|
TURGUT KOÇAKAVRUPA BİRLİĞİ VE SOSYALİSTLER (4)
AB’YE TAM ÜYELİK Mİ İMTİYAZLI ORTAKLIK MI?Avrupa Birliği’ne üye olmak için Kopenhag Kriterleri bir ölçü olarak kabul edilmesine karşın, Türkiye’den isteklerin bir türlü arkası kesilmedi. Kıbrıs sorunu başta olmak üzere bazı ön koşulları içeren azınlık hakları ile ilgili diğer katılımcı ülkelerden istenmeyen isteklerde bulundular ve Türkiye’nin bu konuda adımlar atmasını istediler. Türkiye’nin, isteklerin hepsini yerine getirmesi durumunda bile üyeliğe alınamayacağı doğrultusunda çeşitli AB üyesi ülkelerden sürekli açıklamalar yapılarak hoş olmayan suçlamalar birbirini izledi. Bu suçlamaları sanki hiç yapılmıyormuş gibi düşünen AKP politik erki ise, ödün üstüne ödün vererek dik bir duruş sergileyemedi. AKP’nin emperyalist AB karşısında gösterdiği acizlik, geniş emekçi yığınlarının tepkisini çekti. AB NE KADAR SAYGINAvrupa Birliğinin emperyalist odaklarından biri olarak ortaya çıktığına yeri geldikçe değindik. ABD emperyalistlerinin dışında bir güç odağı olarak ortaya çıkan AB, Sovyetlerin yıkılması ile birlikte, neo-liberal öğreti, üye ülkelerde tam anlamıyla egemen oldu. Üye ülkelerde ortadan kalkan sosyal devlet olgusu, sermayenin kasasına büyük ölçekte paralar akmasını getirirken emekçi yığınlar açısından gelişmeler tam tersi yönde oldu. İşçiler ve emekçiler ekonomik, demokratik ve sosyal kazanımlarını arka arkaya yitirmeye başladı. İşsizlik oranı arttı, ücretler düşürüldü. AB, savaş tamtamlarının çaldığı dünyamızda savaş kışkırtıcısı ve savaş yanlısı olarak yer aldı. Rafa kaldırılan demokrasi, yer yer faşizan uygulamalarla kendini iyice belli etti. İşte böylesine ir görünüme sahip AB, Türkiye’nin üyeliğini kendi aralarında tartışmaya başladılar. Fransa ve Almanya gibi birliğin iki güçlü üyesi, Türkiye’nin üyeliğine karşı çıkmalarının yanında, kafa karıştırıcı tutumlarından da vazgeçmediler. Çünkü; AB ülkeleri gerçekte ne Türkiye’yi üyeliğe almak, ne de Türkiye’den vazgeçmek istiyordu. Onlar için kapının önünde bekletilen, kendileri için pazar, gerektiği zaman askerî gücünden yararlanılan bir Türkiye çok daha iyi olurdu. Bu yüzden müzakereler önemli başlıklarda açılmadan kapatıldı. Burada AB’nin saygınlığından söz etmenin olanağı yoktur. AB, oturduğu dünya görüşü nedeniyle insanlığın düşmanı kapitalist-emperyalist sistemi savunmakta, kendi konumunu buna göre yapılandırmaktadır. İşte, Türkiye sermaye güçlerinin Türkiye’yi sokmak istedikleri birlik, böylesi birliktir. Türkiye işbirlikçi sermaye güçleri ve onun politik erki AKP, ülkemiz geniş halk yığınlarına AB ile ilgili olarak sürekli yalan söylemekte ve Türkiye’nin yerinin “uygar” dünya olarak belirlediği AB’nin yanı olduğunu ağzından düşürmeyerek Türkiye’nin kendisine sağlıklı bir yön belirlemesini engellemektedir. Dolayısıyla asla saygın olmayan emperyalist dünya ile yan yana durmaktan ve görünmekten başka bir politika gütmeyen Türkiye, dünya halkları arasında kendi saygınlığını da hızla yitirmektedir. TÜRKİYE’NİN ÇABASI BOŞUNATürkiye egemen erkinin Türkiye’yi soktuğu AB yolu büyük zorluklarla doludur. Türkiye’nin üyeliğine açıktan açığa karşı çıkan Kıbrıs Rum Kesimi, Yunanistan, Danimarka, Avusturya ya da üye ülkelerden bir tanesi “hayır” demesi hâlinde Türkiye’nin üyeliğe alınmaması söz konusu iken, tam üyeliği olabilir gören AKP ve AB’ye girme yanlıları hayal görmektedirler. “AB bir Hıristiyan bloğu değildir.” diyen kimi birlik üyelerinin sözlerinin bir geçerliliği yoktur. Avrupa’nın Hıristiyan demokrat partileri, Türkiye’ye “imtiyazlı ortaklık”tan öte bir yakınlık biçmemektedirler. Bütün bu zorluklara karşı Türkiye işbirlikçi sermaye güçlerinin AB’ye girme aşkı karşılıksız olarak sürmekte; AKP, AB’nin kirli sularında yüzmeye devam etmektedir. Eskiye oranla sesi daha az çıkan AKP, olanlar ve olabileceklerle ilgili aslı yok politikalarından vazgeçmiş görünmemektedir. Ortada raydan çıkan bir tren kazasından söz edilebilir. Ancak taraflar gelinen durumu bu şekilde değerlendirmiyorlar. Türkiye’nin üyeliğine en karşı görünen ülkeler bile bu konudan çok keskin bir dil kullanmaktan kaçınmaktadırlar. Çünkü; onlar için Türkiye’nin bu şekilde tutulması çok daha çıkarlarına olmaktadır. Bu durum da gösteriyor ki, AB ile ilişkilerini koparmış bir Türkiye istenmemektedir. 