|
AB’Yİ TANIYALIM Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) 1958’de kuruldu. Kuruluşunun hemen ertesinde 1959’da tam üyelik için başvuran Türkiye, o günden bu güne Avrupa kapılarını aşındırmakta, aşağılanmalara karşın Türkiye işbirlikçilerince AB’ye girmek için ülke kamuoyu’na kandırılarak AB lehine yoğun bir propaganda yapılmaktadır. Oysa AB’nin her anlamda güçlü üç beş ülkesinin dışında diğer üyeler, güçlülerce yönetilecek ve sömürüleceklerdir. AB ile ilgili olarak, Türkiye geniş emekçi yığınları gerektiği gibi bilgi donanımından yoksundur. Salt bu yüzden AB geniş emekçi yığınlardan hak ettiği tepkiyi görmemekte, bundan yüreklenen gelmiş geçmiş hükümetler ve özellikle AKP hükümeti AB şampiyonluğu yapmışlardır, yapmaya da devam etmektedirler. Dolayısı ile AB’ye katılan sorunlu ülkeler, neo-liberal ekonomik sistemin giderilmeyen bunalımlarını ister istemez daha da ağırlaştıracaklardır. 1951’de Fransa ile Almanya arasında Çelik-Kömür Birliği’nin kurulmasıyla atılan adım, birlik ve hedef amaçlarını genişlettikten sonra 1958’de Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET); 1979’da Avrupa Para Birliği (ECU) ve Avrupa Parlamentosu için ilk doğrudan seçimleri gündeme getirilen, 1986’da Roma Anlaşması ile tek bir iç pazar için ileri adımlar attırılan; 1992’de Maastrieht Anlaşması ile AB adını alan; 1999 ortak para birimi euro’yu ilan eden; 2000’de Avrupa Temel Haklar Sözleşmesi; 2001’de Nizza anlaşması; 2002’de Avrupa Anayasası geçerli kılınan AB’yi kısaca tanımlarsak: Tekelci kapitalist ve emperyalist,Hıristiyan,ırkçı,sömürgeci,Avrupa merkezli bir oluşum olarak tanımlayabiliriz. SSCB’nin yıkılışının arkasından ABD tek küresel emperyalist güç olarak ortaya çıkmıştır. AB bir dünya gücü olarak ortaya çıkma ve rakip bir blok olarak ortaya çıkma ortaklığıdır. Portekiz Komünist Partisi 26-28 Kasım 2004 tarihinde Lizbon’da 17. Genel Kurulu’nu gerçekleştirmiş ve ‘’ AB: Avrupa Anayasası, Avrupalı büyük güçlerin egemenliği ve yönetimi altında federal bir Avrupa Birliği yaratmaya yöneliktir. Bu, Avrupa büyük sermaye adına üstlenilmiş bir proje olup, AB’yi siyasi ve askeri bir bloğa dönüştürmeyi amaçlar. Bu blok bazılarınca ABD’ye rakip, bazılarınca NATO’nun Avrupa’daki ayağı olarak görülse de sonuncu olarak ABD emperyalizminin yardımcı kolu olarak hareket etmeye yönelecektir. Bu gelişmeler, tüm süreci şekillendiren ve birbirinden ayrılmaz üç ilkeye dayanır: Federalizm, neo-liberalizm ve militarizm. Avrupa işçileri ve halkları için bunlar sadece sosyal ve medeni haklarda gerileme, eşitsizliklerin derinleşmesi, ülkeler ve bölgeler arası asimetrilerin çoğalması ve bizimki gibi küçük, daha az gelişmiş ülkeler açısından daha fazla bağımlılık anlamına gelir.’’. (a) görüşünü Genel Kurul kararı haline getirmiştir. PKP’nin Genel Kurul kararı da gösteriyor ki, başında iki ülkenin ekonomik anlaşması olarak doğan ve daha sonra AB adını alan bu güç, Avrupa’nın dünyada yitirdiği gücü yeniden kazanmak isteyen tutucuların,ırkçıların,sömürgecilerin birliğidir. AB, bugün Avrupa’nın sosyal,kültürel ve ekonomik bütünleşmesini öncelikli olarak gündemine almış ve kurumsallaşmasını sağlamlaştırmak için önemli adımlar atmıştır. Birlikte Hıristiyan inancı başat konumdadır. Avrupa Topluluğu’nun oluşturulmasının daha başında