TURGUT KOÇAK

AVRUPA BİRLİĞİ VE SOSYALİSTLER (5)

turgutkocak@tsip1974.com

turgut.kocak@hotmail.com

 

KİM GÜÇLÜYSE SULTAN O 

Altı aylık sürelerle değişen AB başkanlık süresinin verimli olmadığı düşünülerek 18 aya çıkarılması gerçekleşmiş oldu. Başkanlığı 1 Ocak 2007 tarihinde devralan ALMANYA, bu süreyi bundan böyle 6 ay değil 18 ay sürdürmüş olacak. AB hedeflerinin gerçekleştirilmesi için 6 ayın az geldiği düşünüldüğünden böyle bir karara varıldı. Almanya bu 18 aylık süreyi Portekiz ve Slovenya ile birlikte sürdürecek. Böylece Almanya, Portekiz ve Slovenya ile birlikte AB’de üçlü başkanlık sistemi de başlamış oldu. Almanya’nın görevi, yani üçlü başkanlık süresi 31 Haziran 2008 yılına kadar diğer iki ülke ile birlikte devam edecek. Aynı şekilde Portekiz de ilgilendiği Afrika konusunda kendi dönem başkanlığını beklemeksizin çalışmalarına yoğunlaşabilecek. Slovenya da tıpkı Portekiz gibi AB’nin yenilik, teknoloji, istihdam ve rekabet gücü yaratma planı olan Lizbon Stratejisine odaklanarak Temmuz 2008 için konulan ana hedeflerin tutturulması için işin başından başlayarak çalışabilecek. AB’nin ikinci başkan üçlüsü ise Fransa, Çek Cumhuriyeti ve İsveç olacak.

            Öteden beri AB’nin içinde yaşanan olumsuzlukların nedeni olarak dönüşümlü başkanlık sistemi görüldüğü için bu duruma bir çözüm aranmaktaydı. Bu konuda görüşlerini dile getiren Valery Giscard d’Estaing, “Eğer 6 ayda değişen bir başkanlık sisteminiz varsa hiçbir şey gerçekleştiremezseniz.” diyerek konuya yaklaşımını dile getirmişti. d’Estaing Anayasası ile bu sistemin daha kalıcı bir duruma getirilmesinin amaçlandığı bilinmektedir. d'Estaing Anayasası konusunda bir sona varılamadığından işlerin daha başarılı yürütülebilmesi için üçlü başkanlık sistemi yaşama geçirildi. Böylece başkanlığın 6 ay değil 18 ay sürmesi, sürenin uzatılması nedeniyle Almanya’dan,  ortaya çıkmış bulunan sorunların çözümü konusunda beklentiler de artmış olacak.  

1 OCAK 2007 – 31 HAZİRAN 2008           

            Ocak 2007 İle birlikte Almanya için çifte başkanlık dönemi başlamış oldu. Almanya hem AB’nin,  hem G8’in başkanlığını üstlenecek. Bu nedenle Almanya 2007 yılında dünyanın gündemine oturmaya başladı. Almanya Başbakanı Angela Merkel, bu çifte başkanlık döneminden iyi bir sınav vererek başarıyla çıkmak istiyor. Bu nedenle dış dünyaya karşı başarılı olmak için arkasına ulusal desteği almaya çalışıyor. Bu bağlamda; küresel dengesizliklerin azaltılması, ABD’nin giderek büyüyen cari açığı, AB ve Japonya’daki yetersiz büyüme ve dünya döviz rezervlerinin Asya kıtasında yoğunlaşması gibi konularda çözüm arayarak başarı olmak istiyor Merkel.