1997 yılında aday ülke ilan edilmediği için Türkiye, birlikle ilişkilerini askıya almış, bunun üzerine dönemin birlik liderleri Ankara’ya koşmuşlardı. 1997 tarihli Lüksemburg Zirvesi’nden iki yıl sonra Aralık 1999 Helsinki Zirvesi’nde Türkiye önkoşulsuz olarak aday ülke statüsüne alınmıştı. Sözü geçen iki yıl değerlendirildiğinde, Türkiye ne ekonomik, ne de Kopenhag Kriterleri açısından çok büyük adımlar atmış, reformlar gerçekleştirilmiş değildi. Peki AB’nin tutumundaki değişikliğin nedeni ne olabilirdi ya da AB neden böyle bir adım atmıştı. 1999 yılında Kosova’ya gerçekleştirilen uluslar arası müdahale ve Kafkaslardaki enerji kaynaklarının güvenliği çerçevesinde, Türkiye’nin stratejik konumu ve Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği çerçevesinde Türkiye’nin askerî bir güç olarak vazgeçilmezliği rol oynadığı gibi, Türkiye’nin uluslar arası alanda yaşanan siyasi konuları AB nezdinde tartışmama kararı da etkili olmuştu. Yani AB, Türkiye ile ilişkisini kendi çıkarlarına uygun şekilde düşünmenin dışında bir duyarlık gözetmekten oldukça uzaktı. AB’NİN GERÇEK DÜŞÜNCESİ NE OLABİLİR?AB’nin uluslar arası alanda eli zayıflamıştır. Kendisi için gerekli enerji yollarının güvenliği tehlikelerle doludur. Yaşlanan ve emeklilik oranı sürekli artan bir Avrupa söz konusudur. Bu nedenle Türkiye AB için önem kazanmaktadır. Pazar olma, ucuz emek cenneti bir ülke olması da cabasıdır. Bu nedenle AB, Türkiye ile ilişkilerini var olan konumundan daha ileri götürecek değil. Gümrük birliğini sürdürerek askerî ve savunma girişimlerinde Türkiye’den destek alarak, enerji yollarının güvenliğinin bekçiliğini yaptırarak sürdürmek istemektedir. Ancak, bu işler yürütülürken de Türkiye’nin karar mekanizmasının içinde olmaması gerektiğini düşünmektedir. AB’nin Türkiye ilişkilerinin askıya alınması demek, AB’nin değişen ve gelişen dünya koşullarında çok büyük zarar görmesi demek olduğu için, bir yolunu bulup Türkiye’yi “imtiyazlı ortaklık” içinde tutmaya çalışmaktadır. AB’nin konumunu iyi değerlendirmeyen AKP ve AB yanlısı diğer politik çevreler, büyük bir aymazlık içindedirler. Türkiye’yi emperyalizmin hizmetine koşullayan Türkiye egemen çevrelerinin de AB emperyalistlerinin de gerçek niyetlerini bir bir ortaya koymak, yurtsever olmanın da, sosyalist olmanın da tartışma götürmez bir gereğidir ve bu konuda çabaları kat kat arttırmak gerekir. İLİŞKİLER NEREYE DOĞRU SÜRÜKLENİYOR?29 Kasım 2006 tarihinde Türkiye ile ilgili 8 başlıkta müzakerelerin beklemeye alınma önerisi, üye ülkeler arasında tartışmalara neden oldu. Kıbrıs Rum Kesimi, beklemeye alınması gereken başlıkların çok daha arttırılmasını isterken; İspanya, İtalya, İngiltere ve İsveç Komisyona önemli eleştiriler getirerek, beklemeye alınması gereken başlıkların üçe indirilmesini önerdiler. Ancak müzakereye alınmayan başlıklar, neredeyse tamamına yakın oldu. 8 başlığın dışında diğer başlıklar açılmadı. Açılan başlıklarsa, önemli olmayan başlıklardı. Bu durumda müzakereler donma noktasındaydı ve Türkiye, devam mı, tamam mı aşaması bir durağa gelmişti. Aslında bu bir kriz demekti. Gelinen nokta, iki taraf açısından da belli olmuştu. Bu ilişkiyi Türkiye’nin ittire ittire götürmeye çalışmasının hiçbir yararı yoktu. Ne var ki, Türkiye’yi bu noktaya getirenlerin sicili hiçbir dönem temiz olmamıştı. Hele de AKP, bu durumda gelmiş, geçmiş AB’cilere beş basar daha kirli sayılırdı. Aslında müzakere başlıklarının açılanlarının bir tanesi bile açılmamış olsa, diğer başlıklar da kapatılmış sayılmayacaktı. Yani Türkiye için daha çok başlığın açılmasını isteyen ülkelerinin önerilerinin de gerçekten bir anlamı yoktu. Türkiye Katılım Anlaşmasını imzalamadan müzakere başlıklarının kapandığını söylemek olanaklı değildir. Ayrıca AB hukukundaki değişiklikler