EMPERYALİZMİN DELİ GÖMLEKLERİ:

MİLLİYETÇİLİK VE GERİCİLİK

 ALİ ZİYA ÇAMUR

Geçmişten bu yana dünya insanlığının tepesine kurduğu sömürü saltanatını yoğunlaştırarak ve küreselleşerek sürdürme çabasında olan emperyalizm, gündeme ve zamana çok çabuk ayak uydurarak, ya da gündemi ve zamanı denetimi altına alarak her toplumsal gelişmenin karşısına yeni silâhlarla, yeni deli gömlekleriyle çıkmaktadır…

Günümüz Türkiye’sinde de bunun yansımalarını açıkça görebilmekteyiz… Daha önce işçi sınıfının karşısında tek bir tehdit vardı: Faşizm…  Günümüzde emperyalizm, işçi sınıfının gücünü zayıflatmak, daraltmak için cepheleri genişletmiş; hatta geçmişte işçi sınıfının arkasına geçmeyi güvence sayan küçük burjuva anlayışların bazıları, şimdi sınıfsal konumlarını daha da belirginleştirerek işçi sınıfının karşı cephesinde yerini almıştır… 

Günümüzde devrimcileri ve işçi sınıfını,  iki deli gömleğinden birini seçmeye zorlamaktadır emperyalizm. Bu deli gömleklerinden birisi; asla vazgeçemeyecekleri milliyetçiliktir.  Diğeri ise gericilik… Aslında her ikisini de aynı terim içine oturtabilmek olası… Tarihsel Gericilik ve Dinci Gericilik. 

MİLLİYETÇİLİK

Milliyetçilik,   emperyalizmin en eski silâhlarından biridir.  İşçi sınıfının birliğini parçalamanın en kolay çözüm yollarından biri olmuştur...  Milliyetçilik, feodalizm döneminde yoktu. Feodalizmin bağrından yeşerip gelişen burjuvazi, “eşitlik ve kardeşlik” adına ortaya çıktığında, başlangıçta devrimci bir rol oynamıştı. Sömürü ve baskı uygulamada kendinden önceki sınıflardan bir farkı olmayan burjuvazi, ezilen, sömürülen yığınlara içinde bulunduğu ulusun diğer uluslardan daha üstün olduğunu, diğer ulusların kendi ulusuna her zaman düşman olduğunu aşıladı. Burjuvazi, iktidarı boyunca yürüttüğü gerici haksız savaşlarda yığınların milliyetçilik duygularını işledi ve kullandı. Osmanlının son döneminde kapitalizmin gelişmesi ile başlayan uluslaşma süreciyle birlikte, milliyetçilikte gelişmeye başlamıştır. Egemen ulus olan Türk ulusu ve egemen din olan Müslümanlardan işçi ve emekçiler, diğer ulusa ve dine mensup olanlara karşı, Türk burjuvazisi tarafından kışkırtılarak baskı ve katliamlarda Türk burjuvazisinin yanında yerini almıştır.

Milliyetçiliğin temel karakteri, sözlüklerde "Maddi ve manevi açılardan millet ve ülkesinin çıkarlarını her şeyin üstünde tutma anlayışı" olarak tanımlanıyor. Tüm ortak insanlık değerlerini bir çırpıda yok sayan bu tanımın günlük yaşamdaki karşılığı, demokrasinin ve sivil hakların unutulduğu, öldürmek de içinde olmak üzere her tür şiddetin onaylandığı, sürekli düşman arayışında olunan bir karabasandır. Ezilen ulus milliyetçiliği,  pozitif milliyetçilik, ırkçı olan ya da olmayan milliyetçilik, demokratik milliyetçilik gibi tanımlar milliyetçiliğin ayrımcı olan temel karakterini değiştirmemektedir.

