|

TURGUT KOÇAK
AVRUPA BİRLİĞİ VE SOSYALİSTLER
(1)
turgutkocak@tsip1974.com
AVRUPA BİRLİĞİ'Nİ DOĞRU
DEĞERLENDİRİYOR MUYUZ?
Türkiye sermaye güçleri ve onların kavuğunu sallayanlar AB'yi öve öve
bitiremiyorlar. Bunda şaşılacak bir durum yok. Bizi asıl şaşırtan şey; AB'yi
emek güçleri ve devrimcilik adına savunanlardır. Çünkü AB emperyalizmdir,
sermayenin kendini varetme yol ve yöntemidir.
Türkiye'nin AB'ye girmesini savunarak AB'nin istediği doğrultuda uyum yasaları
çıkararak, Türkiye'yi AB'ye uyumlu duruma getirmek ve bu politikaları savunmak
neo-liberalizmi canla başla savunmak demektir.
AB'nin ne olup ne olmadığını biraz eşelediğimizde, bu yönde olumlu görüşler
sürenlerin aksine, gerçekler bir bir ortaya çıkacaktır.
Eğer AB'den söz ediyorsak; kapitalizmden, küresel emperyalizmden, sermayenin
kendisini bu yeni duruma göre yeniden yapılandırmasından ve emperyalist güçlerin
birbirleri ile olan çelişkisinden söz ediyoruz demektir.
Şimdi biraz rakamların diliyle konuşursak; ABD, Kanada ve Meksika'nın
oluşturduğu (NAFTA) yüzde 19, Japonya yüzde 8, Çin, Rusya, Brezilya ve Hindistan
yüzde 15 ve AB ise yüzde 24'lük, mal ve hizmet dışsatım oranını elinde
bulunduruyor. Bu da gösteriyor ki, yüzde 24 pay oranıyla AB başı çekiyor.
Aynı durum uluslararası sermaye hareketlerinde de göze çarpıyor. Dış
yatırımlarda AB yüzde 42 ile başı çekerken, NAFTA yüzde 39, Japonya yüzde 8'lik
bir oranı elinde bulunduruyor.
Avrupa sermaye güçleri başı çekmekle kalmıyor, dünyanın her tarafında yatırımlar
yaparak ticaret yaparak oralara bilgi ve teknoloji götürüyor.
Böylece AB'nin gerçek yüzü emperyalist sömürü, militarizm, saldırı ve savaş
olarak ortaya çıkıyor. Yukarıda belirttiğimiz bütün olumsuzluklarsa,
kapitalizmin şaşmaz kötülükleri olarak kendisini ele veriyor.
Biz bunları dile getirirken; AB kötüdür o halde daha kötü olan ABD'den mi yana
olacağız diye bizi tercihe zorlayanlardan değiliz. Yani her ikisine de cepheden
karşı olmak gerektiğini savunuyoruz.
Özellikle bizim ülkemizde AB geniş halk yığınları tarafından iyi biliniyor.
İnsanlar sanıyorlar ki, Türkiye AB'ye girdiğinde işsizlikten ve yoksulluktan
kurtulacaklar. Bu yüzden kitleler arasında bir araştırma yapılsa AB'nin ne olup
ne olmadığını bilmemelerine karşın girelim diyenlerin oranı bir hayli yüksek.
Bunlara bir de AB'ye "onurluca" girmekten söz edenler eklenmiş bulunuyor. Acaba
AB'nin ne olup ne olmadığı çıkıp sorulsa bu oran yüzde 10'u geçer mi? hiç
sanmıyoruz.
Bununla birlikte Türkiye egemen güçleri nasıl olmaktadır da AB'ye girmek için bu
denli ödünleri göze alabilmektedir. Göze almaktadır çünkü işbirlikçi tekelci
sermaye küreselleşen emperyalist-kapitalist sisteme bağımlılık ilişkileri
olmaksızın kendisini var edemez. Bu durumda işbirlikçi tekelci sermaye ile
uluslar arasılaşmış emperyalist tekeller Türkiye'deki geniş emekçi yığınlarını
iliklerine kadar sömürerek vurgununu al takke ver külah örneği karalıca
sürdürmektedirler.
AB NASIL KAVRANILMALI?
AB'yi doğru kavramadığımız sürece söylediklerimizin hemen hemen büyük
çoğunluğunda yanılırız.