nedeniyle, müzakere başlıkları, Katılım Anlaşması öncesi yeniden açılabilir. Bu gidişte, Türkiye’nin net olmayan tavırları önemli bir rol oynamaktadır. AB bunu bildiği için Türkiye’yi tam üyeliğin dışında, ara bir yerde tutmaya çalışmaktadır. Otuz beş başlığın bir tanesinin bile kapatılmamış olması sonucu değiştirmeyecektir. YÜREKLİ TUTUM NE OLMALIDIR?Türkiye’nin AB’ye tam üye olmasından yana olanlar, Türkiye’nin çıkarlarını gözetmeyen, çağdaşlık denince aklına Batı gelen, neo-liberalizmi savunan kesimlerdir. Bunlar, Türkiye’nin her koşulda AB’ye girmesini savundukları için iki olası görüşü dile getirmektedirler. Birincisi, Türkiye’nin AB’nin olumsuz tavrından yılmamasını, çalışmasını sürdürerek AB tam üyeliğine girebileceğini savunurken; ikinci görüşte olanlarsa, AB’ye kesin tavır koyarak tam üyeliği kabul ettirebileceklerini savunmaktadırlar. Burada amaç, görüldüğü gibi, sadece AB’ye girmekle sınırlandırılmıştır. Oysa Türkiye’nin AB’ye girdiğinde kazancı ya da kaybettikleri hiçbir zaman dikkate alınmamaktadır. Oysa Türkiye’nin AB’ye girmesi demek, getirisi olmayan boş bir çabadır. Türkiye bugüne dek kapitalist emperyalist sistemle resmî ve gayrı resmî olarak hep birlikte olmuştur. Bu ilişkilerden ne kazandığı sorusuna alınacak yanıt, AB’ye girdiğinde ne kazanacağı sorusuna da yanıt anlamına gelecektir. Türkiye, saldırı ve savaş örgütü NATO’ya girerek emperyalizmin vurucu gücüne katkıda bulunmaktan öte bir yarar sağlayamamış, kine bağımsızlık anlamında çok şey yitirmiştir. Ekonomik ilişkileri ise Türkiye’yi dışa bağımlı bir ülke hâline getirmiştir. Bu bağlamda, Türkiye’nin AB’ye şu ya da bu şekilde girmesi demek, AB’ye yani emperyalizme ekonomik, politik olarak daha çok bağımlı hâle getirecektir. Sosyalistler olarak, ülkemizin emperyalist dünya ile ekonomik ve askerî olarak her türlü bağımlılık yaratan ilişkiye son vermesini savunuyoruz. Yetmez; Türkiye egemen güçlerinin ülkemiz ve başka ülkelere zarar verecek her türlü politik anlaşmaların geçersiz sayılmasını, bu anlaşmaların varsa gizli tutulanlarının açıklanması gerektiğini söylüyoruz. Türkiye’nin AB’ye girmesi, yukarıda karşı çıktığımız ilişkilerin daha da sağlamlaştırılması olduğunu çok iyi biliyoruz. Bu bakımdan doğru ve en yürekli tutumun AB’ye girmemek olduğunu döne döne vurgu yapıyor, geniş emekçi yığınları bu politikanın yaşama geçirilmesi için bizimle birlikte davranmaya çağırıyoruz…. KIBRIS KONUSU HEP TARTIŞILACAKKıbrıs Rum Kesimi’nin AB’nin tam üyeliğine alınmasından sonra, Türkiye’nin tam üyeliğini sürekli olarak engelleyeceği iyi bilinmektedir. Kıbrıs Rum Kesimi dünden bugüne, adada yaşananları yok saymakta; var olan bölünmüşlüğü kabul etmeyerek adanın bütününü temsil ettiğini ileri sürmektedir. Kıbrıs Rum Kesimi’nin bu politikası, ayakları yere basmayan bir politikadır. Arkalarına AB’yi de aldıklarını düşünen Rumlar, sonuçta ellerindeki bu kozu sonuna kadar kullanacaklardır. Bugüne dek dünyadan soyutlanmış Kuzey Kıbrıs Türk halkının çektikleriyle kimse doğru dürüst ilgilenmemekte; Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin ortadan kaldırılarak Rum yönetimine bağlanmasını bir çözüm olarak görmektedirler. Türkiye’nin AB’ye girmesiyle ilgili 35 başlıkta toplanan müzakere başlıklarının açılması, Kıbrıs koşuluna bağlı görülmüş, AB’nin dönem başkanı Finlandiya tarafları Helsinki’de görüşmeye çağırmış; bu yolda bir gelişme olmayınca da bu çağrının yarar sağlamayacağını düşünerek Finlandiya çağrıyı iptal etmiştir. Finlandiya Dışişleri Bakanı Erki Tuomioja’nın Kıbrıs sorununa ilişkin olarak “Finlandiya dönem başkanlığı süresince mevcut koşulların bir anlaşmaya izin vermediği” yönündeki açıklaması konunun yabancısı olmayanları şaşırtmamıştır. Oysa Kuzey Kıbrıs’taki yalıtım kalkmadan Türkiye’nin daha fazla ödüne yanaşmayacağının bilinmiyor olması düşünülemez. Türkiye ile AB ilişkilerindeki olumsuzluk, “tren kazası” sözcükleri ile geçiştirilmek istenmektedir. Ortada tren falan yoktur. Olmayan trenin kaza yapması ise söz konusu olamaz. AB’nin Güney Kıbrıs Rum