Bir dönem ezilen halkların emperyalizme başkaldırısında motor güç olan milliyetçilik, ilerici bir öz taşımaktaydı. Ancak gelişen süreçle birlikte günümüzde ezilen halkların başkaldırısında milliyetçilik, emperyalizmle güç bağı kurmaya dönüşmüş; millî çıkarları korumak ve yükseltmek için her yolu mubah sayan bu anlayış, gerekirse ezen ulusa karşı emperyalizmle güç birliği yapmayı kurtuluş olarak görmeğe başlamıştır. Burada kendisini ezen, yok sayan ulusun baskı zincirinden, o ulusu da prangası altında tutan daha büyük bir emperyalist güce boyun eğiş vardır.  Elbette burada milliyetçilik emperyalizmin yanındaki ezelî yerini almaktadır.  Burada emperyalizmin başka bir çirkin yüzü ortaya çıkmaktadır. Ezen ulus milliyetçiliğiyle ezilen ulus milliyetçiliğini karşılıklı pompalayarak her iki tarafta toplumsal uyanışın önüne geçmeyi başarmaktadır.

Milliyetçiliğin faşist bir güce dönüştüğü, bu gücün devlet eliyle geliştirildiği ülkemizde,  12 Eylül sonrası süreçte, önceleri antifaşist cephede yer alan Kemalist burjuvazinin ve kendisini “Atatürkçü” diye niteleyen küçük burjuvaların giderek kabuk değiştirip  “ulusalcılık” etiketiyle faşizmin yanında tavır aldığını görmekteyiz…   Günümüzde iki tür milliyetçilik bir kabuğun altında toplanarak, toplumsal uyanışlara karşı güç oluşturmaya başlamıştır. Birisi köklerini “Turancılık”tan alan ve kendilerine uyduruk bir “Türk-İslâm” sentezi oluşturan ırkçılık, diğeri 1930 sürecine takılakalmış, toplumsal ilerlemeleri göz ardı etmiş,  statükoculuğu ideoloji olarak benimseyen tarihsel gerici Kemalizm…  Milliyetçiliği ülkenin çimentosu kabul eden egemen güçlerin aslında kastettikleri, var olan statükonun sürmesini sağlayan, toplumsal gelişmelere karşı koruyan beton duvarlardır...

Burada Kemalizm üzerine de bazı saptamalarda bulunmak gerek. Kemalizm, Osmanlı İmparatorluğu'nun çöküşü ve Cumhuriyet'in kuruluşu yıllarında, yeni bir burjuva devlet yaratma sürecinin ideolojisidir. Tek ve temel anlamı ve işlevi budur. Bu ideoloji, yerli ve Müslüman ticaret burjuvazisinin kendisini egemen sınıf olarak oluşturmak ve pekiştirmek için gerekli gördüğü her şeyi kuramsallaştırdı: Ulus bilinci olmayan yerde ulus, sınır olmayan yerde ulusal sınırlar ve yerel bir pazar yarattı. Bu arada, ülkede yabancı işgal güçleri olduğundan ve bunların olduğu yerde ulus-devlet yaratılamayacağından, bir de antiemperyalizmi andıran bir dil kullanıldı. Kemalizm’in "sol" zannedilmesinin, solcuların Kemalist, Kemalistlerin solcu olabileceği düşüncesinin kaynağı da buradadır.  Açık ki, Kemalizm’in "sol" olduğunu düşünmek için, 1938 öncesinde bile bir neden aramaya gerek yok. Bu dönem için şu soruların yanıtı gerçeği görmemize kılavuzluk yapacaktır: Demokratik midir? Eşitlikçi midir? Özgürlükçü müdür? Ticaret burjuvazisinin amaç ve taleplerini formüle eden, sonra da devletin ideolojik çimentosu görevini gören bir dünya görüşü, bu sıfatlara nasıl uygun olabilir, yeni bir yüzyılda ilerici bir değişimin temelini nasıl oluşturabilir? Hangi anlamda "sol" olabilir?  

“Milliyetçi”  ya da  “ulusalcı” anlayışların yayınlarında bugün  “antiemperyalizm”  olgusu yüksek sesle dillendiriliyor.   Geçmişte ABD’yi savunan ve onun tarafından beslenen milliyetçiler için bugün ne değişmiştir?  Ya ulusalcıların anladığı “antiemperyalizm” nedir?  Gelin isterseniz “antiemperyalizm”i  bu anlayışların ve devrimci anlayışların açısından irdeleyelim:

Antiemperyalizm, bir ülkenin bağımsızlığını özlemek, ülkenin bağımsızlığını engelleyen dış düşmana karşı savaş vermek anlamına gelmez. Bağımsızlık özlemine, ülkede yabancıların değil yerlilerin egemen olması için verilen savaşa, "antisömürgecilik" denir. Başta Afrika olmak üzere, dünyanın her yanında 1945 ile 1975 yılları arasında antisömürgeci hareketler İngiliz, Portekiz, İspanyol, Hollanda sömürgeciliğine ve diğerlerine karşı başarılı mücadeleler verdi, resmi bağımsızlığını kazandı ve ülkeyi yöneten yabancıların yerine yerli bir egemen sınıfın oturmasını sağladı. Antisömürgeciliğin işi, ülke resmi bağımsızlığını kazandığı noktada sona erer. ll. Dünya Savaşı sonrası dönemde antisömürgeci hareketlerin çoğunluğu emperyalizme karşı sosyalizmi seçtiği için antisömürgecilik, “antiemperyalizm” olarak algılandı.  Oysa sosyalizm,  egemen sınıfın yerli veya yabancı olmasıyla değil, “burjuvazi” mi  “işçi sınıfı” mı olduğuyla ilgilenir.  Çoğu antisömürgeci kurtuluş hareketlerinin sonunda,  emperyalist sömürü sistemi, kapitalizm yoluyla devam etti.

Antiemperyalizm ise, tek bir ülkenin bağımsızlığıyla ilgili değildir ve olamaz. Olamaz, çünkü emperyalizm küresel bir olgudur, tek bir ülkenin sınırları içinde yenilebileceğini düşünmek gülünç bir hayalden ibarettir. Olamaz, çünkü emperyalizm silâhlı işgal ordularından ibaret değildir, ordular yenilgiye uğratılıp kovulduğunda emperyalizm bitmez. Olamaz, çünkü üretimin küresel olduğu, hiçbir ülkenin kendine yeterli olmadığı bir dünyada, ulusal bağımsızlık uygulanabilirliği olmayan, yüzeysel bir amaçtır. Tek bir ülkede emperyalizmin silahlı güçlerinden arınılabilinir, ama ekonomik ve siyasi ilişkiler ağından kurtulmak kolay değildir.  Kısacası, antikapitalist olunamadan antiemperyalist olunamaz… 

DİNCİ GERİCİLİK:

Gericilik ve ilericilik kavramları, sosyalist hareketin, daha doğru bir deyimle tarihsel materyalizmin geleneğine içsel kavramlar değildir. Doğmakta olan burjuva uygarlığını tarihin ilerleyişinde ulaşılabilecek son aşama olarak öngörülen ve bu uğurda gericiliğe, karanlıkçılığa vb karşı mücadele eden 18. yüzyıl orta sınıf radikalizminden,  bizde de elbette Kemalizmden sosyalizme bulaşmıştır. Bu bağlamda gericilik,  bir dini oluşturan ilk dönemin yani “asrısaadet” diye anılan dönemin benzerini ya da daha ötesini günümüzde yaşama geçirme çabasının genel adıdır.     Aslında sosyalizmde ilericilik ve gericiliğin ötesinde,  Rosa Luxemburg’un sözleriyle somutlanan iki basit seçenek vardır:        “YA BARBARLIK YA SOSYALİZM!” 

Dinci gericilik de geçmişten bu yana hep emperyalizmin hizmetinde olmuştur.  Bir dönem 6. Filoyu İstanbul’a sokmak istemeyen devrimci gençlerin üzerine, camilerde vaazlarla kışkırtılmış tarikat müritleri saldırtılmıştır.   Özellikle Sovyetlerin Afganistan’a girmesiyle birlikte, ulusal açıdan oldukça çeşitli bir topluluk olan Afgan halklarını dinci tutkularda buluşturan ABD,  sosyalizme ve toplumsal uyanışlara karşı,   Asya’da ve Ortadoğu’da bir “yeşil kuşak” oluşturma çabası içinde olmuştur.  Ülkemizde de egemenlerin eli altında milliyetçi faşist çetelerin yanında tarikatlardan yetişme mürit çeteleri oluşturuldu. Güneydoğuda Hizbullah adıyla Kürt ulusalcılarının ve halkın üzerine sürüldü.