Avrupa 1900'lü yılların başından başlayarak kapitalizmin doğal buhranlarını
yaşadı. 1. ve 2. Paylaşım Savaşlarını da dikkate aldığımız zaman Avrupa
kapitalizminin bir güç odağı olmak için bir projeye gereksinimi vardı ve bu
proje birbirleri ile savaşmış olan ülkelerin 1945'den başlayarak birliktelikleri
üzerinden yürütüldü. Sonuç olarak kimi zaman AB'nin gereği ile ilgili umutsuz
sözler edilse de, bir model ortaya çıkmış oldu. Soğuk Savaş dönemine dönersek;
SSCB'nin hızla gelişiyor olması da Avrupa ülkelerini böyle bir modelin içinde
yer almaya itti. (Siz sermaye güçlerini olarak anlayın).
İşte bizi yanıltan Avrupa devletlerinin kendisini Sosyal Devlet olarak görmeleri
ve kimi kurumlarını bu yönde oluşturmaları da o döneme denk düştü. Yani
kapitalist devletler sosyalizmden korktukları için sosyal devlet olgusunu
benimsemek zorunda kaldılar.
ABD'nin emperyalist-kapitalist bir güç olarak Avrupa ülkelerini
önemsizleştirmesi, ister istemez Avrupa ülkelerinin AB çatısı altında yer
almasında tetikleyici bir etkisi oldu. Günümüzdeyse küresel emperyalizmin
egemenlik için giriştiği savaşımda bir blok olarak davranmak çok daha can alıcı
hale geldi.
Böylece sermaye güçleri kendilerini Avrupalı büyük güçlerin yönlendiriciliğinde
federal bir AB yaratmayı zorunlu saydılar. Avrupa sermaye güçlerinin bu projesi;
ekonomik, politik ve askeri bir bloğa da dönüşmeyi amaçlıyor. Bu durumda AB'nin
işleyişi hem de katı bir şekilde federal, neo-liberal ve militarist bir işleyiş
olacaktır. Bu sonuç halk açısından hiç te iyi olmayacak, geniş halk yığınları
ekonomik, demokratik, sosyal ve kültürel hak kayıplarına uğrayacaktır. Bizim
gibi ülkelerin AB'ye girmesi ise varolan bağımlılık ilişkilerini zararımıza çok
daha güçlendirecektir.
İnsan haklarını her fırsatta dilinden düşürmeyen AB; bu konuda "Kopenhag
Kriterleri"ni çerçeve olarak görmektedir. Oysa 'Kopenhag Kriteri': üyelik için
aday ülkelerin, işleyen bir piyasa ekonomisinin varlığını ve Birlik içinde
yarışmacı (rekabetçi) baskı ve piyasa güçleriyle başa çıkma kapasitesi; politik,
ekonomik ve parasal birlik amaçlarına bağlılık dahil olmak üzere, üyelik
yükümlülüklerini üstlenme yeteneğini taşıması gerektiğini savlamaktadır.
Peki bu ne anlama gelmektedir?
AB'nin emperyalist bir serbest piyasa ekonomisi olan neo-liberalizmi dayatması
ve bir model olarak benimsetmesi anlamına gelmektedir. AB ile bütünleşme
sürecinde ^'dünyanın en dinamik 10 ekonomisinden birisi' olarak belirtilen
Macaristan elektronik yatırımlar nedeniyle 'General Elektronik Ülkesi' olarak
kendisinden söz ettirmektedir. İşte Macaristan çok uluslu şirketlerinden (ÇUŞ)
Mannesmann, Samsung, Philips, IBM, Kenwood gibi şirketlerin yatırım bölgesi
haline geldi.
Macaristan'ın elektronik şirketi Videoton ise şimdi bu çok uluslu şirketlere
tesis sahibi ve işgücü işvereni olarak üretim altyapısı ve emek gücü kiralayarak
bu şirketlerin asgari sabit maliyet ve azami esneklikle çalışmasını
sağlamaktadır.
IBM, Ericson ve Philips gibi şirketler mevsimlik Slovak göçmen işçi çalıştırarak
işçilere verilen ücretleri asgari ücrete doğru çekerken, işçileri sürekli işten
de çıkararak kıdem düşürme kazanımı da elde etmiş oluyor. Böylelikle yarı
vasıflı, çoğunlukla kadın olan çalışanlar güvencesiz koşullar altında
çalıştırılıyor.