kiliseler önemli roller üstlenmişlerdir.1970’de Vatikan, Avrupa topluluklarıyla diplomatik ilişkiler kurmuş, 1996’da Vatikan AT’de diplomatik alanda temsil edilmeye başlanmıştır. Üye ülkelerin kiliseleri de oluşturdukları bürolarda AT’nin politikalarını yakından izleyerek etkilemeye çalışmışlardır. Katolik, Protestan ve Ortodoks kiliseleri, 1980 Martın’da Avrupa Toplulukları Piskoposları Konferansı Komisyonu ‘’COMECE’’ yi yaşama geçirerek, AT politikalarının oluşturulmasında ara birim görevini üstlenmişlerdir. Diğer Hıristiyanlık kiliseleri de kendi bürolarını kurmuşlardır. Ekümenlik Patriklik (İstanbul Patrikhanesi) ise 1995’de AT ile eşgüdümü gerçekleştirmeye yönelik bürolar kurmuşlardır. Bu bürolar eylemli olarak Avrupa yapılanmasında görevler üstlenmişlerdir. COMECE, 14 piskoposun oluşturduğu konferansın komisyonudur. Bürüksel’deki aracı temsilciliğiyle de Vatikan çalışmalarını üst düzeyde sürdürmektedir. Katolik düşüncesi Avrupa’nın, ekonomik,politik,sosyal ve kültürel alanlarında etkin bir görüş alışverişi oluşturmuştur. Amsterdam anlaşmalarının gerçekleşmesiyle birlikte anlaşmaya kilisenin de eklenmesi kabul edilmiştir. Kilise, böylelikle AT kuruluşlarında etkin olarak rol üstlenmiştir. Bu ortak Avrupa kültürüdür. Bir başka deyişle Kilise-AB bağlarının açıkça dışa vurumudur. 1995 yılında AB’ye Almanya,Fransa,Belçika,Hollanda,İtalya,İspanya,Portekiz, İngiltere,İsveç,Danimarka,Yunanistan,İrlanda,Avusturya,Finlandiya,İskoçya gibi ülkeler üye olmasına karşın bayrağında 12 yıldız bulunmamaktadır. Daha sonra üye sayısı Polonya,Macaristan,Malta,Slovakya,Lihanya,Romanya,Bulgaristan,Kıbrıs Rum Kesimi’nin eklenmesine karşın durumda bir değişiklik olmamış yıldız sayısı 12 olarak kalmıştır. 12 yıldız İncil’den esinlenerek bayrağa yerleştirilmiştir. İncil’in BAB 12:’…gökte olağan üstü bir belirti, güneşe sarılmış bir kadın göründü. Ay ayalarının altında idi ve başında 12 yıldızdan oluşmuş bir taç vardı’. Katolik Kilisesi 1309’da Avrupa’yı ‘güneşe sarılan ve başında 12 yıldız olan Meryem Ana’ya adamıştır. Şu andaki renkleriyle AB bayrağı Malta’da bir kilisenin duvarında resmedilmiş olarak durmaktadır. Peki 28 Kasım 2002’de Avrupa Anayasası’nı Lahey’de resmi konferansta tartışan Hollanda İçişleri Bakanı ve Denizaşırı Topraklarla İlişkiler Bakanı Johan Ramkes’in Avrupa’nın kendilerine Atina demokrasisinin, Roma Hukukunun ve Hıristiyan Caritası'nın mirasıdır, demesine ne buyurulur? ( Caritas: İnsanı tanrı ve tanrı yaratığı hemcinslerine karşı duyduğu doğaüstü sevgi için kullanılır Latince). Öte yandan Avrupa Birliği’ni sınıfsal olarak ele alırsak varacağımız sonuçlarda oldukça ilginçtir. Sınıfsal Anlayış Maastrich kriterlerinde ve AB Anayasası’nda resmen; serbest piyasa ekonomisi tek sosyoekonomik sistem olarak ilan edilmiştir. AB 2020 yılına kadar dünyanın en yarışmacı ekonomisi olmayı önüne koymuştur. Bunun için, AB sosyal Avrupa’yı ortadan kaldırarak neo-liberalizmin tek seçenek olarak uygulanmasıyla varılacak sonuçlardır ki, burada her türlü toplumsal sosyalist muhalefetin baskısından kurtulmak amaçlanmaktadır. Avrupa Anakarası’nı bir bütün olarak göremeyiz. Özünde inişli çıkışlı da olsa sayısız çelişkiyi barındırmaktadır. Sınıflar savaşımı bu anakarada da sürmektedir. AB, egemen olma savaşımında uzunca bir süredir