Durum böyle sürüp giderken, birden dengeler değişiverdi sanki. Dinci gericiliğin karşısına “Laiklik” giysisi giydirilmiş tarihsel gericilik,  milliyetçilik çıkarılıverdi… Gündem emekçi sınıfın sorunlarından uzaklaştırılarak laik-antilaik, gerici-ilerici kavgasına evrildi.  Keserin sapı aynı eldeydi ama bu keser bir oraya bir buraya vurularak sınıfsal bakışlar ve dirençler eritilmeye başlandı…       

Türkiye Cumhuriyeti, laikliği, dinin devlet tarafından ve sadece devlet eliyle kullanılması olarak algılamış ve uygulamıştır. İlkokul kitaplarına koyduğu tanımın aksine, din ile devlet işlerini ayırmamış, Diyanet adı altındaki kurumlaşma ile tüm dini etkinlikleri devletin tekeline toplamaya çalışmıştır. Halen süregiden tartışma ve çatışmaların bir yerinde de bu konudaki kimi başarısızlıkları yatmaktadır. Seksen yıllık cumhuriyetin tüm çabalarına rağmen, hâlâ, devletten habersiz ve bağımsız dini etkinlikler sürdürülebilmektedir. Kurulması ve kullanılması her ne kadar devlet denetiminde de olsa, dinci partilerin varlığının belirli bir rahatsızlık verdiği ortadadır. Devlet, dinin kullanılmasını, örneğin, ‘laikliğin kalesi’ CHP eliyle yapmayı tercih eder. Ya da örneğin, laikliğin ‘güvencesi’, ‘koruyucu ve kollayıcı’ gücü ordunun, Türk-İslam sentezci darbeci generalleri eliyle...

Ancak, kimin eliyle olursa olsun, çok fazla kullanıldığında ipin ucunun nasıl kaçırılacağı da ortadadır. Burjuvazinin laik cumhuriyeti, yoksul çocuklarına afyon niyetine ortalığı imam hatip lisesine boğarken, böylece laiklik, hatta cumhuriyet düşmanı bir kitlesel fanatizmin yolunu düzlemiştir. Burjuvazinin laik cumhuriyetinin, ülkeyi seksen yılda getirdiği nokta özetle şudur:  Onların yönetimi altında bu ülke, tarikatların cirit attığı; laik cumhuriyet partileri meclise zor girerken, ancak üçü beşi bir araya gelerek hükümet kurabilirken, dinci partilerin ezici oylarla ve tek başlarına hükümet kurabildiği; adım başına kondurdukları camilerin çeşitli cemaatler tarafından paylaşıldığı, minberlerinden şeriat yeminleri ettirildiği; sokakları takkeli-cüppeli, saçlı-sakallı, çarşaflı-türbanlı ucubelerin doldurduğu bir yer haline gelmiştir. Bu tablo, o çok “modern” burjuvalarımıza, Koçlar’a, Sabancılar’a rağmen değil, tam da onların istek ve iradeleriyle ortaya çıkmıştır. Emperyalizm işbirlikçisi bu kodamanlar, ABD’nin “yeşil kuşak” projesi içine girerken, ABD’nin Afganistan’da Taliban’da, Hizbullah’ta ulaşacağı sonuçlar hakkında, elbette kafa yorma ihtiyacı duymadılar. Elbette kafa yorup bugünkü sonuçları tahmin etseler de sonuç değişmezdi. Çünkü sosyalizmden, işçi sınıfının devrimci eylemliliğinden öylesine korkuyorlardı ki, dinci gericilikle kıyas bile kabul etmez. Bugünkü sonuçları tahmin etseler de yine aynı tercihi yapar, aynı yolu yürürlerdi.

Düzen tarafından ayartılıp düşman saflarında birbirlerine karşı konuşlanmaları sağlanan laiklik tanımına, bir de işçi sınıfı ve emekçiler cephesinden yaklaşmakta yarar var. Burjuvazinin anlayış ve uygulaması orta yerde durduğuna göre, işçi sınıfının laiklik anlayışı nedir ve iktidarında uygulama biçimi nasıl olacaktır?  Bu soruları yanıtlayan çerçevede bir tanıtımla, işçi sınıfı ve emekçiler düzenin bugünkü oyunlarına karşı uyarılmalı, aynı zamanda, dinci gericiliğe karşıtlık adına düzenin belirlediği saflara yönelenler de işçi sınıfının, sosyalizmin saflarına çağrılmalıdır.