AB içinde yeralan ülkeler neo-liberal bir işleyişi benimsediklerine göre sosyal
sınıflar da haliyle bütün gerçeklikleriyle var olacaktır. Serbest piyasa
ekonomisinin uygulanıyor olması sınıflar arası uçurumu daha da
derinleştirecektir. Daha şimdiden AB ülkelerinde sosyal devlet anlayışının
yediği darbelere bakarsak sonucu daha net olarak görürüz. 2010 yılında dünyanın
en yarışmacı (rekabetçi) ekonomisi haline gelmeyi amaçlayan AB, bu amacını
çalışanların haklarını gasp etmeden gerçekleştirebilir mi? Öyleyse önümüzdeki
yıllarda sermaye güçlerinin her anlamda saldırılarının artacağını söylemek
falcılık olmayacaktır. AB bundan böyle çok daha fazla işçi düşmanı sosyalizm
düşmanı bir politika izleyecektir, izlemek zorundadır.
Uzunca bir süredir emperyalist becerisini ABD'ye kaptıran Batı, AB ile birlikte
yeniden kendisini örgütleme çabası içindedir.
'Kopenhag Kriterleri' gerçekte kapitalizmden öte bir kazanıma işaret etmediğine,
onun gereklerini yerine getireceğine göre; serbest piyasa ekonomisinin ve
kapitalizmin işleyişini rasyonel hale getirmenin dışında bir şey değildir.
AB SORUNSUZ MU?
Öteden beri AB'nin parçalanacağı hep söylenir durur. Özellikle AB üyesi üç büyük
devlet İngiltere, Fransa ve Almanya arasında sorunların olduğu hep
bilinmektedir. İngiltere katkı payına kafayı takarken, Fransa tarım
sübvansiyonlarından ödün vermiyor. AB bütçe tartışmalarında ortak bir noktaya
varılamıyor. İngiltere ve Fransa birçok noktada farklı düşünürlerken, İngiltere
daha çok ekonomik birliğe vurgu yaparken, Almanya ise siyasi birlikten söz
açıyor. Özetle parçalanma korkusunu yaşayan AB, sermayenin gücüne güç katmayı
geliştirir ve güçlendirirken, emeğin Avrupa’sını dillendirenlerin aksine, emek
güçlerinin kazanımlarını sermayenin yararına sürekli olarak geriletiyor.
Bir kez daha yinelersek; Batı'nın bugün ulaştığı ekonomik, demokratik, sosyal
hak ve özgürlükleri geniş halk yığınlarına durup dururken vermediğini söylememiz
gerekir. İkinci Paylaşım savaşı sonrası bir dünya sistemi haline gelen sosyalist
sistem, emperyalist batı için bir tehlike haline gelmiş, bu yüzden de
emperyalist Batı işçi ve emekçilere çok daha geniş haklar tanımak zorunda
kalmıştır. Şimdiyse rüzgar yön değiştirmiş bulunmaktadır. Bu yüzden de AB,
verdiklerini birer birer geri alacak ve AB ülkeleri için söylenen "sosyal model"
olgusu çökmüş olacaktır.
Bu konuyu biraz enine boyuna irdelersek sayısız sorunun var olduğunu kolaylıkla
ortaya koyabiliriz.
AB'yi Türkiye insanının bakış açısıyla ele aldığımızda ilginç sonuçlara varmamız
olasıdır. İnsanların AB'ye bakış açısı çoğunlukla yaşam düzeylerine ne katkı
getireceğiyle ilgilidir. İnsanlar sanıyorlar ki daha fazla gönence, sosyal
güvenlik haklarına kavuşacak ve serbestçe dolaşım hakkı elde edeceklerdir.
Eurobarometer'in yaptığı araştırmada halkın yüzde 48'inin gönence kavuşacağını,
yüzde 34'ü sosyal güvenlik hakkı elde edeceğini sanması ve istiyor olması
oldukça düşündürücüdür. AB hakkında bu bilgisizlik, ister istemez halkımızın AB
ile ilgili düşüncelerine da yansımakta, bu yüzden AB'ye girelim yüzdesi yüksek
görünmektedir. Bu yanılgı AB'ye 'evet' diyenlerin oranını yüzde 62'ye
çıkartmaktadır. Bir başka deyişle ülkemiz insanı sanıyor ki, AB ülkeleri
sorunsuz ve bolluk içinde yaşıyorlar.
Oysa rakamların dili hiç te böyle söylemiyor!