yönlendiriciliğini yitirmiş olmasından kaynaklı emperyalist bir odak yaratmak amacıyla politik-ekonomik ve sosyal bir güç yaratma girişimidir. Türkiye’nin AB kapılarında aşağılanmasına karşın, işbirlikçi sermaye güçlerince doğru dürüst bir tepki konulmaksızın bekletilmesinin nedenini bilmiyor değiliz. Yukarıdaki değindiğimiz konular dikkate alındığında AB’nin Türkiye’yi tam üye olarak almak istemediği açıktır. Ancak; AB, bir şekilde Türkiye’den de vazgeçmek istememektedir. Türkiye bir NATO üyesidir. AB’de bağımsız bir AB ordusu oluşturmayı düşünmektedir. Bu yüzden de Türkiye’nin yitirilmemesi onlar için önemlidir. AB’nin Kopenhang kriterleri çerçevesinde düşünülmesinin de özellikle Türkiye açısından kazandıracağı bir şey yoktur. AB, liberal-demokratik bir hukuksal ve kapitalist işleyişini düzene koyan bir olgudur. Dolayısıyla bu işleyişi insani bulmanın olanağı yoktur. Bir başka deyişle sınıflar üstü bir oluşum değildir. Kopenhang kriterleri açlık ve yoksulluğu ‘’insan hakları’’ kapsamında görmemektedir. 2010 yılına kadar dünyanın en yarışmacı ekonomisini yaratmayı düşünen AB, bir şekilde de Türkiye’yi ‘’özel statü’’ benzeri bir anlayışla yakınında tutmak istemektedir. Her ne şekilde olursa olsun AB; Türkiye’yi kendi isteklerine boyun eğdirerek neo-liberal ekonomik işleyişin içinde tutarak piyasa ekonomisinin kurallarını yerine getirme adı altında özelleştirmelerin sürdüğü, her türlü ekonomik, demokratik hak ve özgürlüklerin rafa kaldırıldığı ve Türkiye’nin ekonomik olanaklarının yabancıların eline geçtiği bir çöle çevirmek istemektedir. Özetle; AB, emekçilerin değil, sermaye güçlerinin çıkarlarını savunmaktadır.2. Paylaşım Savaşı sonrası Sosyalist Sistem’in dayatmasıyla kapitalist dünyanın emekçilere tanıdığı her türlü haklar da birer birer ellerinden alınmaya başlamıştır ve alınacaktır da … AB YIĞINLARA YANLIŞ ANLATILMAKTADIR Halkımızın, AB’ye girmek denilince aklına; güvenç düzeyinin artacağı, sosyal güvenlik sisteminin düzeleceği, serbest dolaşım hakkı elde ederek iş bulma şansı elde edeceği gelmektedir. Kısaca insanca yaşayacağı bir ortam elde edeceğini düşünmektedir. Artık hem halkımızın yanlış bilgilendirilmesinin önünü kesmek hem de AB’yi emekçi halkımızın gözünde olduğundan farklı göstermeye kalkışan her kim olurlarsa olsunlar yalanlarını bir bir yüzlerine vurmak sosyalistler açısından büyük önem kazanmıştır. Kabaca bakıldığında bile; AB ülkelerinde sosyal hakların yok edildiğini, issizlik ve yoksulluğun arttığını görmek olasıdır. Bu konuda AB’nin her anlamda en gelişkin bir üyesi konumunda olan Almanya’ya bakmak bile yeterlidir. Federal Hükümet tarafından yayınlanan ‘’Zenginlik ve Yoksulluk Raporu’’na göre oran sürekli olarak artmış ve 1998’de %12.1 iken 2003’te 13,5’e çıkmış ve ülkede yoksulluk sınırının altında yaşayanların sayısı 11 milyonu bulmuştur. İşsizlik sürekli olarak artmaktadır. Bir zamanlar Doğu Almanya’yı sürekli dillerine dolayanların mumu sönmüştür. Batı Almanya’nın sanayinin en gelişkin olduğu kentlerinin viraneye dönmesiyle katı gerçekler su yüzüne çıkmış bulunmaktadır. EMEKÇİLER AÇISINDAN AB İŞ ve EKMEK DEMEK DEĞİLDİR AB, kendi içinde önemli ekonomik sorunlar yaşamaktadır. Küreselleşmenin getirdiği sonuçlar ‘’Sosyal Avrupa Modeli’’ ni paramparça etmiştir. Bu konuda Almanya’dan vereceğimiz örnekler oldukça çarpıcı olacaktır. Almanya kimilerine göre bir bunalım içine düşmüştür. Bunalımdan etkilenen göçmen işçilerin başında Türkler gelmektedir. Türklerin her 3 yabancı işsizden birini oluşturması nedeniyle bu sayı 175 bindir. Genel anlamda Almanya’da issizlik oranı sürekli olarak yükselmektedir. 