
“NEDEN SİZ” SORUSUNA NEDEN BİZ YANITI
TURGUT KOÇAK
Türkiye Sol’unu ikiye ayırmakta yarar var. Biri
sol, diğeri sosyalist sol. Sol ile sosyalist sol arasında nitel bir ayrım
olduğunu unutmamak gerekiyor. Sol, her ne kadar emekten yana kimi politikaların
örneğin bağımsızlık- demokrasi- özgürlük- insan hakları gibi görüşleri savunsa
da sosyalist solun savunduğu politik erki ele geçirme, üretim araçlarını
toplumsal hale getirip sınıfsız, sömürüsüz, sınırsız bir toplum kurma ereğinden
uzaktır. Bu bağlamda kimi toplumsal iyileştirmeleri saymazsak öz olarak
kapitalist sistemin sürgit sürmesinden yanadır.
Bir politik organizasyonun, öğretisel (ideolojik) olarak ana erekte
farklılaşması demek; o organizasyonun, söylem biçiminden, amaca yürüdüğü araca
kadar hemen her konuda farklılaşarak ayrı dilden konuşur hale gelmesi demektir.
Kendilerini Marksist-Leninist değerlere bağlı duyumsayanlara karşı hiç kuşku yok
ki, söyleyecek çok şeyimiz vardır. Var olduğumuz sürece de bu tür yapılara karşı
öğretisel ve örgütsel savaşımızı sosyalizm bilgilerimizi sürekli geniş emekçi
yığınlara ulaştırarak, orada kendi yankımızı arayacak kendimizi sınayıp
deneyeceğiz.
Ülkemizde sosyalizm adına savaşım yürüttüğü söyleyen bunca örgüt varken bize;
“neden siz” diye soru soranlara bizi haklı kılacak yanıtımız olmayacaksa, ya da
olamıyorsa gerçekten bize de gereksinim yoktur.
Dile getirdiklerimizi yayınlarımızdan ya da başka bir araçtan okuyanlar ve
duyanlar; bilmelidirler ki bunlar bizim alçak gönüllülükle sizlerin önüne
çıktığımız politik bilgilerimizdir.
Söze bir yerden başlamak gerekirse en doğru yol, Türkiye Sosyalist Solu’nun
tarihinin Dünya Sosyalist Solu’nun tarihi kadar eski olmasa da, ona yakın bir
tarih kadar eski olduğunu söyleyerek başlamaktır. Çünkü tarihte varlığı sosyal
bir olgu olan hiçbir parti, tarih sahnesine öyle kendiliğinden güm diye düşemez.
Bir başka deyişle yapının bugün ki varlığının derinlerinde tarihsel kökleri
vardır.
Eğer sosyalizm savaşını sürdürmek üzere bir parti birdenbire sosyalizm
savaşımının kendileri ile başladığı savıyla ortaya çıkıyorsa, ya da çıktığını
söylüyorsa şapkayı önümüze koyup düşünmemiz gerekiyor. Çünkü böyle bir durum
çelişkilerin yaşandığı bir toplumda olası değildir. Osmanlı İmparatorluğu
döneminde bile sosyalizmi gerçekleştirmek için kurulmuş siyasal yapıların
olduğunu biliyoruz. Daha sonra Kurtuluş Savaşı sürecinde Mustafa Suphi ve 15
arkadaşı tarafından kurulan Türkiye Komünist Partisi (TKP) kimi zor dönemlerine
karşın ana bir akım olarak Türkiye sosyalizm savaşımı tarihinde var olmuştur.
1961 yılında kurulan Türkiye İşçi Partisi (TİP) de bu ana akımlardan biridir.
1960’lı yılların sonlarına doğru Türkiye Solu bölünmeler yaşamış ve sol içinde
devrimci demokrat bir çizgiye oturan sol TİP ve TKP’den ayrışmıştır. Bu ayrışma
günümüzde de çeşitli isimler altında varlıklarını sürdürmektedir.