Almanya'da Federal Hükümet tarafından yayınlanan 'Zenginlik ve Yoksulluk'
raporuna göre 2003 yılında yoksulluk sınırının altında yaşayanların oranı yüzde
13,5 ile 11 milyon'u bulmuş. Yine raporda belirtildiğine göre yüzde 10'luk
zengin kesimin ortalama geliri 1998-2003 arasında 504 bin Euro'dan 624 bin
Euro'ya yükselirken, en yoksul yüzde 10'luk kesimin borcu 3900 Euro'dan 7900
Euro'ya yükseliyor.
Halkın yüzde 50'si toplumsal varsıllığın sadece yüzde 4'üne sahipken, en zengin
yüzde 10'luk azınlık toplumsal varsıllığın yüzde 47'sini elinde bulunduruyor.
Yine AB'nin ekonomik olarak en gelişkin ülkelerinin başında gelen Almanya'da
pasaportlu 548 bin yabancı işçiden 175 binini Türkler oluşturuyor. Yani her üç
yabancı işçiden birisi Türkiyeli. (1)
2005 kayıtlarına göre Almanya'da işsiz sayısı 5 milyonu aşmış durumda. Bu sayıya
meslek edindirme kurslarını da eklersek sayı 6,5 milyona ulaşıyor. (2)
Resmi rakamlara göre Batı Avrupa'da işsiz sayısı 18 milyonu geçmiş. bu da demek
oluyor ki çalışabilir nüfusun yüzde 10'u işsiz durumda.
AB ülkeleri resmi olarak Euro'ya geçtikten sonra da çalışanların ücretinde
azalmalar yaşanıyor. Bu azalma oranı Almanya'da yüzde 15'lere varıyor. Bu da
demek oluyor ki, çalışanlar yüzde 15 oranında bir gelir kaybına uğramışlar.
AB üyesi Finlandiya'da da sosyal güvenlik hakları budandığı ve işsizlere yapılan
yardım düşürüldüğü için yüz binlerce kişi yoksullar ordusuna katıldı. Bunlar
yardım kuruluşlarından ve belediyelerin dağıttığı yiyeceklerden alabilmek için
kuyruklara doluşuyorlar. 5,2 milyon nüfusu olan Finlandiya'da AB kriterlerine
göre 560 bin yoksul bulunuyor.
AB üyesi ülkelerde sendikaların üyesi her geçen gün biraz daha azalıyor. Sınıf
ve kitle sendikacılığını bırakan sendikalar işçilerin gözünde giderek anlamını
yitiriyor ve işçiler sendikalara üye olmak için özel bir çaba harcamıyorlar.
ICFTU'nun raporuna göre, AB ülkelerinde sendikal, sosyal haklar düzeyi ILO
sözleşmelerinin çok gerisinde olduğu gibi ILO sözleşmeleri kapsamında ağır hak
ihlalleri yaşanıyor. AB'ye yeni giren ülkelerde ise bu durum çok daha kötü.
Kazanılan haklar sürekli olarak yitirilmekle kalmıyor, çalışma saatleri de üye
ülkelerde 10 saatten 12 saate kadar uzatılırken, fazla mesai ücreti düşürülüyor,
işten atılma riski artıyor, çalışma koşulları ağırlaşıyor.
AB üyeliğine geçişle birlikte planlı sosyalist ekonomiden serbest piyasa
ekonomisine geçen Estonya'da sendikalı işçi oranı yüzde 90'lardan bir anda yüzde
15'lere iniveriyor. İşsizlik oranı ise en üst seviyelere çıkarak yüzde 20'leri
buluyor. AB 1,4 milyon nüfuslu bu küçük ülkeye büyük yatırımlarda bulunmasına
karşın zengin-yoksul arasındaki uçurum 104 kat artarak akıllara durgunluk
veriyor. Estonya'da AB kaynaklı yatırımların neredeyse hemen tamamı başkent
çevresinde yapıldığı için bölgeler arası uçurum da giderek büyüyor. Yatırım
yapan AB tekelleri ise ücretlerin asgari düzeyde kalması için ayak diriyor.
Estonya'da iş güvenlik reformu ile yasa değişiklikleri yapılmış ve sağlık
hizmetlerinden yararlanma dahil işçiler pek çok hak kaybına uğramışlardır.
İşte AB'nin içinde bulunduğu durum. AB'yi sosyal olmakla değerlendirip öve öve
bitiremeyenlerin gözlerine perde indiği için söyledikleri ve yazdıklarının
gerçekle bir alakası yok.