1965’te 500 bin olan işsiz sayısı 2005’te 5 milyonu geçmiştir. AB’yi ülkemizde adeta tek çıkış yolu olarak göstermeye kalkışan başta işbirlikçi sermaye güçleri olmak üzere sendikalar, dernekler ya da tek tek kişiler açıkça yalan söyleyerek neo-liberal piyasa ekonomisini savunmaktadırlar. Bu yalan dolmalarını yutmamak ve egemenlerin karşısına dikilmek zamanıdır. Yunan Komünist Partisi üyesi Yorgo Tusas aynı zamanda Avrupa Parlamentosu da üyesidir. Tusas, Yunanistan’daki gerçekleri göz önünde bulundurarak Türkiye’nin AB’ye girmesi ile birlikte halkın yaşam düzeyinin yükselmeyeceğini söylüyor. Tusas’a göre bu durum tüm üye ülkeler için de geçerlidir. Buradan da anlaşılıyor ki AB demek geniş halk yığınları açısından iş ve ekmek demek değil, aksine daha fazla işsizlik ve hak kaybıdır. DEMOKRASİ YALAN ÖZGÜRLÜK DÜŞ AB’yi bir uygarlık projesi olarak görenler az değildir. Bu konuda kimi Cumhuriyet gazetesi yazarları da halkımıza yalan ileti sunmaktadırlar. Neo-liberal rekabetçi piyasa ekonomisinin egemen olduğu bir yerde ne bütün ırklara,uluslara,kültürlere ne de dillere olabildiğince serpilip gelişme şansı söz konusu değildir. Ülkelerin ulusal varlıklarının korunarak yapılan yardımlarla ekonomik gelişmelerin sağlanması ve aradaki farkın giderilmesi de amaçlanmamaktadır. Bir ülkenin her anlamda yeteneklerini kullanarak bilimi,teknolojiyi,sanat ve kültürü,felsefe ve düşünce yaşamını geliştirmesi için de AB’nin bir yararı olmayacağı gibi tersine etkileri olacağı her anlamda görülecektir. Bazıları AB’yi, ABD gibi savaşı körükleyici değil engelleyici ve barışçı olarak değerlendirirlerken de yanılmaktadırlar. Emperyalist bir odağın doğru tanımını yapmakta yanılanlar gerçek yaşamda olup bitenlere bakarak da gerçekleri göremiyorlarsa bu gibiler için söylenecek çok şey var demektir. Neo-liberal sistem bir yandan yalan demokrasi ile kafaları kireçlendirmeye çalışırlarken diğer yandan da sürekli olarak özgürlükleri ortadan kaldırarak maddi gerçeklik olmaktan çıkarmakta düşsel propaganda ile yığınları yönetmeye çalışmaktadırlar. AB ülkeleri her geçen gün silahlanmaya daha da fazla pay ayırmakta ve silah satışında büyük vurgunlar vurmaktadırlar. Demokrasi, özgürlük ve barış sözcükleri gerçekte kapitalist sistemin doğasıyla örtüştürülemez. Örtüştürülse bile sözü edilen anlayışların geniş emekçi halk yığınları açısından bir anlamı olamaz. Bir avuç sermayenin çıkarını milyonların çıkarıymış gibi görenlerin ve gösterenlerin ezberini sosyalistlerin bozması ve ipliğini pazara çıkarması gerekir. TÜRKİYE’NİN AB’YE GİRMESİYLE İLGİLİ KİM NE SÖYLEDİ Söylenenlere bakılırsa AB, Türkiye’yi içine almak istemiyor. Daha çok AB çıkarına olarak Türkiye ‘’ayrıcalıklı ortaklık’’ adı altında kullanılmak üzere kapının eşiğinde bırakılmak isteniyor. Ramon Perezmaura,’’Herkes Türkiye’yi AB’ye almamız gerektiğini söylüyor, ancak bunu engellemek için bahaneler aramaktan da geri durmuyor.’’diyor. Fransa’da UMP lideri Nicolas Sarkozy ise; Türkiye’nin