            Son Dünya Güvenlik Konferansında Merkel, Afrika ile ilgili olarak ajandalarında çok şeyler olduğunu söylemiştir. Bu durumun aslında Afrika’nın emperyalistler tarafından bir kez daha paylaşılmasından başka bir olmamasına karşı dünya kamuoyunun önüne Afrika’da giderek kötüleşen yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve kalıcı hâle getirilmesi gibi yaldızlı laflarla çıkılmaya kalkışılmaktadır. Sözüm ona, “İyi Yönetim, Sürdürülebilir Yatırım, Barış ve Güvenlik” gibi konulara kendi önderliğinde adım atmaya girişmek istiyor Merkel. Almanya’nın görüldüğü gibi G8 için başarı hedefleri olsa da, dünyanın dikkatini daha çok AB’nin başarılarıyla çekmek istediği de gözden kaçmıyor. Buradan kalkarak, AB’nin anayasa çıkmazının sonlandırılması, eski Sovyet devletleri ile daha sıkı bağlar kurulması, enerji konusunda ilerlemeler kaydetmek, çevre sorunlarıyla daha yakından ilgilenmek. Bürokrasinin azaltılması gibi konular Angela Merkel’in önemli görevler olarak ön sıralarında yer alıyor. 

            Almanya’dan beklentiler çok. Bu durum Almanlar tarafından da iyi bilindiği için Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier, “Harikalar yaratmamızı beklemeyin, sadece gündemimizdeki konuları ele alacağız.” diyor.  Yine Steinmeier  “beklenmedik olayların gündemi meşgul etme” olasılığına da işaret ederek başarı bekleyenlerin dikkatini çekmeden yapamıyor. Bütün bunlara karşın, 18 ay içinde AB Anayasası’nın bir çözüme ulaştırılabileceğini Almanya’dan diğer AB ülkeleri umutla bekliyor. 

ANAYASA ÖNEMLİ 

Bugüne kadar AB Anayasası’nı referandum yoluyla İspanya ve Lüksemburg onaylamış durumda. Bu yüzden de “Anayasa değişmesin” diyenlerin başında bu grup geliyor. Çünkü değişiklik yapılırsa, oylamayı kabul eden kendi halklarının iradesinin hiçe sayılacağını düşünüyor.  Bu konuda Fransa, Hollanda, Belçika farklı düşünüyorlar. Bu bakımdan da Anayasa metninin bazı bölümlerinin esas alındığı bir “mini” anlaşma üzerinde uzlaşılması gerektiğini belirtiyorlar. Bu konuda başı Fransa çekiyor. Benzer bir farklılık da Hollanda tarafından dile getirilerek, Brüksel’e daha fazla yetki veren kısımların budanmasını istiyor. Bu nedenle de Paris’le dayanışmayı sürdürüyor. Bu durumda işin zorluğunu gören Almanya Şansölyesi Angela Merkel, mecliste yaptığı bir konuşmasında 2009 yılında yapılacak olan AB Parlamentosu seçimlerine kadar Anayasa konusunda bir sonuca varılamamasının “tarihî bir başarısızlık” olacağı konusunda uyarılarda bulunuyor.

Bilindiği gibi AB, 25 Mart 2007’de 50. yılını kutladı. Bu nedenle Almanya, AB üyesi tüm ülkelerin vatandaşların anlayacağı ifadelerin Anayasada yer almasını ve tam bir işbirliğine yönelinmesini istiyor.

AVRUPA İLKELERİ

AB Anayasası konusunda uzlaşmak için Almanya’nın Avrupa değerlerine özel bir önem verdiğini her söyleminde görmek olası. Konuyu açarsak, Anayasa’nın “sürdürülebilir, etkin ve adil bir sosyoekonomik bir düzeni küresel sahneye getirmeye” ve “Avrupa tarzı yaşantıyı korumaya” hizmet edeceğinin AB vatandaşlarına anlatılması öncelik taşıyor. Avrupa’nın değerlerinin korunmasına sık sık vurgu yapılmakla kalınmıyor, bu konuda düşün birliği içinde olunması da öne çıkıyor. Bu nedenle AB Anayasası çıkmazının aşılması ve Anayasal değerler çevresinde kenetlenilmesi gereği savunularak bu krize bir son verilmesi üzerinde duruluyor. Bu görüşleri savunan Almanya’nın, dönem başkanlığının gündemine yönelik yaptığı bir açıklamada, tarihin Avrupa’yı “kesin ve bitmiş” bir şekilde yaratmadığı, “Avrupalı halk ve milletler ne olmasını istiyorsa” Avrupa’nın “o olacağını” dile getiriyor.  Görüldüğü üzere AB için Anayasa krizinin aşılarak bir sona varılması büyük önem taşıyor. Almanya’nın 18 aylık bu döneminin sonuna kadar Anayasa sorununun çözülmesinin beklentisi, ilerisi için de zorunlu bir gereklilik olarak görülüyor.  