AB ÜLKELERİNDE DEMOKRASİ VE ÖZGÜRLÜK
AB dendi mi insanların aklına özgürlük ve demokrasi geliyor. Bu doğru mu?
Gerçekten de AB ülkelerinde özgürlük ve demokrasi söylendiği gibi yaşam buluyor
mu yoksa her şey koskoca bir yalandan mı ibaret?
Çağdaşlık denildi mi Batıyı adres gösterenler hiç yılmıyorlar. Dünya halklarının
ABD emperyalistlerine duydukları nefretinde ayırdında olan bu kimseler Batı'nın
artık savaş istemediğini ileri sürerek AB ile ABD arasındaki bu farka işaret
ediyorlar. Yani gerçeklere gözlerini kapatarak doğru söylediklerini sanıyorlar.
Oysa; gerçekler Türkiye geniş emekçi yığınlarını yönlendirmeye kalkanların
söyledikleriyle hiç mi hiç örtüşmüyor. Türkiye'nin adı geçti mi akıllarına
militarizm gelen AB politikacıları kendi ülkelerinde yapılan anketlere bakıp
rakamların dilini anlamayı bile düşünmüyorlar.
Avrupa'da -Eurobarometer'in anket sonuçlarına göre- 'en güvenilir kurum'
sıralamasında yüzde 69'la Ordu başta geliyor. Parlementoya duyulan güven ise
yüzde 38'de kalıyor.
2003 yılında AB üyesi ülkelerin resmi verilerine göre, 28,3 milyar Euro'luk
silah satışı yapılmış. Bu satış yine AB saptamalarına göre 8,3'ü AB'nin kendi
içinde, yüzde 8,4'ü Ortadoğu ülkelerine satılmış. Bu satışta Fransa 13 milyar
613 milyon Euro ile başı çekerken, onu 4 milyar 864 milyon Euro ile Almanya, 4
milyar 488 milyon Euro ile İngiltere, 1 milyar 150 milyon Euro ile Hollanda, 1
milyar 282 milyon Euro ile İtalya, 977 milyon Euro ile İsveç, 666 milyon Euro
ile Belçika izlemiş.
Şimdi bu rakamlara bakarak militarizm, demokratik hak ve özgürlükleri bir kez
daha, daha da maddileşmiş olarak düşünebiliriz.
Emperyalist AB yöneticilerinin konuşmaları dikkat çekmiyor olabilir mi? Sürekli
olarak yoksul ülkelerin halklarını aşağılamıyorlar mı? Kendi ülkelerinde yaşayan
göçmen işçiler ve yabancılarla ilgili konuşmaları, onların sorunlarına
yaklaşımları ve saldırganlıklarını acaba demokrasi ve özgürlükler açısından
doğru okuyabiliyor muyuz. Ya AB ülkelerinde Müslümanlara karşı salt
kapitalist-emperyalist sistemin çirkin yüzünü gizlemek amacıyla oluşturulan
düşmanlığa ne buyrulur? Etnik ve inanç bakımından farklılıklara duyarlı tutum
gösterdiği "sanılan" AB, gerçekler kendilerini ilgilendirdiğinde gerçekten
öyleler mi? Kürt sorununda AB'nin duyarlılığına iman edip bel bağlayanlar
gerçekte emperyalist AB'nin niyetinin ayırdındalar mı, yoksa kendilerini o
niyetlerin gönüllü ortağı mı görmektedirler?
Her fırsatta ülkemizle ilgili duyarlılıklar ortaya koyan Fransa, Fransa'da
kendilerini 1,2 milyon Alzas'lı, 900 bin Breton, 300 bin Loren'li 300 bin
Katalan, 200 bin Korsika'lı, 200 bin Flaman ve 1000-200 bin arası Bask görmesine
karşın, bunların hiçbirisini azınlık olarak görmüyor.
Yine Yunanistan'ın başta Makedonlular olmak üzere Türkler, Bulgarlar vb.
halkları azınlık kabul etmediği gibi bunlara ait her türlü kültürel oluşum ve
örgütlenmelere de olanak tanımıyor.
Örnekleri çoğaltabiliriz. İşte, hoşgörü, çoğulculuk, çok kültürlülük vb.
sözlerine şapka çıkaranlar bunların gerçekte AB ülkelerinde sanal şeyler
olduklarını gördüklerinde de AB'nin demokrasisi, demokratik hak ve özgürlükleri
üzerine de özgülerini sürdürebilecekler mi göreceğiz.
