilmesine dair ABD'nin ve İngiltere'nin isteğine Fransa’nın, Almanya'nın ve İtalya'nın olumlu yanıt vermedikleri söylense de işin kokusunun önümüzdeki günlerde çıkacağını göreceğiz.
Türkiye'nin Afganistan'ın güneyinde ve tüm ülkede NATO operasyonlarına katılması söz konusudur. Bu iş için 300 kişilik seçkin bir askeri birliğin Afganistan'a gönderileceği dışarıya sızan bilgiler arasındadır. Böyle bir görevin üstlenilmesinin ülkemiz açısından ne büyük bir tehlike olduğundan söz etmek kuşkuya gerek olmayacak denli açıktır.
Küresel emperyalizmin vurucu gücüne dönüşmüş NATO, Acil Mukabele Gücü (NRF) adıyla 3000 kişilik bir güç oluşturulmasına karar vermiştir. NATO'nun ağaları bu görevin yürütülmesi için ilk altı aylık komutanlığın "iyi sicil sahibi" Türkiye'ye verilmesinden söz etmektedirler. 3000 kişilik Acil Mukabele Gücü'nün (NRF) görev alanının şimdilik daha çok Ortadoğu olacağı düşünülürse, yakınımızda bir yerde konuşlandırılacağı anlaşılmaktadır.
NATO, Kıbrıs Rum Kesimi'ni NATO'ya üye olmamasına karşın zaten kullanmaktadır. Bundan böyle açıktan açığa kullanacağının açıklaması yapılırsa hiç kimse şaşırmamalıdır. Ancak ABD emperyalistlerinin dünya halklarına kan kusturma aracına dönüşmüş NATO'nun işlediği ve işleyeceği suçlara "iyi sicil sahibi" olmak adına Türkiye'yi ortak etmeye kalkışan işbirlikçi sermaye güçlerinin bu yöndeki girişimlerine izin vermemek gerekiyor. Bu bağlamda AKP erkinin yarattığı tehlike ülkemiz açısından gerçekten de korkutucudur.
ABD emperyalistlerinin Afganistan ve Irak işgalini ve Ortadoğu politikalarını desteklemiş olan Başbakan Recep Tayip Erdoğan'ın politikaları ülkemiz ve bölgemiz açısından giderilmesi olanaksız tehlikeler içermektedir.
ABD gibi silahlanmaya 500 milyar dolar ayıdan ve kendisini engellenemez askeri bir güç sayan emperyalist bir ülkenin dümen suyunda politika yürütmenin ne denli tehlikeli olduğunu Irak'taki durum bize açıkça göstermektedir. ABD ve İngiltere Irak'ta eylemli olarak soykırım uygulamaktadırlar. Ülkenin mezhep ve etnik çatışmalarla sarsılması da sözü geçen küresel emperyalistlerin işidir. Bunun böyle olduğunu ABD'yi "stratejik ortak" ilan eden Recep tayip Erdoğan'ın bölgede etnik ve mezhep çatışmalarının tehlikesine değinen demeçleri vermesi insanın kanını beynine sıçratmaktadır.
Herkesi ahmak yerine koyan öylelerine doğrusu söyleyecek söz bulamıyoruz.
NATO ile Türkiye nereye konulmak isteniyorsa AB tarafından da aynı yere konulmak isteniyor. Avrupa Birliği'nin Türkiye'ye dayattığı politikalara baktığımız zaman amacının ne olduğunu anlamakta aklı başında ve ülkesini seven hiç kimsenin zorlanmayacağını hemen herkes bilir. Baktığımızda da üç aşağı beş yukarı Osmanlı Devleti'ne ekonomik ve politik olarak dayatılan neyse Türkiye'ye de dayatılan odur.
O dayatmadır ki, Osmanlı Devleti'nin sonunu getirmiştir. Türkiye açısından da durum çok farklı değildir. Irkçılığın dik alasının yapıldığı AB ülkelerinde bu bağlamda Türkiye sürekli olarak bombardımana tutulmaktadır. Sözde demokrasiden söz eden bu ilkelerde nem-liberal sistem, her türlü hak ve özgürlükleri adım ortadan kaldırarak birer polis devletine dönüşmüştür. Türkiye sermaye güçlerinin tutuştukları ve ödün üstüne ödün verdikleri AB işte bu AB'dir. Kimi aydın çevrelerin bu yöndeki gayretleri ise, tıpkı Osmanlı'ların aydınlarında dışa vuran Alman, Fransız, İngiliz yanlısı olmak gibi genetik bir durumdur.