1974 yılında TSİP kurulmuş, 1975 yılında TİP yeniden kurularak siyasal varlığını
sürdürmüştür. 1980’li yılların sonlarına doğru TİP ve TKP birleşerek Türkiye
Birleşik Komünist Partisi’ni oluşturmuşlardır. Daha sonra TBKP bin kongre ile
kendisini fesih ettiğini açıklayarak kurulacak bir sosyalist partiye
katılacağını açıklamasına karşın tabanını aldığı karar doğrultusunda
sürükleyememiştir. Bugün ise o kararın hiçbir hükmü kalmamıştır. Çeşitli
dergiler bu tarihsel mirasa sahip çıktıklarını dile getirmektedirler. TSİP ise
Marksist-Leninist bir parti olarak 1993yılında bir genel kurul yaparak geçmiş üç
ana akımdan biri olarak varlığını devam ettirmiştir. TSİP bu bağlamda tarihsel
köklerine bağlılık anlamında kendisine duyulan güveni boşa çıkarmamış bir parti
konumundadır.
Bugün; açık ya da gizli varlığını sürdüren isimlerinin başında komünist de olsa,
devrimci de olsa bir çok dergi çevresi gerçekte devrimci-demokrat olmanın
dışında bir öz taşımamaktadırlar. Söylemlerinin ve eylemlerinin keskinliği ise
tam da işaret ettiğimiz küçük burjuva devrimciliğine denk düşen
devrimci-demokratlıkla örtüşmektedir.
Sözünü ettiğimiz bu çizgilerin tarzları egemen güçlerin ellerine çok büyük
malzeme vermekte ve terör sözcüğü neredeyse solun ve sosyalist solun ayırt
edilmez bir özelliği imiş gibi sosyalist sola (genel olarak sola) karşı
propaganda olarak kullanılmaktadır. Oysa sosyalist sol ile terör sözcüğünü
bugüne kadar oluşmuş bütün değerleri altüst etseniz, bilimi yadsısanız bile yan
yana getiremezsiniz.
Devrimci-demokrat yapıların yayın organlarını taradığınız zaman ilk göreceğiniz
şey; bol bol yiğitlik ve kahramanlık betimlemeleridir. Salt bu yüzden bu
yapılar, fetiş haline getirdikleri tarzlarını komünist tarz sayarak birer
fedaiye dönüşüp toplumsal gerçeklere kendilerini kolalıkla kapatmaktadırlar. Bir
başka deyişle olağanlaşıp taşlaşmaktadırlar.
Bu yüzden de dün ödünç aldıkları ülkelerin devrimcilerinden aldıkları yöntemleri
onlar çoktan bıraktıkları halde özenle sürdürmektedirler. Örneğin Latin Amerika
ülkelerinin devrimcileri fokoculuğu çoktan bırakıp (Venezüella’da ki gibi)
yığınsal bir devrimci gerçekçiliğe imza atarlarken devrimci-demokrat olarak
adlandırdığımız yapılar Molotof kokteylinden bile vazgeçmiş değildir. Siyasal
mücadeleyi tarz olarak ellerine silah verilip gerilla diye dağa çıkarmak,
kentlerdeki gösterilerde polisle taşlaşıp Molotof kokteyli atmak olarak
anlayanlarla, sosyalist solu geniş emekçi yığınlar hala karıştırıyorlarsa
bizlerinde kendimizi anlatma konusunda büyük sıkıntı çektiğimizi kabul etmemiz
gerekmektedir.
Milyonlarca insan işsiz, ekmeksiz ve yoksulluk içinde yaşarken sosyalist solun
sosyalizm savaşımını yürüten yığınların güvenini kazanmış bir özne olarak
kendisini var edememiş olması anlaşılır bir şey midir? Bütün bu olup bitenlere
karşın iradesizliğin doğurduğu bunalımın ayırtında değil ve bu doğrultuda irade
koymaktan yoksunsak, olumsuzlukları doğru tanı koysak bile bunun bir önemi
olabilir mi?
O halde “neden siz” diye soranlara; yukarıda değindiklerimiz nedenden ötürü der,
bu doğrultuda bir irade olduğumuzu açıklarsak bir başlangıca ilk imza atan ya da
diğer karıncaların üstünden geçmesi için suya ilk atlayan karınca olursak kötü
mü yapmış oluruz?