Ülkemizde çalışmaları için çağrılan işçilerin sıkıp suyunu çıkaran, kanını emen,
sermaye erkleri iş işçilerin her türlü sorununun çözümüne gelince geçiştirilmeye
çalışılıyor. Yabancı işçilerin sorunlarının doğru anlaşılıp çözülmesi
gerekirken, yönetimler ırkçı yaklaşımlara girerek, sorunların kültürel
farklıklardan doğduğu yalanına sarılmayı kendileri açısından daha kolay
olacağını düşünüyor ve sabır çatlatan yollara başvuruyorlar.
Avrupa'da başlatılan 'yabancıların uyumu' ile ilgili konuşan Almanya eski
başbakanlarında sosyal demokrat Helmut Schmidt. "Türk işçilerin Almanya'ya kabul
edilmeleri bir hataydı" diyor, çok kültürlülüğün demokratik rejimlerle değil
otoriter rejimlerde işleyebildiğini belirtiyor. Bu görüşler ırkçılık ve
demokrasi düşmanlığının vardığı boyutlar açısından ürkütücü değil mi? "Avrupa
Irkçılık ve Yabancı Düşmanlığı İzleme Merkezi"nce yayımlanan bir raporda, AB
içinde çok kültürlü topluma karşı direnişin arttığına vurgu yapılıyor ve bu
direnişin Yunanistan'da yüzde 80'i aştığı söyleniyor. Aynı raporda Türkiye'de bu
oran yüzde 21,3 olarak veriliyor.
AB üyesi Almanya 600 yıldır birlikte yaşadığı Yahudileri, Romanları ve Sintileri
azınlık olarak görmüyor.
İngiltere'de Oakington Göçmen Merkezi'nde görevlilerin mültecilere karşı ırkçı
şiddet uyguladıklarını gösteren çekimler yapılmış. Bu merkezde 1690 kişi
bulunuyor, bunların 130'u ise Türk. Görevliler bu tutumlarından utanacakları
yerde övünüyorlar.
Avusturya da yaşanan ırkçılığı ise "Avusturya, Avrupa Konseyi'nin Irkçılık ve
Hoşgörüsüzlükle Mücadele Komisyonu" (EGRI) değerlendiriyor ve ırkçılığın belli
gruplara özgü olmadığını halka mal olduğunu vurgulayan ağır eleştiriler yapıyor.
Hollanda ise aynı kervana katılıyor ve binlerce sığınmacıyı sınır dışı ediyor.
(26 bin kişi)
Şimdi çeşitli nedenlerle Türkiye'yi içine almamayı savunan AB ülkelerinde
trajikomik olaylar yaşanıyor. Müslümanlar inançları nedeniyle peşin peşin
terörist sayılmakla kalmıyor, keyfi saldırılara da uğruyor. 2001-2003 yılları
arasında İngiltere'de sokakta saldırıya uğrayan Asyalı'ların oranı yüzde 302
artıyor.
YOKSA AB ÜLKELERİ BİRER POLİS
DEVLETİ Mİ?
AB ülkelerinde birden bire terörle ilgili yasalar çıkarılmaya başlandı.
İngiltere, AB'de telefon ve e-posta iletişiminin isterken, İtalya terörle
savaşım paketini açıklayarak yargısız ve süresiz gözaltına alınmayı uygulamaya
sokuyor.
Olaylara ve olgulara baktığımız zaman AB ülkelerinde bir hezeyan yaşandığına
tanık oluyoruz. Bütün bunlar kapitalist sistemin içine düştüğü bunalımlardan
bağımsız olarak ele alınamaz. Emperyalist AB bunalımlarına çare bulamıyor.
Sorunları hak ve özgürlükler çerçevesinde çözeceği yerde doğası gereği baskılara
yöneliyor. Yani devreye polisiye tedbirler sokuyor. Avrupa'da yakın geçmişte
yaşanan faşizmi o kadar unutmuş olamayız. Hem sonra AB ülkelerinde sürekli
olarak sağa kayan toplumun da sağlıklılık işareti olduğunu kim söyleyebilir.
Günümüzde klasik faşist yöntemlerin uygulanma şansı bulunmadığına göre, onun
yerine neo-liberal faşizan uygulamalar devrededir demek olasıdır.