         Partimiz TSİP’in programında, bu olay ve durumlara tavrı açık ve nettir:

10. Her türlü faşist ırkçı, gerici halk düşmanı örgüt kapatılacak, yeniden örgütlenmelerine ve propagandasına olanak verilmeyecektir.
11. Her türlü halk düşmanı, komplo ve sabotaj girişimine, provokasyon ve açık saldırılara karşı iç düzen ve güvenliğin sağlanabilmesi amacıyla, işçi ve emekçilerin gönüllü örgütlenmesi sağlanacaktır.

13. Dinin devletle olan her türlü ilişkisi kesilecek, din bütünüyle kendi durumuna bırakılacak, mezhepler arası ayrılıklar yaratılmasına izin verilmeyecektir.

         Din ve vicdan özgürlüğü, bireysel -ama sadece bireysel- anlamda, demokratik halk iktidarının güvencesi altında olacaktır.  İşçi sınıfı arasında ikilik yaratacak her türlü dinci hareketlere karşı açılacak bilimsel uyanış seferberliğiyle işçi sınıfı üzerindeki uyuşturucu, parçalayıcı etkisi ortadan kaldırılacaktır.   

         Yaşanan olayların bize gösterdiği doğru şudur: Ezilenlerin,  gerçek laikliği işçi sınıfının sosyalist iktidarı altında tanıyabilmesi,  dinci gericiliğin her türlü sapkınlığından, işçi sınıfının sosyalist iktidarıyla kurtulabilmesidir.  Bir başka bakışla, tekeller ve tekellerin sınırsız kâr tutkusu olduğu sürece  “gericilik” de hep var olacaktır. Dengeyi sağlamak, toplumsal uyanışı durdurmak için de ezilenler ilerici-gerici, laik-antilaik ayak oyunlarıyla sınıfsal bilinçlerinden uzaklaştırılacaklardır.

         Bu konuda George W. Bush’un kendi sitesinde yayınlanan şu sözleri ders vericidir: “Batıl inançların insanların hayatındaki gücüne inanıyorum. Devletimiz, bir kilisenin, bir sinagogun ya da bir camiin başlattığı bir programdan korkmamalıdır. Amerika’da batıl inanç üzerinde temellenen programlara karşı ayrımcılık yapmamalıyız. Bu tür programların federal parasal desteğe ulaşmasına izin vermeliyiz, çünkü batıl inanç üzerinde temellenen programlar insanların hayatlarını değiştirebilir ve Amerika böylece daha iyi hale gelebilir.”     Buna karşın American Heritage sözlüğü batıl inancı, “Doğa yasalarının bilinmemesine dayanan inanç, ibadet ya da ayin” ve “bilgisizliğin daha da artmasına yol açan korkulu veya aşağılık bir durum” olarak tanımlamaktadır. Bu sözler karşısında Marks’ın saptamalarının doğruluğunu kim yadsıyabilir. 

         “İnancın Sonu”  kitabının yazarı Sam Harris, insanların cennete daha çabuk gitmek için karşılık olarak kendilerinin ya da başka insanların yaşamlarını verdikleri “cennet yükünü” tartışmaktadır.  Harris’e göre, batıl inancın önemli bir toplumsal güç olarak kullanılmasına izin vermek aşırılığı özendirmektedir. “Dinsel inanca, inancın açık kanıttan başka bir şeyle saygınlık kazanabileceği düşüncesine verdiğimiz ödünler bizi dünyada çatışmaların en yaygın kaynaklarından birinin adını olması gerektiği gibi açıkça koymaktan alıkoymaktadır.” 

         Harris’in vardığı sonuç, yıllardır komünistlerin dilinden düşürmediği saptamalardır: “Günümüzün örgütlü batıl inanç hareketi etkisini kendi sınırlı cemaatinin çok ötesine yayma eğilimindedir. Dinin siyasallaştırılması ve batıl inançla yönlendirilen devlet yönetimi ABD’de on yıllardan beri giderek daha da büyük bir güç haline gelmektedir.” 