Biz yazıp çizdik. Belki de bu yüzden solda yeterince “çekim merkezi” olamadık.
İyi ki de olamadık. Sosyalist değerlerden uzaklaşarak etnik ve inanç
politikalarına yaslanarak bir çekim merkezine dönüşmektense yok olup gitmeyi
göze almak daha namuslucadır.
Dün kendilerini sosyalist sayan pek çok kişi bir de baktık ki, Abaza, Gürcü
çatışmasında Gürcü ya da Abaza olduklarını anımsayarak milliyetçinin de
milliyetçisi olup savaşmaya gitmişler. Kürt ulusalcılığı adına dünün sosyalist
Kürtleri nasıl olmuştur da Barzani ve Talabani gibi feodallerin ve emperyalizm
işbirlikçilerinin kuyruğuna takılmakta bir sakınca görmemişlerdir? Bunların
politik uğraşları kimin değirmenine su taşımaktadır?
Sosyalistlere, “siz Türk sosyalistsiniz, şovensiniz” diyerek soluğu Kürtlerin
burjuva önderliğine soyunmuş Demokratik Toplum Partisi’nde (DTP) almayı
içselleştirmiş olarak karşımıza çıkarsanız sizlere ve sizin gibi düşünenlere
karşı söyleyecek çok sözümüz olduğunu anımsatmak isteriz. Çünkü sosyalistlik her
türlü burjuva öğretisinden (ideoloji) ve örgütselliğinden bağımsız olmayı
gerektirir. Etnik ayrımcılık üzerinden örgütlenmek ve böylesi bir öğretiye bağlı
olmak ise sosyalist her türlü burjuva dünya görüşü ile örtüşür. Bugün değişik
zamanlarda değişik politikalarla karşımıza çıksa da PKK’de aynı özelliği bütün
çıplaklığı ile taşımaktadır.
Ne var ki, yukarıda devrimci-demokrat olarak nitelendirdiğimiz yapılardan
sosyalist olduklarını söyleyenlere kadar pek çok yapı açık bir politika yürütmek
yerine kuyrukçu bir politika izlemeyi yeğ görmektedirler. Bu nedenle de
sosyalist sınıfçı çizgiden adım adım uzaklaşmaktadırlar.
Bir diğer konu ise inançlar üzerinden sürdürülen politikalardır. Bu politika
özellikle alevi inanç sahiplerine yönelik sürdürülen politikalarda kendisini
dışa vurmaktadır. Her nasılsa devrimci-demokratlar ve kendilerini sosyalist
sayan pek çok politik çevre Alevilikle, solcu ya da sosyalist olma arasında bir
ayrım yokmuş gibi algılamayı doğru görmekte ve bu yönde ısrarcı olabilmektedir.
Öyle ki, bugün alevi örgütlenmelerin pek çoğunda başı çekenlerin solcu ve
sosyalistim diyenler olmasa yadırganmamakta adeta bu yapılar sınıf temelinde
örgütlenmiş örgütlenmelerle bilinçli ya da bilinçsiz olarak karıştırılmaktadır.
Oysa gerçekte nitelik olarak bir cemaat örgütlenmesi olan tarikatlardan hiç de
farklı değildir. Bu konuda gösterilmeyen özenin maddi temelinde sosyalist soldan
bir sapmayı ifade eden popülizm (halkçılık) yatmaktadır.
Emek sermaye çelişkisi üzerine kurulan örgütler eğer emekçi yığınlara
yaklaşırlarken etnik ve inanç boyutunda bir yöntem seçerlerse, ya da birini
diğerine yeğ tutarlarsa yığınları birleştirmiş olmazlar, aksine paramparça
ederek sermayenin ekmeğine yağ sürmüş olurlar. Karl Marks, Bakunin’e, “devrimi
halklar değil, sınıflar yapar” derken ne demek istediği oldukça açık değil
midir? Lenin’in şu özgün sözleri bizim için bir şey ifade etmemekte midir?