Faşizm ile ilgili bilinen tanımlardan farklı olarak François Châtelet, "Faşist
Devlet Liberal Devlet'in özel bir biçimidir... Faşist Devlet, yalnızca kendi
özüne indirgenmiş Liberal Devlettir..." diyor. (3)
Küresel emperyalizmin bugün politikalarını hiçbir karşı çıkışa uğramadan
uygulaması olası mıdır? Değilse, bunun sonucu olarak küresel faşizm gündeme
gelemez mi?
Sonuçlar ortada, AB'nin durumu mercek altına alındığında; hak ve özgürlüklerin
rafa kaldırıldığı durumdan yola çıkarak bir polis devletine işaret etsek
haksızlık mı yapmış oluruz.
Emperyalist-kapitalist sistem dünyayı avucunun içine almak istiyor. İşini
kolaylaştırmak için yazılan senaryo Yeni Dünya Düzeni (YDD) uyduruk senaryolarla
sömürü istemini dikensiz gül bahçesine girmişçesine sürdürmeyi umuyor. Ama
olmuyor. Kimi yerde cılız, kimi yerde güçlü dirençlerle karşılaşıyor ama
kesinlikle karşılaşıyor. Bu dirençlerin kırılması propaganda ile gözden
düşürülmesi gerekiyor. İşte bu yüzden küreselciler karşılarındaki güçlere
kolaylıkla "terörist" diyorlar.
İngiltere iç istihbarat örgütü Military İntelligancesin kadın başkanı Elizabeth
Manningham-Buller, terörle savaşın ve halkın terörden zarar görmemesini bir
bedeli olacağını, bunun da özgürlüklerden ödün vermeden olamayacağını söylüyor.
İngiltere, terörü teşvik edenlerin ya da övenlerin vatan hainliği ile
suçlanacağını belirterek yasal düzenlemelere gidiyor.
Blair'in ağzından Avrupa İnsan hakları yasasının gerekirse değiştirilip sınır
dışı işlemlerinin kolaylaştırılacağı yönünde sözle duyuyoruz. Arkasından da
sınırdışı edilenler, sokakta durup dururken arkasından vurulan yabancı uyruklu
elektrikçi.
Müslümanların ve şüpheli kişilerin polise bildirilmesini isteyen zorlama.
Sonrasındaysa başta Londra olmak üzere İngiltere'nin büyük kentlerinde
başlatılan insan avı...
Terör yasaları ile ilgili İngiltere'nin attığı adımı birçok Avrupa ülkesi
izliyor. Çıkarılan yasalarla insanlığın bugüne kadar elde ettiği kazanımlar bir
anda ellerinden alınıp onlara "buraya kadar" denilerek neo-liberal sermaye
düzeninin çerçevesi çiziliveriyor. Ne var ki, bu çerçevenin içinde insan hakları
yok, haklar ve özgürlükler yok. Bir tek sermayenin tarihinden bildiğimiz baskı
var, zulüm var, kabaca hakların çiğnenmesi var.
11 Eylül 2001 ABD'nin ikiz kulelerinin ve Pentagonun vurulmasının tarihidir.
Yaşanılanlar El Kaide'nin üstüne yıkılsa da işin pek çok karanlık yanı var.
Usame Bin Ladin'i biraz araştırdığınız zaman CIA'nın tozlu dosyaları dile
geliyor. Dünyanın her tarafında gerçek terör denilecek ne kadar suç işlenmişse
hemen hepsinin altında ABD emperyalistleri çıkıyor.
O ABD yönetimleri ki, kendi halkını kapitalist değerlerle muma çevirmiş. Tüketim
toplumuna dönüşen toplumun bireyleri alışveriş delisi olup çıkmışlar. Amerikan
toplumunun büyük bir bölümünün yaşama tutunmak için bağları kalmamış. Yaşamın o
eşsiz güzelliği kapitalizmin baskılaması sonucu akıllarından uçup gitmiş. Geriye
onları var olduklarına inandıran bir şeyleri alabilme gücü kalmış. Bu nedenle
Amerikan toplumu sürekli bir şeyler alabilmek ve acılarını dindirebilmek için
dev alışveriş mağazalarına koşuyorlar. Çünkü ne kadar çok şeyi alabilir,
tüketebilir ve birşeylerin sahibi olabilirlerse o kadar varlar.