AB ile bütünleşmesi için jeo-stratejik bir durum olmadığını belirterek, Avrupa’nın coğrafi sınırları olduğuna, Türkiye’nin bu sınırlar içinde yer almadığına vurgu yapıyor. Türkiye’nin Avrupa Anayasa’sının öngördüğü ‘’imtiyazlı ortaklık’’la yetinmesi gerektiğinin altını çiziyor. The Economist, Türkiye’ye müzakere tarihi verilmesini ise, AB’nin sınırlarının Suriye,İran ve Irak’a dayandığı şeklinde bir yorum getirmişti. Buradan da anlaşılıyor ki; AB Türkiye’yi kendisi ile Ortadoğu arasında ekonomik çıkarlarının gereği bir köprü olarak ya da bir piyon olarak görmektedir. Yine Avrupa’nın gözünde önemli bir pazar ve askeri gücünden yararlanılması gereken bir güçtür hepsi o kadar. 1995 yılında imzalanan Avrupa Gümrük Birliği ise Türkiye’nin tam bir sömürgeleştirilmesidir ve o günden bu güne Türkiye’nin zararı 200 milyar dolara yakındır. Tam üyelik yerine ‘’özel statülü ortaklık’’ın önerilmesi Avrupa Gümrük Birliği’nin devam etmesi için öngörülmektedir. Türkiye’nin bu durumda AB’ye girmesi, tekelci sermaye açısından bir soluklanma getirse de, özellikle işçiler,emekçiler ve tarım kesimi çalışanları için bir yok oluşla karşı karşıya geliştir. AB’nin tarım politikasının Fransa ve İtalya için ayrıcalıklar taşıması ötekileri içinse aleyhte bir durumdur. Tarım ve Köyişleri Bakanlığı’nın AB’ye uyum konusunda söz ettiği dar boğazlar herkes gibi bizimde dikkatimizi çekmektedir. Buna göre; çiftçi ve tarım işletmesi sayısı fazladır. Ortalama işletme ölçeği AB ortalamasının altındadır. Geçimlik üretim yapan işletme çoktur ve tarımda çalışanların gelir ve ücretleri düşüktür. Yetkililere göre tarımdaki bu durum, başımızın en çok ağrıyacağı konulardır ve bunların düzeltilmesi gerekir. Ne var ki, tarım alanında yapılması gereken düzenlemeler sonrasında 20 milyonun üstünde bir nüfusun nasıl istihdam edileceği bağlamında doyurucu bir tek söz söyleyen kimse bulunmamaktadır. Yani tarımdan kopan bu nüfusun açlık ve yoksulluğun içine itileceği alenen bellidir. AB’nin bütçesi 101 milyar Euro olup, bu bütçenin %45’lik dilimi yani 43 milyar Euro’su tarıma ayrılmıştır. AB’nin tarım alanında çalışan nüfus oranı %5’tir. AB’de 13 milyon tarım işletmesi bulunmakta, ortalama büyüklüğü 13 hektar, tarımdaki istihdam oranı %6’dır. Buna karşılık Türkiye’de ise bu oran ortalama 6 hektarlık 3 milyon işletme, istihdam %34,ulusal gelirden düşen pay ise %12’dir.(a) Bu verilere bakıldığında Türkiye’nin çıkmazı bütün çıplaklığı ile açıkça görülüyor. Sonuçlarının kimi vuracağı biliniyor. İşçiler,emekçiler ve köylüler büyük zararlar görecekler. AB’nin reformlarla ilgili sıkıştırması ise çok yönlü. AB Kıbrıs diyor sıkıştırıyor,Kürt sorunu diyor sıkıştırıyor,Ermeni sorunu diyor Türkiye’nin üstüne geliyor. Demokratik istemler ise işin göz boyama yanını oluşturuyor. Özetle dile getirilen konularda AB’nin derdi başka Türkiye’nin derdi başka, yani demokrasi yığınların hakkı olduğu için değil, AB dayatmalarının gereğiymiş gibi algılanıyor. Sorunların üzerine gitmek için kimsenin olması gerekeni yerine getirmeye girişmesi söz konusu değil. Bu yüzden de işin içinde geniş halk yığınları yok. Onların yazgısı üzerine bir avuç sermaye güçleri her şeyi söyleyebilir ve yapıyor ama tonganın altına gidenler ise geniş halk yığınları oluyor. EMEĞİN AVRUPASI DİYENLERİN SERMAYENİN AB’SİNDE İŞİ NE? Bu konuda en çok dikkatimizi çeken ÖDP Genel Başkanı Hayri KOZANOĞLU’nun tutumudur. KOZANOĞLU, AB konusunda kararı ‘’halka bıraktık’’ diyerek anlaşılması zor bir tutum sergiliyor. Üstelik AB’nin sermayenin projesi olduğunu bildiklerini söyleyen KOZANOĞLU, antidemokratik karar alma mekanizmasını eleştiriyoruz diyerek; ‘’ulusal kaygıları ön plana çıkarmayan,sosyal,emeğin Avrupa’sına destek veriyoruz.’’ gibi garip şeyler dile getiriyor. Murat PEKER gibileri ise; ‘’ bir tane Avrupa yoktur’’ diyerek, Türkiye’deki heterojenliğe de değinerek sözüm ona AB’yi sosyalistlerinde etkisiyle değiştirilebilir olarak görüyor ve AB’yi savunmaya girişiyor. AB aracılığı ile kimi olanakların sol tarafından değerlendirildiğinde ‘’ulus ötesi’’ sol hareketlenmeye katkı sağlayacak bir bileşen haline gelinebileceği, bu bileşenlerle birlikte ‘’ başka bir Türkiye, AB ve dünya’’ yolunda uğraşmamızın olasılık içinde olduğuna vurgu yapılıyor. Ne yapalım bu görüşte Troçkist Birikim dergisinin görüşü …Birikim’de ‘’ Küçük Olsun Benim Olsun mu? ‘’ başlığı ile önemli yazı yazdıklarını düşünüp büyük söz söylediklerini sananların kimin kulvarında koştuklarını anlamak için bunların cürümüne ve eylemine bakmak yeter de artar bile. AB, ister doğrudan ister dolaylı olarak savunulamaz. Bunu yapanlar emekten yana bir politika izlediklerini söyleyemezler. Söylerlerse de inandırıcı olamaz. Çünkü AB her yönüyle kapitalist sistemi ayakta tutmak ve daha ilerilere taşıma projesidir. Avrupa sosyalistleri ise neo-liberal pazar ekonomisinin arkasındaki zinde güçlerdir. AB’ye karşı çıkan solu ‘’milliyetçi’’ olarak suçlayanlar da yok değildir. Yalnız, bu tutumda olanlar, akıllarınca solu kendi silahıyla vurmak isteyen köylü kurnazlarıdırlar. Sosyalist solun karşı çıkışının nedeni sınıfsaldır. Sınıfsaldır çünkü; AB payesi ile insanlığa dayatılan şey neo-liberal sistemdir. Bu sisteminse kime hizmet ettiği sosyalistlerce çok iyi bilinmektedir. Solun içinde boy vermiş sol liberallerin çeşitli kurnazlık numaraları ile sosyalist solu geriletmesinin olanağı yoktur. Gelecek dergisinde bir yazı yazan ÖDP’li Bülent Forta AB’ye ‘’emperyalist’’ diyenleri eleştirmekte ‘’ Bir yanda büyük burjuvaziden liberallere, İslamcı kesimden Kürt muhalefetçilere uzanan AB cephesi; Diğer yanda ise MHP’den Radikal İslamcılara İşçi Partisinden Kemalist aydınlara uzanan AB karşıtları cephesi…’’Bülent Forta, sosyalist solu da kendi içinde evet-hayır ‘’ olarak ikiye bölünmüş göstermekte, AB ‘ye emperyalist deme yanlışlığına düşerek ulusal düzlemde süren ( ne demekse ) sınıf savaşımının üstünü örtmekle suçlamaktadır. Sözüm ona emperyalizme karşı çıkarak sosyalist sol dış düşman icat edip egemenlerin yanında yer almaktadır. Bu tür kurguları olanlara karşı söylenecek o kadar çok şey vardır ki, aslında bu duraklarda eğlenerek zaman yitirmek bile Bülent Forta gibilerine değer vermek olur. Sol liberallerin yaklaşımlarının tümden ele alınır bir yanı yoktur.