Yönetimini tam üye yapan kararı, kurumsal çıkmazın asıl adresi olarak görülmeli ve olay nesnel bir değerlendirime tabi tutulmalıdır. Kıbrıs bu nedenle hep tartışılacak ve olumlu bir ilerleme sağlanamayacaktır. Güney Kıbrıs Rum Kesimi AB’nin tam üyeliğine kabul edildikten sonra, ister istemez, Türkiye’yi istemlerini kabul ettirmeye çalışacaktı, öyle de oldu. Bu durumu diğer AB üyesi ülkeler onaylamasalar da (kaldı ki onaylıyorlardı) yapacakları bir şeyleri yoktu. Çünkü AB’nin Türkiye’nin üyeliği ile ilgi olarak kendi üyesini tutmaması düşünülemezdi. Bu, AB’nin güvenilirliğini ortadan kaldırırdı. Olli Rehn’in söylediğine bakılırsa, AB ile Türkiye arasında “şizofrenik” bir durum söz konusuydu, aşılması da olanaklı değildi. Çünkü Kıbrıs, Türkiye karşıtlarının elinde güçlü bir silâhtı. Türkiye’nin Gümrük Birliği Protokolünü bütün yeni üyeleri kapsayacak şekilde genişletmesi gereği, Türkiye’nin de kabul ettiği bir yükümlülüktü. AB, Kıbrıs sorunun çözümü için kendisini ilk adres görmemelidir. Çünkü bu durum sürekli olarak bir gerilim yaratacaktır. Nitekim Kıbrıs Rum Kesimi, hukuken Kıbrıs’ın tamamını temsil ettiğini ileri sürerek Kıbrıs’ın çevresinde petrol ve doğal gaz aramak için Mısır, Lübnan ve bazı ülkelerle anlaşma yaptığını açıklayarak, yakında u kararını yaşama geçireceğini açıkladı. Kıbrıs’ın bu açıklaması, Türkiye’den anında tepki gördü. Rum kesiminin bu kararından vazgeçtiği düşünülürken, tam tersi açıklamalar gelmeye devam etti. Kuşku yok ki, Kıbrıs Rum Kesinin bu gerginliği tırmandırmasının arkasında AB’yi arkasına almış olması söz konusudur. Türkiye ise bu konuda tutumunu değiştirmeyeceğini gösteren sinyaller vermeye devam etmektedir, edecektir de… AB’NİN İÇİ BOŞ KAZANIMLARIProjenin uygulamaya konulmasından bu yana AB, “Liberal Toplum Kuramı” çerçevesinde bir kimlik oluşturacağı sürekli olarak söylenip duruyor. Bireysel özgürlükler, sivil özgürlük, politik haklara dayanan temel inanç ve uygulamalara verilen önem, AB’nin resmî belgelerinde hep belirtilip duruyor. AB, yukarda belirttiğimiz nitelikleri çok önemli göstermekte ve Avrupa’yı barış içinde bir arada tutmanın sigortasıymış gibi algılamaktadır. Oysa bu sözlerin parlak sözler olmanın ötesinde bir anlamı yoktur. Çünkü AB ülkelerinde neo-liberalizmin yaratığı olumsuzluk; ekonomik, demokratik ve sosyal yaşamda daha şimdiden görülmekte ve yaşanmaktadır. AB Anlaşması’nın 49. maddesi demokratik bir sistemle yönetilen her “Avrupalı” ülkeye üyeliği açık tutuyor. Üyelik başvurusunu yapan ülkelerin sözü edilen ortak kimliği ve Avrupa ideallerini paylaşması gerekiyor. Ayrıca İlerleme Raporları aracılığıyla aday ülkelerin yerine getirmesi istenen koşulların da aday ülkeyi AB ile uyumlaştırmaya yararlı olması gerekiyor. Türkiye’nin üyeliğine şiddetle karşı çıkan Avusturya, Türkiye’nin üzerine düşen görevleri yerine getirmediğini ileri sürüyor ve “soluk alma” zamanı tanınması çağrısında bulunuyor. Bilindiği gibi Türkiye’nin AB üyeliği kilitlenmiş bulunuyor. Özellikle Türkiye’den Kıbrıs Rum Kesimi’ne deniz ve hava limanlarını açması istenerek, sözüm ona “altın gol” atması yönünde yoğun çabalar ve istekler oldu. AKP hükümeti resmî bir yazıyla bildirmemesine karşın, bu konuda bir açılım yapmak amacıyla 1 deniz, 1 hava limanı açabileceği önerisi yaptı. Bu öneri, Kıbrıs Rum Kesimi tarafından anında reddedildi. Daha sonraki karşılıklı tartışma ve çekişmeler de bir sonuç vermediği için Türkiye’nin atması beklenen “altın gol” sahanın çimlerine takılıp kaldı. Sonuç olarak Türkiye’nin üyelik müzakerelerinin 35 başlıkta açılıp kapatılması, bir tek üye ülkenin engellemesi durumunda bile olası olmayacaktır. Bu durumda Türkiye, Güney Kıbrıs Rum Kesimi’nin baraj engelini hiçbir zaman aşamayacak, boşu boşuna zaman ve emek harcamış olacaktır. AKP hükümeti bu gerçeği bir türlü görememekte, Türkiye’yi AB kapısında boş yere bekletmektedir. Kaldı ki, AB’ye girmiş olmanın Türkiye’ye ne kazandırıp ne kaybettireceğini iyi görmek gerekiyor. AB’nin benimsemiş olduğu neo-liberal sistemin geniş halk yığınları