“Kim ki işçileri emekçileri etnik kökenlerine ve inançlarına göre böler parçalar
karşı devrimcidir”
Yoksa bunlar bugün için hükmü geçmiş eskimiş sözler midir? Bu görüşlerin
yadsınmasının sosyalistler için gerekçesi olamaz. Eğer birileri sol ve sosyalizm
adına bu görüşlere karşı çıkarlarsa biz de işte biz bunun için varız diyerek
“neden siz” sorusuna apaçık bir yanıt vermiş oluruz. Sol ve sosyalist sol
arasında nitel bir ayrım olduğuna vurgu yaparken boşuna yapmadık. Öğretisel ve
örgütsel olarak sosyalizm çizgisinden uzaklaşmış olanlar yüzünden değil
sosyalist bir örgüt olarak sosyal bir olgu, sosyalist bir irade partilerin
isimlerini ve belirtkelerini (orak çekiç) değiştirerek nereye savrulmuşlardır?
Artık bu partilere işçi sınıfı partileri denilebilir mi? Sınıfsız, sömürüsüz,
sınırsız bir dünya toplumu ereği için savaşan bir iradeden söz edemiyorsak, bu
tür partilerin bir işe yaradığını düşünebilir miyiz?
Bugün karşılaştığımız ve eleştirdiğimiz olgular durup dururken olagelmiş
değildir. Bütün bu olumsuzlukların sağlı sollu beslenme merkezleri vardır. Sağ
sapma da, sol sapma da, sapma görüşler olup gerçekte burjuva görüşlerden başka
bir şey değildir.
Başta işçi sınıfının sendikal örgütlenmeleri olmak üzere kamu çalışanlarını
örgütlemek ve onların ekonomik, demokratik, sosyal hak ve özgürlüklerini
savunmak için kurulmuş sendikaların hemen tamamı işlevsiz hale gelmişlerdir. Bir
işçi ve emekçi için örgütlü olmakla (sendikalı olmak) olmamak arasında bir fark
söz konusu değildir. İş bu noktaya kadar gelmiş dayanmıştır. Bu yüzden de 5
milyonun üstünde çalışan işçi olmasına karşın örgütlü işçi sayısı çalışanların
üç de biri kadar bile değildir. Aynı durum kamu çalışanları için de geçerlidir.
Çalışma yaşamında adı geçen sendikalara gelince neredeyse tamamına yakını düzen
içi bir çizgide olup sarı sendikalar olmaktan öteye geçmemektedirler.
Ülkemizde geniş emekçi yığınların büyük acılar yaşıyor olması; açlığın,
yoksulluğun ve işsizliğin pençesinde kıvranması kötü bir rastlantı değildir.
Ülkemizde işbirlikçi sermaye güçleri istedikleri gibi at oynatmaktadır. Bütün
bunlar yaşanırken sosyalist bir iradenin (partinin) bunların karşısına bir irade
olarak çıkamıyor olması öyle yenilir yutulur cinsten bir durum değildir.
Sonuç olarak eleştiri yaptığımız anlayışları dışlayan, sosyalizm savaşımında bir
irade olmayı önüne koymuş, dağınık ama kararlı sosyalistleri bir çatı altında
toplamayı amaç edinmiş bileği bükülmez bir parti yaratmayı birincil görev olarak
önümüze koymuş bulunuyoruz.
“Neden siz” diyorsanız; bugün öğretide, örgüt anlayışında ve eylemde doğru ve
somut adımlar atarak nesnelik temelinde tarihsel sürece eylemli bir irade
koyarak olabilecekleri gerçekleştirmek için diye yanıtlıyoruz sizi.
En azından birçokları gibi umudunu yitirmemiş olduğumuz ve politik erkin ele
geçirebileceğine ve sosyalist kuruluşun gerçekleştirilebileceğine inandığımız
için.
Şimdi soruyorum; böylesi olumsuz koşullarda bile bir irade olarak ayağa dikilmek
ve dimdik ayakta durmak az şey midir?
Bunun için özveri göstermeye değmez mi?
Tarih biraz da böyle yazılmıyor mu?
NE DERSİNİZ?