Çünkü emperyalizme ısrarla anlamak istemeyenlerin kalın kafalılığı ile bütün dünya haklarının baş düşmanı olan emperyalizmi sonuncu yenilgiye uğratarak halkların kurtuluş olanağı yoktur. Bizler böylesine bir gerçeklikle karşı karşıya iken birilerinin kafa bulandıran söz cambazlıklarının önünün kesilmesi gerçek anlamda sınıf savaşımının ta kendisidir. Sonuç olarak AB atına oynayanlar soluğu kesilmiş ata oynamaktadırlar ve bu atla da yarış kazanılamaz. Yani AB geleceksizdir. AVRUPA BİRLİĞİ TARİH Mİ YAPIYOR? AB gündemimizden hiç düşmüyor. Hemen herkes AB’yi tartışarak bilgilerini ortaya döküyor. Bir bakıyorsunuz Avrupa’nın herhangi bir devletinin bir yöneticisi kalkmış Türkiye üzerine söylemedik şey bırakmıyor ve neden AB’ye alınmaması gerektiğinin döne döne vurgusunu yapıyor. Tren durduydu, yavaşlayacak derken 3 başlıkta müzakerenin kesilmesi kararı çıkıyor. Chirac ve Merkel Buluşmasında ise bir buçuk iki yıl Türkiye’nin kendine söylenenleri yerine getirmesi için süre tanınması isteniy Ülkemizde bu denli çok tartışılması gerekli ya da gereksiz olarak görülse bile konuya bir kilitlenme olduğunu da göz ardı edemeyiz. Kilitlenmeyi sermaye güçleri bilerek ve isteyerek yapıyor olsalar bile, her şeyden önce Avrupa Birliği’nin tarih yapıyor havasında neo-liberal projeyi uygulamak istediğini yığınların bilincine çıkarmak kaçınılmaz olmaktadır. Dün, devrim yapmayı üstlenmiş olanlar; devrimi gerçekleştiremedikleri için demokrasi ile hem de burjuva demokrasisi ile yetinmeye karar vermişlerdir. Sol ve devrimcilik adına Avrupa kapılarında dolananların gerçek niyetleri bu bakımdan ortaya çıkmış bulunmaktadır. Artık onlar sermayenin hokkabazlaştırdığı çıfıtlardır ki , sermaye sözcülerini alt ederken bu çıfıtları da silip süpürebiliriz. Bugün, Türkiye’nin demokratikleşmesinin iç dinamiklerle olanaksız olduğunu düşünenler, ister istemez dış dinamiklerin güçlerin peşine düşmüşlerdir. Bu bağlamda bu çevreler için AB itici güç olarak görülmektedir. Tarık Ziya Ekince18 Aralık 2005 tarihinde Radikal iki’de dile getirdiği görüşlerinde AB’nin adeta bir tarih yaptığını yazmaktadır. Ekinci’ye göre; AB, barışa endeksli, politik bir birlik kurmayı amaçlayan ekonomik,sosyal,kültürel,politik,mali ve askeri bir birlik hareketidir. Parlamentosu ile, AB Komisyonu ve AB Konseyi ile Merkez Bankası gibi kalıcı kurumları ile bir gerçekliktir.Yine T.Ziya Ekinci’ye göre AB, salt sermayenin çıkarlarını savunan emperyalist bir örgütlenme değil, yüzyılların birikimi ile tüm insani değerlerin birikiminden oluşan çağdaş demokratik değerleri temsil etmekte olup, AB’nin temsil ettiği çağdaş demokrasi burjuvazi ile işçi sınıfının uzun süreli savaşımının bir ürünüdür. Gerçekten de AB Tarık Ziya Ekinci’nin görmek istediği gibi bir şey midir yoksa işçi sınıfı ve diğer emekçilerin bugüne dek tüm kazanımlarını ortadan kaldıran sermayenin projesi midir? AB ülkelerinde yaşananlara baktığımız zaman durum açıkça belli olmaktadır. Açıkça belirtelim k,i AB’ye yandaş olmak,kapitalizmden yana bir tutum belirlemektir. Yukarıda Tarık Ziya Ekinci’nin görüşlerini elekten geçirdiğimiz zaman görüyoruz ki, Ekinci’de, geçmişte TİP’in, Diyarbakır milletvekili olsa da kapitalizmden yanadır. Belki bu yaklaşım kürt liberallerinin ruhunu okşuyor olsa da, AB olgusunu sosyalist açıdan irdelediğimizde bu yaklaşımın şakülünün bozulduğunu açıkça görürüz. Bu bakımdan arı duru bir düşünceyle söylemek gerekirse AB’ye karşı olmak kapitalizme karşı olmakla aynı şeydir. Neo-liberallerin demokratlığı ile AB’nin rengi başka görülmekte ve gösterilmeye çalışılmaktadır. Sosyalistlerin bakışı ile ise; sömürüdür,baskıdır,zulümdür. Hepsi