açısından kazandıracağı hiçbir olumluluk söz konusu değildir. Bu sistem, acımasız bir sömürü sistemi olup; ekonomik, demokratik, sosyal hak ve özgürlükleri rafa kaldıracaktır. Propagandası yapılan ne varsa, içi boş bir tenekeden ibarettir. Sadece tangırdamaktadır, ama ne yazık ki, yararsız bir ses kirliliğidir o kadar. RUSYA-AB İLİŞKİLERİAB’nin Rusya ile ilişkilerini büyük ölçüde enerji belirlemektedir. Enerjide dışa bağımlı AB, kendi arasında birlik politikası oluşturmada da zorlanıyor. Polonya iki koşul ileri sürüyor. Birincisi, Rusya’nın Avrupa Enerji Şartı’nı onaylaması, ikincisi ise, Polonya’nın et ve süt ürünlerine uyguladığı ticarî engelleri kaldırması. Diğer AB ülkeleri, Enerji Şartı’nın onaylanmasını istiyor olsalar da, Rusya ile konuyu görüşmek için bir önkoşul olarak görmüyorlar. Avrupa ülkeleri ile eşit koşullarda ilişki sürdürmekten yana olduğunu sık sık açıklayan Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin, Polonya’nın görüşmeler için önkoşul olarak ileri sürdüğü Enerji Şartı’nı ise Rusya’nın çıkarları açısından kabul edilemez buluyor. Rusya, ekonomisinin ve ulusal gücünün önemli bileşimlerinden biri olan boru hatları sistemini yitirmek istemiyor. Bu nedenle de boru hatları sistemine yabancı yatırımcıların girişini sağlayacak olan koşulu onaylamaya yanaşmıyor, bu konuda kesinlikle ödün vermiyor. Rusya, uluslar arası konumunu sarsacak ilişkiler karşısında son zamanlarda çok daha duyarlı bir politika izliyor. Bu nedenle Rusya tarafından Polonya’nın isteklerinin olumlu karşılanmayacağını görmek olası. Polonya’nın bu konudaki tutumunu iç politik hesaplara yoranlar var. Ancak Polonya, AB’nin gelişkin ülkelerinin, AB’ye yeni alınan eski Doğu Avrupa ülkelerini sık sık dillerine dolamalarından da rahatsızlık duyuyor. Başta Polonya olmak üzere, geçmişte Rusya’nın etkisinde olan ülkeler, kendi geleceklerine zarar vereceğini düşündükleri için son zamanlarda toparlanan Rusya’dan rahatsızlık duyuyorlar. Ancak Natı Avrupa ülkeleri, kendileri için ne olacağı belirsiz, “ortak Avrupa çıkarları”nı değil, kendi ulusal çıkarlarını düşündükleri için Rusya ile ikili enerji anlaşmaları bağıtlamayı daha uygun görüyorlar. Her ne kadar AB, ortak enerjin politikasına ve ortak dış politikaya vurgu yapıyor olsa da Rusya’ya karşı “ortak tavra” dikkat çeken Polonya’nın uyarılarını fazla dikkate almıyor. Zaten Polonya’nın tutumu da birincil olarak kendi çıkarlarını ve güvenliğini öne çıkarmasından kaynaklanıyor. Gelişkin AB ülkeleri ile Rusya arasındaki ilişkilerden zarar gördüğünü düşünen Polonya, giderek daha çok ABD’ye yakınlaşıyor. Son olarak Rusya ile Ukrayna arasında sürtüşmelere neden olan doğalgaz krizi, AB ülkelerini bu konunun önemi üzerinde düşünmeye itti. Buna bağlantılı olarak hem Ortadoğu, hem de Rus enerji kaynaklarına seçenek oluşturacak Hazar enerji kaynakları konusunda arayışlar başlatıldı. Çelişki gibi gelse de, Almanya gibi ülkelerin Rusya’nın doğal gaz boru hatlarını çoğaltma çabasını desteklemelerinin anlamı daha iyi anlaşılıyor. Çünkü AB ülkeleri de biliyorlar ki, Rus doğal gazına ve enerji kaynaklarına seçenek oluşturacak bir sonuca varmaları o kadar kolay değildir. ABD İŞİN NERESİNDE?Baltık Denizi’nin altından Rusya ve Almanya’yı birbirine bağlayacak olan Kuzey Akım Projesi’nin uygulamaya geçişiyle birlikte Polonya’nın AB-Rusya görüşmelerini engellemeye kalkması, bir rastlantı sayılmamalıdır. Kuzey Akım Projesi, Ukrayna ve Polonya üzerinden geçirilen eski boru hattına bir seçenek olarak düşünülmüştü. Bazı yeni Avrupa Birliği üyelerinin tüm çabalarına karşın, AB ülkelerinin Kuzey Akım Projesine verdiği öncelik, bazı gerçekleri de gün ışığına çıkarmıştır. Bu konuyla ilgilenen sadece Polonya değildir. ABD’yi de gerektiği kadar endişe sarmış bulunmaktadır. ABD, Bu nedenle, Avrupa’nın Kuzey Akım Projesi’yle birlikte Rusya’ya doğalgaz bağımlılığının artacağını söylemektedir. ABD, Kuzey Akım Projesinin Hazar Botu Hattını geciktireceğini, Rusya’nın Polonya ve Ukrayna üzerinde etkisinin artacağını dile getirerek