SINIF KÖRLÜĞÜ

NECDET COŞKUN

TSİP MYK ÜYESİ

            Cumhurbaşkanı seçimi ile ilgili bir açıklama yapan DİSK ve bazı demokratik kitle örgütleri demişler ki,

            “Ne AKP’ye destek, ne de darbecilere!”

            İşte bu gerekçeyle Ankara’da 14 Nisan’da düzenlenmiş olan mitinge katılmayacaklarını açıkladılar. Merkezin yaptığı açıklamaya karşın, çok sayıda DİSK ve KESK üyesi, ADD’nin düzenlediği bu  “Cumhuriyet Mitingi”ne katılarak demokratik tepkilerini koydular. 

            Bu açıklamayı yapanlar, her zaman olduğu gibi sanal bir devrimcilikle işin içinden sıyrılıverdiler. Neymiş? Bu beyler, AKP’ye destek vermiyorlarmış. Bu açıklamayı yapanlar, gerçekten bunu söylemekle AKP’ye destek vermemiş mi oluyorlar. Bu duruşun bel kemiği yoktur. Bu politikalardır ki, bugün solu kendi köklerinden koparmış, tabanın dinci gericiliğin saflarına akmasına neden olmuştur.

            Önce DİSK’le başlayalım, DİSK, bugün kitle tabanından kopuk, sosyal varlığı tartışılır hâle gelmiş, sınıf ve kitle sendikacılığından uzaklaşmış sadece yönetimi olan bir sendika konumundadır.  Eğer Genel-İş de olmasa, üyesi bile var denilmez. Yani 12 Eylül öncesi o şanlı DİSK’ten geriye kala kala ancak bir iskelet kalmıştır. Bunun nedenini bazıları 12 Eylül faşizmine yükleyerek işin içinden çıkmak isteyebilir. Kuşkusuz,  12 Eylül’ün etkisinin olmadığını kimse söyleyemez. Ne ki, bu yeterli bir neden değildir. Bize göre asıl neden,  sınıf ve kitle sendikacılığının terk edilerek “çağdaş sendikacılık” adı altında bir çizgiye düşülmesidir ki; bu tip sendikacılık, özünde burjuva sendikacılığı yani sarı sendikacılıktır.  Bir sendika, örgütlü olduğu alanlarda işverenle diş ediş bir savaşıma girişip üyelerinin hakkını almıyorsa, işçiler nezdinde bir seçenek olarak öne çıkması düşünülmemelidir. DİSK’in bugün Türk-İş’ten ya da Hak-İş’ten farklı bir yanı kalmadığı için işçilerin DİSK’i sendikal örgütleri olarak görmeleri beklenmemelidir. Bu nedenle, DİSK kendilerini öteden beri solda görenlerin sendikal örgütü olmaktan öte gidememektedir. Yani verdiği savaşımla işçileri kazanmak ve onları eğiterek, onlara sınıf bilinci vermek gibi bir eylemlilikten uzaktır.

            İşin daha da kötüsü DİSK ve bağlı sendikaların çoğu, işçileri kazanıp kendi yağıyla kavrulmak yerine, işçilerden sermaye ile uzlaşmalarını isteyen AB kuruluşlarından ya da Ebert Vakfı gibi kuruluşlardan yardım alarak onların istedikleri doğrultuda politik tutum almaktadırlar. Yani neo-liberalizmin istemlerini demokratlık adına savunmayı ülkemizin ve sınıfımızın çıkarlarıyla karıştırmışlardır. Yani ortalıkta, çok sayıda DİSK’in dışında kişi, sendika vb. örgütler vardır. Bunların bazıları da gerçekten Soros’un pembe çocuklarıdır.

            İşte bu çevreler, bugün gericilerle uzlaşma içindedirler. Örneğin AKP ile uyum içinde olduklarını açıkladıklarında, var olan tabanlarını da yitireceklerini bildikleri için “darbecilere de karşıyız” diyerek yasak savmaktadırlar. Aslında bu çevreler, bir türlü kendilerini 12 Mart–12 Eylül sendromundan kurtaramadıklarından, iki sözlerinden biri darbe olmakta; topluma sürekli darbe öcüsünü fısıldayarak yığınların dikkatini Amerikancı, işbirlikçi siyaset bezirgânı, vurguncu, talancı, ülke satıcısı gericilerden başka alana kaydırmaktadırlar. Bugün darbe olasılığı, neredeyse sıra yakınken, bu söylemi başa alanların ilericilikle, devrimcilikle ne bağları olabilir ki? Ama bu söylentiler, yaşanılan duruma karşın konuşuluyor ve hiç mi hiç gündemden düşmüyorsa, adama demezler mi, “söylenene değil, söyletene bak” diye.

Ne var ki insanlar karınlarından konuşmaya alışmışlar. Ülkemiz, AKP’nin işbirlikçi politikaları ile iyice köşeye sıkıştırılmış; işçisi, köylüsü, geniş çalışan yığınlar yokluk ve yoksulluk içindeyken; son beş yıldır da bu olumsuzlukların nedeni AKP iken; üstelik de o AKP, köşke büyük olasılıkla Recep Tayyip Erdoğan’ı çıkarmak isterken; demokratik kitle örgütü olarak elin kolun bağlı oturacaksın. Bununla da kalmayacaksın, AKP’nin bu tutumuna ve Recep Tayyip Erdoğan’ın Cumhurbaşkanı olma isteğine demokratik tepkisini koyuyor diye, gerici ve işbirlikçi tayfaya katılıp, onlarla birlikte bu mitinge katılanlara ve bu mitingi düzenleyen ADD’cilere “darbeci” betimlemesini yakıştıracaksın. Kimse size onlar gibi düşünün demiyor. Bununla birlikte hedef şaşırtıcılığı yaparak geniş emekçi yığınlarının kafasını bulandırmanızı da istemiyor.