AB kimi konularda müzakereyi askıya almıştır. Kendi deyimleriyle AB trenini yavaşlatmıştır. Daha sonra yapılan açıklamalarda da, Türkiye'nin Rum'lara deniz ve hava limanlarını açarak hâlâ "altın gol" atma şansının olduğu söylenmiştir.
Olup bitenler karşısında AB yollarında dili dışarıda dolaşanların tepkileri ise başta hükümet olmak yetkilileri olmak üzere şaşırtıcı olmuştur. AB'ye girmek konusunda müzakerelerin başlayacağı doğrultusunda sinyalin gelmesiyle birlikte şenliklere Ankara Kızılay'da tozu dumana katanlar şimdilerde sinirleri alınmışcasına sessizleşmişlerdir.
AB konusunu dergimizde geniş olarak işlediğimizden yinelemelere düşmemek için daha fazla uzatmayı yararsız sayıyoruz. Türkiye daha AB kapısındayken salt Avrupa Gümrük Birliği antlaşmasından bu yana 200 milyar dolara yakın bir zarara sokulmuştur. Bir de girdikten sonra göreceği zararı düşünürsek bu zararın öyle parayla pulla ölçülemeyeceğini açıkça görürüz. Dolayısıyla AB'ye girme yanlışı politikaların hemen tamamı Türkiye'nin ekonomik ve politik olarak çökertilmesini savunan işbirlikçi politikalar olup, ülkemize ve geniş emekçi yığınlara en küçük yararı bile yoktur. Bu yüzden Türkiye'nin AB'ye girmesini savunan politikalara ve AKP'nin bu yönde sınır tanımayan bütün girişimlerine karşı kararlı bir savaşım yürütmek sosyalistler açısından yaşamsaldır.
Şimdi gelelim Papa'nın Türkiye ziyaretine; Doğrusu bu ziyarete kızgınlık belirtisi olarak gözümüzde tüy kadar değeri yoktur deyip çıkabilir ve kendi işimize bakabiliriz. Ancak kazın ayağı hiçte öyle değildir. Vatikan hem dini bir kurum olması, hem de küçücük bir toprak parçasında devlet olarak anılması açısından önemlidir.
Küresel emperyalizmin gerçek yüzünü saklamak isteyenler "uygarlıklar savaşı"nı uydurmuşlardır. Huntington'un bu konuyu ele alan kitabına baktığımız zaman kapitalist-emperyalist sistemin yeryüzünde sömürü sürdürmek ve halklara boyun eğdirmek için Müslümanları neden barbar ve terörist göstermeye kalkıştıklarını açıkça görürüz. İşte bu yüzden Vatikan her yönüyle küresel emperyalizmin hizmetindedir. Türkiye'ye yönelik "Ekümenilik" dahil her türlü girişim emperyalist politikaların gizlenemeyen yanlarıdır.
Öte yandan Vatikan elinde bulundurduğu servetle akla gelmedik karanlıkların ve entrikaların da odağıdır. Dünyanın pek çok yerinde Vatikan'ın kasasını dolduran ortaklıkları ve şirketleri vardır. Holdingleri başta emlak, plastik, elektronik, demir-çelik, çimento, tekstil, kimya, gıda ve yapı sanayi alanlarında yatırım yapmıştır. İtalya'da bulunan 180 kredi kuruluşundan üçte birinde Vatikan'ın parası çalışmaktadır. Birçok Roma bankasının ya doğrudan sahibi olan Vatikan'ın dünyanın dört bir tarafında iştirakleri bulunmaktadır. Alitalia, Vetiat gibi şirketleri de Vatikan'ın denetimindedir. Ayrıca elinde bulundurduğu emlak miktarını kentler olarak tanımlamak gerekir. Yine dünyanın her tarafında akıl almaz büyüklükte toprakları vardır. Daha da önemlisi bilinenlerin dışında servetleri ve kaynaklarının çoğu gizlidir. Kısacası karanlıktır., karanlık bir güçtür. İşte bu karanlık gücün başı olarak Papa XVI. Benedictus, ülkemize gelmiş ve kendisinden değerinden çok söz ettirmiştir.