işin içine bodoslama dalmak istemektedir. Bir başka deyişle, ABD emperyalizminin tavrı, Rusya’nın çevresindeki ülkeler üzerindeki etkisini sınırlandırmaya yönelik olarak geliştirmektedir. Buradan kalkarak jeopolitik kaygılarla ABD, AB’nin yeni üyelerini etki altında tutmaya çalışmaktadır. Büyük Avrupa ülkelerinin Rusya ile ilişkilerini geliştirmesinden rahatsızlık duyan ABD, yakınlaşmalardan duyduğu kaygı nedeniyle Rusya’nın enerji kaynaklarını kullanıp Avrupa’yı bağımlı hâle getireceği söylemine sarılarak bu ülkeleri kendi politikalarına kazanmaya çalışıyor. Rusya’nın, diğer doğalgaz dışsatımı yapan ülkelerle kartel kurmak istediğini de ileri süren ABD, sorunu saldırı ve savaş örgütü NATO çerçevesinde ele almanın daha etkili sonuçlar getireceğini düşünüyor. AB UFKUNU GENİŞLETİYORABD’nin hoşnut olmamasına karşın, başta Almanya olmak üzere, diğer eski Avrupa ülkeleri, Rusya ile enerji işbirliğini arttırırlarken, Hazar enerji kaynakları konusunda da sürekli olarak çabalarını yoğunlaştırıyorlar. Bu bağlamda Orta Asya ülkelerini birbiri ardı sıra ziyaret eden AB ülkelerinin sayısı arttı. Almanya bu konuya önem verece3ğini açıkça ortaya koyuyor. Orta Asya ülkelerini ziyaret eden Almanya Dışişleri Bakanı, AB-Orta Asya ilişkilerini gündeme alan strateji belgesinin hazırlandığını bildirdi. Azerbaycan’la bir enerji anlaşması yapan AB, Kazakistan’la da benzer bir anlaşma yapmak için girişimlerde bulunuyor. Orta Asya ülkeleri ile ilişkilerini geliştirme yolunda adım atan AB, salt petrol ve doğalgazlarıyla değil, uranyum kaynaklarıyla da yakından ilgileniyor. Rusya ve Ortadoğu enerji kaynaklarına seçenek olarak düşünülen Orta Asya enerji kaynaklarının zorlukları bir yana, buradaki ülkeler üzerinde Rusya’nın halen süren etkisi de bir başka zorluk olarak AB’nin karşısına çıkıyor. AB, durup dururken Rusya’ya karşı Enerji Şartı’nın dayatmıyor. AB, bu yolla Hazar enerji kaynaklarına daha kolay ulaşacağını hesap ediyor. Bu konuda bazı açılımlar sağlamış olmasına karşın, işin içinde Rusya olmadan Orta Asya doğalgaz ve petrolüne ulaşmak olanaksız görülüyor. Hazar petrolünün Avrupa’ya ulaştırılması için Rusya’ya seçenek olarak geliştirilen ikinci proje, Odessa-BrodPlotsk Boru Hattı Projesi’dir. Bu konuda Rusya’nın tavrı belirleyici olacaktır. ÇELİŞKİ VE ÇATIŞKI ORTAMI YARATACAK BİR AB SÖZKONUSUDünyamız, uzun süren bir savaş ortamından henüz kurtulmuş değildir. Toplamalar, çıkarmalar yeniden yapılıyor, denklemler yeniden kuruluyor. Bu arada gelinen noktada Türkiye stratejik nedenlerle AB’nin etki alanında tutulmak isteniyor. Bir başka güç odağı olma hevesi güden AB, Türkiye’ye askerî anlamda gereksinim duyuyordu. 2001 yılından itibaren ABD’nin başlattığı politikalar nedeniyle AB’nin odak olma girişimi önemli ölçüde suya düştü. Bu nedenle AB’nin Türkiye’ye olan gereksinimi ortadan kalktı. Bugün Türkiye’ye enerji ve savunma alanlarındaki güvenliği üzerinden soruna bir yaklaşımı söz konusu. Jeopolitik riskler alanında ortaya çıkacak sorunların çözülmesinde, Türkiye’nin Avrupa’ya yararlı olacağı dile getiriliyor. Bütün bunlara karşın yine de Avrupa ülkelerinin neredeyse tamamının Türkiye’ye karşı 500 yıllık çelişkisi de değişmeden sürüyor. Bu bağlamda Avrupa hiçbir şekilde Türkiye’ye ve Türklere karşı olumsuz tavrından bir türlü vazgeçemiyor. Bu nedenle giderek stratejik önemi yeniden ön plana çıkan Kıbrıs’ta yeni planlar ve dengeler kurulması gündeme oturuyor. Ve Türkiye’ye yönelik yaptırımlar çekmeceden çıkarılarak birer birer masanın üstüne konuyor. BİRLEŞEN BİR AB Mİ? DAĞILAN BİR AB Mİ?AB, günümüzde hem politik olarak, hem de ekonomik olarak çözülmenin eşiğinde duruyor. Politik olarak ABD ile doğrudan ya da dolaylı olarak hem uzun soluklu bir yarışa girmek isteyenler var, hem de ABD’yi destekleyenler ekonomik olaraksa AB’nin temelini teşkil eden 12 ülkesi ile AB’ye sonradan katılan ülkeler arasında yaşanıyor. Çekirdek ülkeler dışında kalan ülkeler, başta serbest dolaşım olmak üzere ekonomik alanda ciddi sıkıntılar yaşıyorlar. Bu sıkıntıların