            Parti, sendika, örgüt ya da kişi; her kim olursa olsun sınıfsal bakış açısından yoksun kaldığı andan başlayarak, bütün değerlendirmelerinde yanılır. Bugün sol örgütlerin çoğu halkçı (popülist) politikaların kuyruğuna takıldıkları için olaylara emek-sermaye çelişkisi dışından bakmaktadırlar.  Bugün AB’nin ve ABD emperyalizminin küresel politikalarına kaynaklık eden kitaplarda, dünyada 1000 devlet kurulabileceği ileri sürülmektedir. 1000 devlet demek, bugünkü devletlerin bölünerek site devletlerine dönüşmesiyle olasıdır. Peki, bu 1000 devleti kim ve nasıl kuracaktır?

            Bu, 1000 devlet emperyalistlerin zoruyla kurulacak ve onların boyunduruğu altında olacaktır. Yani emperyalistler, kendilerine karşı olası direnişleri bu şekilde kırmış olacak; halkların sırtına bir kene gibi yapışıp, sonsuza kadar halkın kanını emerek yaşayacaklardır. 

            AB politikalarının içinde sürekli olarak etnik ve kültürel farklılıklardan ve bunların hak ve özgürlüklerinden söz edilirken bu konuda ne kadar içten olup olmadıklarını anlamak için AB ülkelerinde bulunan farklı kültürden ve etnik yapıdan gelenlere nasıl tahammülsüz davrandıklarına bakmak gerekir. Gerçekten de hiç kimse inançlarından ve etnik farklılıklarından dolayı hiçbir baskıyla karşılaşmaması gerekir. Ne var ki, kapitalist-emperyalist dünyanın bu konudaki söylemleri baştan aşağı yalandır. Onların bakışlarında eğer eşitlik olsaydı;  AB, kendini Hıristiyan olarak tanımlamaya girişenler, bunu Türkiye’ye karşı bir argüman hâline getirmeye kalkmazlardı.

            Merkezi Londra’da Kurulu azınlık hakları ile ilgili bir kuruluşun ajandasında, Türkiye ile ilgili şunlar yazılıdır:

            “Türkiye’de etnik ve kültürel azınlık olarak; Kürtler, Rumlar, Ermeniler, Lazlar, Çerkezler, Abazalar, Gürcüler, Arnavutlar, Pomaklar, Süryaniler, Yezidiler, Aleviler, Yahudiler, reformcu Hıristiyanlar… vs. vs. vardır.” denilmekte; bunların ezildiğinden ve haklarını kullanamadığından söz edilmektedir.

            Emperyalistlerin çalışmalarının altında, gerçekten de bir masumiyet yatmamaktadır. Politika, emperyalizmin küresel politikalarına hizmet amaçlı yapılmakta; amaçlanan 1000 site devletinin içinde Türkiye de yer almaktadır.

            Sosyalistler soruna sınıf bağlamında baktıkları için işçileri, emekçileri etnik yapılarına göre ve dinî inançlarına göre bölmeye kalkanlara karşı, karşı dururlar. Azınlıklar üzerinden politika üretmeye kalkanlara ise sınıfın diliyle seslenirler ve “karşı devrimci” derler.

            Sonuç olarak, AB’ci ve ABD’ci vakıf ve kuruluşlardan beslenmek, onların kılıcını çalmak sermaye güçlerinin işidir. Sol, hızla bu alanı sahiplerine bırakmalı ve ayağa kalkıp, sermayenin karşısına dimdik dikilmelidir.  Darbe olmasının bugün için maddi temeli olmamasına karşın, malûm çevrelerin de propagandif etkisiyle, sürekli olarak darbeden söz edip sözde antimilitarist görünmek işçi sınıfını ve geniş emekçi yığınlarını kandırmaktır ve işçi sınıfı tarihinde soylu bir yeri yoktur.

            Her olayda olduğu gibi ADD’nin 14 Nisan 2007 günü Ankara’da yaptığı miting nedeniyle de sol kendi içinde bir kez daha ayrışmıştır.

            Politikaları, uluslararası sermaye ile örtüşen sol…

            Ve

            Politikaları ülke ve geniş emekçi yığınlarıyla örtüşen sol…

            Biz, ikincisiyiz.

            Sınıf körlüğü olanlar mı, yoksa sınıf bilinciyle hareket edenler mi kazanacak.

            Kim kalıcı olacak göreceğiz.

                

İLETİŞİM FORMU

NOT: MESAJLARINIZ EN GEÇ İKİ GÜN İÇERİSİNDE CEVAPLANDIRILACAKTIR

 

NOT: telefon numaranızı yazmak istemiyorsanız birkaç rakam yazınız.

 

               [- Sayfayı yazdır - ]                                    


ANA SAYFA