ABD'ye sürekli düşman gerekliydi. Düşman SSCB yıkılmadan önce Komünizmdi. Bu
yüzden ABD halkı komünizmle korkutuldu. ABD ve bütün kapitalist ülkeler
düşmansız yapamazlar. Tek kutuplu hale gelen dünyamızda önce ABD halkı hem daha
çok terör manyağı haline getirildiler, arkasından da AB ülkeleri halkları.
İşte bu yüzden AB ülkelerinde neo-liberal sağa kayış sürekli olarak artıyor.
İşte bu yüzden insan hakları düşüncesi sorgulanıp rafa kaldırılmak isteniyor.
Özgürlükler kullanılmasın ki, neo-liberal sistem astığı astık kestiği kestik bir
saltanat sürebilsin, yabancı olarak tanımlananlar kolaylıkl sınır dışı
edilebilsin. 15 Kasım 2006 tarihli gazetelerin birçoğu kocası ve çocukları
Danimarka'da bulunan felçli bir kadının değil tedavisinin yaptırılması Danimarka
makamlarınca sınırdışı edilmesine karar verilmişti.
Görmek istenilen şey, görülebilecek yerden bakıldığında olasıdır. AB'nin
içyüzünü görmek isteyenlere bunu söylüyoruz. "Bakış açınızı değiştirin" diyoruz.
Eğer bunu yaparsanız işte orada AB'nin emperyalist-kapitalist neo-liberal
sisteminde geniş halk yığınları, hele de bizim gibi ülkeler için hak ve
özgürlüklerin kırıntısını bile bulamayacaksınız...
AB'YE HAYIR DEMEKLE KAPİTALİZME
HAYIR DEMEK AYNI ŞEYDİR
Sermaye güçlerinin AB'ye girmek için çaba harcıyor olmasını anlamak olasıdır.
Ancak bir dönemin devrimcileri devrim yapılamayacağını anlamış olacaklar ki,
burjuva demokrasisiyle yetinmeyi hüner sayan açıklamalar, savunmalar yapıyorlar.
Kimileri görüşlerini yarım ağız dile getirirken kimileri de açıktan açığa
savunmaya yelteniyor. Oysa ne ABD emperyalistlerinin Afganistan'a, Irak'a
demokrasi getirmesi söz konusu olabilir ne de AB'nin ülkemize demokrasi
getirerek ülkemizin daha demokratik bir ülke olmasını sağlama yetisi vardır.
Dahası bu kapitalizmin doğasına aykırıdır.
AB'nin Türkiye'den istediklerine bir bakarsak ne söylediğimizin açıkça
anlaşılacağını söylüyoruz. AB Ekonomi Masa'sından Dirk Verbeken, Türkiye'nin
AB'ye girmesi için daha fazla tasarruf yapmasını, daha fazla yabancı sermaye
çekmesini istiyor olması ne anlama gelmektedir? Bu isteğin doğru okunması; daha
fazla liberalleşme daha az sosyal devlettir. Yani serbest piyasa ekonomisi
denilen daha fazla vurgun ve baskının sineye çekilmesidir.
AB'ye girerek bolluk ve bereket bulacaklarını sanan safdiller de var. Bunlara
kapitalizmin ne olup ne olmadığını öğrenmelerini öğütlüyoruz.
AB'ye "evet" diyenlerin YDD’ ye evet dediklerini söylüyoruz. Çünkü; YDD ABD'nin
olduğu kadar AB'nin de kötülük çiçeğidir.
AB yanlılarına sesleniyor ve diyoruz ki;
- AB'ye hayır demekle kapitalizme hayır demek aynı şeydir.
Nefesi tükenenlerin dünyayı değiştirmek diye bir iddiaları kalmamış olması
anlaşılmayacak bir şey değildir. Ama biz dünyayı değiştirmek düşünden anlık bile
olsa vazgeçmiş değiliz.
ÇÜNKÜ SOSYALİSTİZ.
Çünkü kapitalizmin insanlığın düşmanı olduğunu biliyoruz.
Çünkü küresek emperyalizmi biliyoruz.
Çünkü ABD emperyalizmini biliyoruz.
AB'yi biliyoruz.
1- Cumhuriyet Gazetesi, 23 Ocak 2005, O.CUTSOY
2- Cumhuriyet Gazetesi, 9 Şubat 2005, Neo Nazi Sevinci
3- "Liberal Denen Devletle Faşist Devlet Arasındaki İlişkiler Üstüne
varsayımlar", François Châtelet
SAYFA BAŞI
GİRİŞ SAYFASI
ANA SAYFA |