ortadan kalkacağını gösteren bir belirti de yakın gelecekte görülmüyor. Yani AB, hem politik, hem de ekonomik olarak bir birlik değil, açıkça kendini gösteren bir bölünmüşlük yaşıyor. AB’nin malî finansmanlarını sağlayan büyük devletleri, egemenliklerini ve ulus devlet özelliklerini korurlarken, birlik içinde yer alan diğer devletleri her anlamda kullanmaya devam ediyorlar. Avrupa Birliği’nin ekonomik ve politik bölünmüşlüğü, ABD’ye Ortadoğu’da istediği gibi at oynatma olanağı sağlıyor. ABD-AB politik savaşım alanlarından en önemlisini kuşku yok ki, Ortadoğu, Doğu Akdeniz ve Süveyş Kanalı’nın kontrolünü sağlayan stratejik konumu nedeniyle Kıbrıs oluşturuyor. AB, Kıbrıs’ı kendisi kontrol etmek isterken ABD ve İngiltere ise, ortak kullandıkları İngiliz üslerinin korunması için iki kesimli bir Kıbrıs’ı kendi çıkarlarına uygun görüyorlar. Aynı zamanda Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin Rusya ile iyi ilişkileri, ABD ve İngiltere’yi endişelendiriyor. ABD-Rusya arasında geçmiş dönemde yaşanan ağırlıkta olmasa da ekonomik ve politik olarak aralarındaki savaşım, canlılığını bugün de koruyor ve bu iki ülke, pek çok kez karşı karşıya geliyorlar. Türkiye’nin bulunduğu coğrafî bölge ve stratejik önemi nedeniyle, hem ABD, hem AB, hem de Rusya ile ilişkileri olumlu-olumsuz (genellikle olumsuz) kaçınılmazlaşıyor. AB TÜRKİYE’YE DAHA TEHDİTKÂR YAKLAŞMAYA BAŞLIYORBilindiği gibi 1999 Helsinki Zirvesi ile Kıbrıs sorununun içine AB’de sokuldu. AB, bu çerçeve, Türkiye’ye karşı istemlerini yoğunlaştırdı. Ve Kıbrıs Rum Kesimine limanlarını ve havaalanlarını açması baskılar yapmaya başladı. Türkiye ise, bu istekler karşısında KKTC’ye de izolasyonların ve ambargonun kaldırılmasını istedi. Bugün KKTC’ye, Türkiye dışında bütün ülkeler, Rum Kesiminin isteği doğrultusunda ambargolarını sürdürmektedirler. 1979 Barış Harekâtı ile ortaya çıkan bu durumu Rumlar egemenlik haklarının çiğnendiği gerekçesiyle bütün ülkelere yasak getirmiş bulunmaktadır. Rumlardan bu yasağın kaldırılmasını istemek, (egemenlik hakkının çiğnendiğini düşündüğü için) gerçekçi sayılamaz. Türkiye’nin bu bağlamda muhatabı AB’dir, ABD ve diğer ülkelerdir. Yani Türkiye çalışmalarını bu gerçekler ışığında yapmalıdır. Ancak Türkiye’nin dış politikası her konuda olduğu gibi Kıbrıs konusunda da başarılı değildir. Bu nedenle AB, Türkiye’ye yönelik yaklaşımlarında daha tehdit edici bir politika izlemektedir. SORUN ÇOKİlerleme Raporu, Türkiye’nin Avrupa ve hukuk ve değerlerine ters laiklik sorunlarına, emeklilik, cari açık, işsizlik, düşük ücret, yetersiz sağlık hizmetleri, yüksek dış borç gibi konularına hiç değinmiyor. AB, Kıbrıs sorununu yarattığı yetmiyormuş gibi, İlerleme Raporu’nda vazgeçilmezi sayıyor. Güney Kıbrıs Rum Kesimi’ni anlaşmalara aykırı olarak AB üyeliğine kabul etti. Kıbrıs sorunu ne BM’nin, ne AB’nin, ne ABD’mim ya da başka bir ülkenin öncelikli sorunu olamaz. Bunu sorun hâline getiren Yunanistan ve Rumlardır. Kıbrıs sorunu, taşıdığı önem nedeniyle hem Doğu Akdeniz, hem de Ege’de egemenlik sorunudur. KIBRIS RUM KESİMİ VE YUNANİSTAN’IN KULLANMA POLİTİKASIEmperyalist ülkelerin dünyanın her tarafında konumlarını güçlendirmek için bir politika güttükleri bilinmektedir. Bu bağlamda bölgemizde yaşanan tüm olumsuzluklara, bu devletlerin kendi çıkarlarını gözetmek doğrultusunda neden oldukları görülmektedir. Yunanistan, son 200 yıldır Megalo İdea politikalarından vazgeçmiş değildir. Kıbrıs’a bakışı da bu anlayış çerçevesinde şekillenmektedir. Yunanistan yoğun politik çalışmaları ile hem AB’yi, hem ABD’yi ve daha başka ülkeleri işin içine sokarak açıkça kullanmaya başlamıştır. Bu konuda Yunanlı yazar Faturos, müttefiklerini kullanarak ve arkalarına alarak sık sık zafer kazandıklarından söz ediyor: “Yunan Devletinin doğuşundan itibaren müttefiklerimizi uygun şekilde kullanarak ve büyük devletlerin de desteğini alarak tekrar tekrar sınırlarımızı genişlettik.” diyor Faturos. Ayrıca Yunanistan’ın AB içindeki Yunan lobisi o kadar etkilidir ki, buna dayanarak Yunanistan ve Kıbrıs Rum Kesimi, en küçük bir ödüne bile yanaşmıyor. Bu konuları irdelediğimiz zaman, yıllardır kendisini yakından tanıdığımız AKEL gibi komünist bir partinin düştüğü milliyetçi çizgi bizi şaşırttığı gibi, doğrusu bu politikasını anlamakta da zorlanıyoruz. KIBRIS’LA İLGİLİ ANIMSATMALARKıbrıs’ın hem jeopolitik, hem de jeostratejik önemi asla akıldan çıkarılmamalıdır. 