         SONUÇ:  

         Ülkemiz gündemi özellikle son dönemde milliyetçiliğin ve karşısında gericiliğin yükselişi olaylarıyla dolduruldu. Bayraklı linçler, rahibin öldürülmesi, Anayasa Mahkemesi Baskını, Hrant Dink’in katli, son olarak Malatya’da İncil basımı yapan yayınevinin basılarak üç kişinin acımasız biçimde katledilmesi…   Bunlar, özellikle burjuva basınında “Milliyetçilik Yükseliyor” gibi korku dolu çığlıklarla verildi. Ancak bu eylemlere baktığımızda bu eylemlerde milliyetçilikle birlikte gericiliğin atbaşı beraber olduğunu, hatta çoğu saldırganların tarikatlarda yetiştirildiği, din olgusunun milliyetçilik olgusuyla buluştuğu göz ardı edilemez.  Yıllardır gazete manşetlerinde ve köşelerinde her fırsatta, her toplumsal eyleme  “Vatan elden gidiyor! “ “Din elden gidiyor” “Bayrak inmez, ezan dinmez!”   çığlıkları atanlar yarattığı canavarların yaptıkları karşısında şimdi korkudan titreyerek “Milliyetçilik yükseliyor!” “Laiklik elden gidiyor!” çığlıkları komünistler için bir şey ifade etmiyor. Küresel emperyalizmin egemenlik kurduğu düzen, Ara sıra böyle öncül-artçıl sallamalarıyla varlığını sürdürmek, sopasını hep dik tutmak çabasında. Tıpkı, Güneydoğu’da onları teröre karşı bilinçlendirme çabasıyla savcı ve hâkimlerin evlerinin yakınlarına bomba attıran ve bu durumun ortaya çıkmasına rağmen ceza görmeyen albay gibi...

         14 Nisan mitingi de bu değerlendirmelerin dışında değil elbet.  Cumhurbaşkanlığı seçimiyle egemen düzenin sahipliğini milliyetçilerden almak isteyen dinci gericilik karşısında 1930 statükosunun sürmesinde yarar gören,  rahatının ve dirliğinin kaçmasından korkan insanlar –sayısı o kadar önemli değil- Ankara’yı ve bu statükonun kurucusu Atatürk’ün anıtını doldurdu.    Bu durum işçi sınıfı ve komünistler için bir şey ifade etmiyor. Çünkü Çankaya’nın el ve yön değiştirmesi, keserin sapının el değiştirmesi sadece egemen çevrelerin kendi iç kavgalarından öte bir şey değildir. Kitleler, militarist milliyetçilikle dinci gericilik arasında tercihe zorlanmakta. Biz komünistler için çıplak tek gerçek var:  Bu keseri tutan el kim olursa olsun, yarın işçi sınıfı eylemlerine, toplumsal direnişlere aynı sertlik ve öfkeyle inecektir. İşçi sınıfı ve onun öncü gücü Çankaya’ya çıkmadıkça,  yapılan kavgalar bizi kendisine çekmemeli… Bizi ilgilendiren, olayların ardındaki toplumsal, ekonomik ve politik ayak oyunlarıdır… 

         Görülüyor ki, toplumları kamplara ayıran milliyetçiliğin de, ulusalcılığın da,  dinci gericiliğin de taşıdığı sular,  yıllardır emperyalizmin çarklarını döndürmeye yaramaktadır.   Bunlar, emperyalizmin bizi birinden birini giymeye zorladığı, düşünce ve eylemlerimizi kendi doğrultusunda kullanmaya çalıştığı deli gömlekleridir… Komünistlere düşen sorumluluk, bu iki deli gömleğine karşı işçi sınıfı bilimini her alanda her cephede savunmaktır. Kavram karmaşıklığı, öteden beri emperyalizmin kendi antenleri eliyle devreye soktuğu gizli fısıltılardır. İşçi sınıfı ve komünistler, bu karışıklığın ötesinde ve üstünde olacaktır her zaman...


İLETİŞİM FORMU

NOT: MESAJLARINIZ EN GEÇ İKİ GÜN İÇERİSİNDE CEVAPLANDIRILACAKTIR

 

NOT: telefon numaranızı yazmak istemiyorsanız birkaç rakam yazınız.

[- Sayfayı yazdır - ]


SAYFA BAŞI

ANA SAYFA