AB’nin yaşadığı zorluk, neo-liberal sistemin yarattığı zorluklardan kaynaklanıyor. Sistem, AB içinde yer alan ülkelerin ekonomik gelişkinliklerine göre ülkelere farklı farklı yük yüklemenin yanında, genel olarak üye ülkelerin geniş emekçi yığınlarına giderek yaşamı daha da zorlaştırıyor. Sovyetlerin yıkılmasıyla başlayan süreç bütün acımasızlığı ile sürüyor. Süreç içinde AB ülkelerinde sosyal devlet olgusu adım adım eritilerek yok ediliyor. Bir bakıma kapitalizm, doğası gereği sonuçları uyguluyor.  Her ne kadar “sürdürülebilir etkin ve adil bir ekonomik düzeni küresel sahneye getirmekten” söz ediyorsa da AB ülkelerinde yaşanan gerçeklerin hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Söylenenlerle gerçek yaşamın birbirini tutmadığı AB ülkelerinde gelecekte önemli rahatsızlıkların da yaşanacağını göstermektedir. Yani kâğıt üzerinde uzlaşmaya varılmış bir Anayasa bile sonucu beklenildiği gibi değiştiremeyecektir. Kaldı ki, bir AB Anayasası’nın kabul edilmesiyle sorunun çözülmeyeceğini önceden kestiren birçok AB ülkelerine referandumla Anayasası kabul ettirmek sanıldığı kadar kolay olmayacaktır. Almanya bunu bildiği için üzerinde kolaylıkla uzlaşılacak, AB vatandaşlarının kolaylıkla anlayabileceği ifadelerle anlatılmış bir “mini anlaşma”dan söz etmektedir. Ne söylenirse söylensin çözümün kolay olmadığı Almanya tarafından gerektiği kadar bilinmekte. Bu nedenle başarı konusunda ihtiyatlı davranılmaktadır. Son söz diyebiliriz ki, kapitalist-emperyalist sistemin elinde bir sihirli değnek yoktur. Kim güçlüyse sultan da odur. 

AB ANAYASASI KONUSUNDA ALMANYA NE YAPABİLİR?

            ESKİ Fransa Cumhurbaşkanı Valery Giscard’Estaing’in başkanlığında çok sayıda bürokratla birlikte on altı aylık bir çalışma sonucunda hazırlanan AB Anayasası, yeniden üyelerin gündemine geldi.

ANAYASA BÖLÜNMEYİ GETİRİYOR

            Beethoven’in 9. Senfonisi (Neşeye Övgü) AB’nin Anayasası tarafından ulusal Marş ilan edildi. Almanya 2007 başından başlayarak 18 ay üçlü başkanlık döneminin başkanlığını yapacak. Bu nedenle AB Anayasası’nı yeniden diriltmek isteyen Başbakan Angela Merkel büyük bir çaba harcayacak. Bu görevin başarılmasının oldukça zor olduğunu, kendisinden bir mucize beklenmemesini söyleyen Angela Merkel’in bu sözlerine karşın AB ülkeleri, kendisinin bu görevi başaracağına inanıyor.  Merkel’e duyulan güvene karşın bunu başarması yine de olanaksız görünüyor.