1960-1961 Londra ve Zürih Anlaşmaları ile birlikte İngitere, Dikelya ve Akratori’de askeri üsse sahip olmuş ve bu üsler İngiliz toprağı sayılmıştır. Bu üslerden ABD emperyalistleri de yararlanmaktadır. Kıbrıs, bulunduğu coğrafî bölge dikkate alınınca, çok büyük öneme sahiptir. Ortadoğu enerji kaynakları nedeniyle emperyalistlerin göz diktiği bir bölgedir. Bu bağlamda Kıbrıs, ABD ve İngiltere için önem kazanmaktadır. İngiltere, Kıbrıs’ın tamamıyla Rumların eline geçmesinden üslerini yitireceği kaygısı ile var olan durumu yararına sayıyor. ABD ise durumu esnek politikalarla geçiştiriyor. Yunanistan diasporası, Türkiye’nin bölgede etkin bir güç hâline gelmemesi için elinden geleni yapıyor. Bu nedenle Türkiye’nin Kıbrıs’ta asker bulundurmamasını istiyor. Türkiye’nin adadaki konumu Türkiye’ye ekonomik, politik, stratejik olarak yarar sağlıyor. Bu bakımdan iki halk arasında barışın bozulmaması ve eski günlere dönülmemesi için: v KKTC’nin varlığının sürmesinde yarar vardır. v Yunanistan’ın Ege’de oldubittiler yaratmasına fırsat vermemek gerekiyor. v Genel olarak Türkiye’nin güvenliği için yaşamsal bir önemi bulunuyor. v GKRY ile Yunanistan arasındaki stratejik alanların kontrolünü kolaylaştırıyor. v Doğu Akdeniz’deki deniz ticaretinin güvenliğinde Türkiye’ye söz hakkı sağlıyor. Önümüzdeki günlerde3 Bulgaristan’ın Burgaz limanı ile Yunanistan’ın Dedeağaç Limanı arasında inşa edilecek petrol boru hattı ile Ege’de sular biraz daha ısınacak, hükümranlık hakları daha da öne çıkacak ve uluslararası anlaşmaları etkileyecektir. Eğer şu ya da bu nedenle Türkiye Kıbrıs’tan çekilirse, Yunanistan’ın daha çok sorun yaratacağı gözden kaçırılmamalıdır. Yunanistan zaten 2005–2006 dönemi arasında dünyanın en çok silâhlanan ülkeleri arasındadır. AB üyesi Yunanistan sürekli olarak silâhlanıyor. Ege’de var olan durum lehine olmasına karşın bu durumla yetinmiyor, yeni yeni istekler ileri sürüyor. 2004 yılında Avrupa Parlamentosu üyesi olan Yunan milletvekili Yorgo Karatzaferis, Yunanistan’ın karasularını 12 mile çıkarma isteğinin Türkiye tarafından savaş nedeni sayılacağını dile getirerek, AB üyesi bir ülkenin uluslararası hukuktan doğan hakkını kullanmasının nasıl savaş nedeni sayılacağını sorarak Yunanistan’ın niyetini de dışa vuruyor. Yunanistan’ın kara sularının AB’nin karasuları olduğu bahisle, Türkiye’nin bu tehditleri tekrarlaması veya Savaş Nedeni (Casus Belli) deklarasyonunu geri almaması hâlinde, komisyon ve konseyin resmî tutumunun ne olacağını soruyor Yorgo Karatzaferis. Sonuç olarak Yunanistan AB aracılığı ile Türkiye’yi sürekli olarak köşeye sıkıştırmaya çalışmaktadır. Öyle ki, AB nezdinde 2006 yılında Pontus soykırım iddiası ilerleme raporunda kolaylıkla yer aldı. Benzer savlarla savunma konumunda bırakılan Türkiye, haklarını gerektiği kadar savunamamaktadır. Bu tür savlar için Türkiye’nin de Yunanistan’ı suçlayacak, elinde yeteri kadar dayanakları vardır. Ne var ki, bütün bu gereksiz gerginlikler Türkiye ve Yunanistan halkı arasında barışı bozmaktan öte bir işe yaramaz. Avrupa Birliği aracılığı ile politikalarını Türkiye’ye dayatmak isteyen Yunanistan, doğru bir tutum içinde değildir. Her fırsatta barıştan söz eden AB’nin tutumu, hiç de barışa hizmet etmemektedir. Emperyalist odakların barışı savunmasını düşünmek, gerçekte kocaman bir yalandan ibarettir. AB’nin kuruluş amacını, bugüne kadar aldığı yolu, ekonomik, sosyal ve politik haklar konusundaki gerçek yüzünü sınamaya bile gerek yoktur. Ve zaten AB, gerçek yüzünü her fırsatta dışa vurmasına karşın her nedense bu Drakula yüzünü bir tek Türkiye işbirlikçi sermaye güçleri ve onun politik iktidarları görememektedir.
|