o kadar. AB’Yİ YANLIŞ TANIMLAYANLARIN ÇIKARIMLARI DA YANLIŞTIR AB’yi ‘’demokrasi ve barış’’ merkezi olarak algılayanlar, temel işlevinin bu olduğunu sananlar açıktan açığa gönüllü AB’ciler olup, kapitalizmin de gönüllü savunucularıdır. Eğer AB’yi ‘’yarışma (rekabet) gücü yüksek sosyal piyasa ekonomisini’’ amaçlayan kapitalist ve emperyalist bir ‘’uluslararası bağlaşık’’ veya ‘’birlik girişimi’’ olarak değerlendirirseniz, gerçekleri yerine oturtur ve ABD karşısında yarışabilecek gücü kazanmaya odaklanmış, dünyayı paylaşma kavgasını, emekçileri sömürme düzenini yeni bir aşamaya sıçratma bloğu olarak görürsünüz. Bu sonuçlarda yanılmazsınızda… Soruna işçiler ve emekçiler açısından mı yoksa sömürücü burjuvazinin açısından mı bakıyoruz? Kuşku yok ki hangi sınıfın penceresinden bakıyorsak, onun gördüklerini görürüz. AB’Yİ BİR KEZ DAHA ELE ALIRSAK Avrupa uzun yıllar savaşların olduğu bir anakaradır. Bu yüzden de kimilerinde barış isteğinin olmasını yadırgamamak gerekir. ‘’Birleşik Avrupa’’ ya da ‘’ Avrupa Birleşik Devletleri’’ savı 20. Yüzyılın başlarında bir çok çevrenin gündeminde yer tutmuştur. İlk olarak Fransız Devrimi ile birlikte Birleşik Avrupa Devletleri düşüncesi burjuva öğretisini savunanlarca dile getirilmiş ve savunulmuştur. Bu düşünce 1. Paylaşım Savaşı öncesinde Sosyal Demokrat Partililer tarafından da savunulmuştur. Bu konuda Karl Kautsky’de ‘’ultra emperyalizm’’ görüşlerini dile getirerek, kapitalizmde yaşanan ‘’uluslararasılaşma’’ eğiliminin giderek bir dünya tekeline bir dünya devletine, ultra emperyalizme götüreceğini, bu nedenle yarışmanın ve savaşın yerini uzlaşma ve barış eğiliminin alacağını, bu bağlamda, Avrupa Birleşik Devletleri belgisinin bu genel eğilimi yansıttığını söylemiştir. Silahlanmanın ve savaşın kesin kez emperyalizmin bir ürünü görülemeyeceğini de Kautsky savunmuştur. Bu yolla Avrupa Birleşik Devletleri görüşü ile ‘’ sürekli barış’’ arasında kopmaz bir bağ olduğunu savunmaya özen göstermiştir. K.Kautsky’nin bu görüşlerinin aksine Rosa Lüxemburg, ulus-devlet ve ekonomik yarışmanın, kapitalizmin bir ürünü olduğunu, bunun da ulusal düzeyde sınıf savaşlarını, uluslararası düzeyde ise egemenlik savaşlarını koşulladığını vurgular. Sürekli barışın bir yalan olduğunun altını çizer. Lenin bu konuda 1915 yılında bir makale yazmış ve Avrupa Birleşik Devletleri belgisinin ekonomik bakımdan ya olanaksız ya da gerici olduğunun özenle altını çizmiştir. 2. Paylaşım Savaşı sonrası bu konu bir kez daha gündeme taşınmıştır. Bu tartışmaların başladığı döneme baktığımız zaman Batı Avrupa’nın baştan sona bir yıkıntı içinde olduğunu, Doğu Avrupa’nın ise Sovyet ordularının yardımıyla sosyalist bir sistem başlattığını görürüz. ABD ise savaştan en az zarar gören taraf olarak çıktı ve kapitalist-emperyalist sistemin başını çeken bir konuma yükseldi. Avrupa içinde bulunduğu konum nedeniyle ABD’ye muhtaç konumdaydı. 1947’de ABD’de başlatılan Marshall Planı gereği başta Batı Almanya olmak üzere Avrupa ekonomilerinin canlandırılması amaçlandı. Avrupa ABD’ye nasıl gereksinim duyuyorsa ABD’de Avrupa’ya gereksinim duyuyordu. Sovyetlerin varlığı, ekonomik ve sosyal çöküntü içindeki Avrupa’nın karşı karşıya kalacağı sosyal devrim korkusu, nedeniyle Avrupa’ya destek vermek zorundaydı. Devam Edecek |