2006 yılı insanlık ve ülkemiz için acılarla dolu bir yıl olmuştur. 2006'nın olaylarına ve alına kararlarına baktığımız zaman emperyalist dünyanın saldırıları durmayacak aksine daha da artacaktır. ABD'nin hamiliğindeki NATO son Riga toplantısı ile birlikte küresel emperyalizmin isteklerini yerine getirmek üzere saldırı ve savaş örgütü olarak çok önemli görevler üstlenmiştir. Bu görevelerin önemli bir bölümünün Türkiye üzerinden yürütüleceği belli olmuştur.
Irak'ta, Afganistan'da yaşananlar 2007 yılında daha da boyutlanacaktır. Lübnan'da mezhep çatışmaları tezgahlanmakta bunun için karanlık güçlerin en son Sanayi Bakanı Cemayel'i öldürmeleri ile birlikte kapışmanın kıvılcımı çakılmaktadır. Özetle Ortadoğu barut fıçısıdır, Türkiye'de bu barut fıçısının uzağında değildir.
AB, ülkemize yönelik yaptırımları sesli olarak dillendirmeye başlamıştır. AKP ise AB'nin ülkemize neye mal olacağını hesap etmez görünmekte, uluslararası finans kuruluşlarıyla içli dışlı politikalara imza atarak 4 yıllık iktidarı döneminde 150 milyar dolar daha ülkemizi borçlandırmış bulunmaktadır. Türkiye ekonomisi bu yüzden denetimli olarak iflasın eşiğine getirilmiş durumdadır. İzlenen politikalar yüzünden zenginlerle yoksullar arasındaki makas sürekli olarak açılmakta, özelleştirmelerle işsizlik sürekli olarak artmaktadır. Neo-liberal politikaların gereği olarak ülke tarımı çökertilmiştir, sanayisi ise tarımdan hiçte farklı değildir. Önemli ve stratejik öneme sahip kurum ve kuruluşlar yabancıların eline geçmiş olup, gerisi de gelmektedir. Bankaların yüzde 50'den fazlası şimdiden yabancıların eline geçmiş, bankaları hızla medya kuruluşlarının yabancıların eline geçmesi izlemektedir.
Özetle küresel emperyalizmin yarattığı bunalım, Türkiye üzerinde de ağır sıkıntılara ve bunalımlara sebep olmaktadır. Böylesine çaplı bunalımı, üretici güçleri geliştirerek kapitalizmin aşmasının olanağı olmadığından sosyalist üretim biçimi bir kez daha bütün kapitalist ülkelerde gündeme gelmektedir.
Güney Amerika ülkelerinde solun gelişmesini bu nedenle önemsemek ve özenle izlemek gerekmektedir. Chavez Venezüella’da kapıyı aralamış, onu sırasıyla Bolivya, Şili, Nikaragua ve Ekvator izlemiştir. Meksika'da da kıl payı ABD'nin desteklediği adayın seçimi kazandığı iddiası sol tarafından seçimlere hile karıştırıldığı savıyla tanınmak istenmemekte, göreve başlaması engellenmeye çalışılmaktadır.
Ülkemizde ise demokrasi güçlerinin ve solun dağınıklığı yüzünden yığınlar için sol bir türlü çekim merkezine dönüşmemektedir. Bu nedenle özellikle sosyalist sola düşen görevler büyük önem taşımaktadır. Bu bakımdan 2007 yılında yapılacak olan Cumhurbaşkanı ve genel seçimleri düşünecek olursak TSİP'e ve TSİP'e yakın partilere çok büyük görevler düşmektedir. Sosyalistler, sendikalardan başlayarak diğer demokratik kitle örgütleri üzerinde hatırı sayılır etkiler yaratarak sermaye güçlerinin karşısına güç yığmak zorundadırlar. İşte o zaman NATO'dan, ABD'den ve AB'den ülkemize yansıyacak bütün kötülüklerin önünün kesilmesi ve sosyalist bir seçenek yaratmanın önü açılmış olacaktır. Umut ver, çözüm de...
İyi yıllar dileğiyle...