            Almanya, AB ile birlikte G8’in de dönem başkanlıklarını eş zamanlı olarak yürütüyor.  Bu durum Almanya açısından bir coşku yaratmasına karşın yine de işin zorluğu Angela Merkel’e büyük bir sıkıntı yaşatıyor. 26 Ocak 2007’de Madrid’de bir araya gelen “Anayasa Dostları” grubu, Lüksemburg ve İspanya’nın önderliğinde Anayasa’yı 18 AB üyesi ile birlikte henüz onaylanmamış ama AB Anayasası’na destek veren Portekiz ve İrlanda, var olan metinden daha ileri gidilmesini gerektiği üzerinde anlaştılar. 18’lerin metnin temel içeriğine bağlı kalınması doğrultusundaki tutumu diğer AB üyelerince tepki gördü. Avrupa’nın büyük bir Pazar ya da serbest ticaret bölgesi olarak kalmasına izin veremeyeceklerini belirten 18’ler grubu, Anayasa’yı onaylamayan dokuz ülkenin bu çıkmazı ortadan kaldırmak için bir şey yapmadıklarını belirtmeleri bir anda ortalığın karışmasına neden oldu. Bu nedenle Anayasa’nın Dostları grubunun şubat ayında Lüksemburg’da yapmak istedikleri toplantı, daha fazla bölünmeyi körükleyeceği düşünüldüğü için Angela Merkel’in girişimiyle iptal edildi. Dönem Başkanlığı sıfatıyla görüşlerini açıklayan Merkel, Anayasa konusunda ortak bir görüşe varılamamış olmasının üyeler nezdinde hayal kırıklığı yarattığını söylüyor. Merkel, 18’lerin tutumundan kaynaklanan rahatsızlıktan dolayı büyük bir endişe duyuyor. Merkel, bir yandan Anayasa’yı politik çıkarları için kullanmak isteyen liderlere karşı sert çıkarken, diğer yandan da Anayasa karşıtı ülkeleri iknaca çalışıyor. Ocak ayının sonuna doğru Prag’a giden Merkel, Çeklerin yeni başbakanı Mirek Topolanek’i ve Devlet Başkanı Vaclav Klaus’u ikna etmek için uğraştı. “Avrupa Devletleri Organizasyonu” adıyla AB’nin hükümetler arası bir yapıya dönüşmesinden yana olan Vaclav Klaus ile Merkel’in görüşmesi, Alman gazetesi Frankfurte Allegemeine Zeitung’a göre sert kayaya çarpmaktan farksızdı. Geçen haziran ayında kurulan üçlü koalisyonun başı Topolanek ve Devlet Başkanı Vaclav Klaus, yeni ve daha basit bir Anayasa metni oluşturulmasından yanalar. Topolanek’in Anayasa ile ilgili olarak görevlendirdiği özel müzakereci Jan Zahradil, yeni bir metnin oluşturulmasını savunuyor. Aslında Zahradil’in AB’nin daha da bütünleşmesine karşı olduğu da biliniyor. 2003 yılında Jan Zahradil,  “Demokrasiler Avrupa’sı” adıyla bir seçenek sunarak taslak metne karşı çıkmıştı. Merkel ile görüşmesinin ardından Zahradil, Almanya Dönem Başkanlığının istemlerini yerine getirmenin ülkesi için de AB için de iyi olmayacağını söylemesi dikkat çekiyor. Anayasa’ya karşı çıkmalarının nedenini Zahradil, Anayasa’nın kabul edilmesi hâlinde Avrupa Adalet Divanının yetki alanını genişleterek bağlayıcılık kazanacağını, bu durumun da AB Temel Haklar Şartı ile birliğe üye devletlerin ulusal politikalarına hükmedeceği endişesine bağlıyor. Metnin daha basit ve anlaşılır olmasını savunan Zahradil, yeni bir metin ile AB düzeyinde yetki ve yargı alanlarının net bir şekilde tanımlanmasını istiyor.

            Kaczynskilerin yönetimindeki Polonya, AB’nin daha fazla bütünleşmesine şiddetle karşı çıkan üye devletlerin başını çekiyor. Radikal söylemleri ile dikkatleri üzerinde toplayan ikizler, idam cezasının geri getirilmesi istemlerinden, eşcinsellerin cehennemde yanmayı hak ettiklerine dair açıklamalarına kadar AB’nin kabul ettiği değerlerle taban tabana zıt düşünceleri savunuyorlar. Federal bir yapıyı savunan Anayasa’ya Polonya karşı çıkıyor. Merkel’in Prag’ı ziyaretinden önce bir araya gelen Lech Kaczynski ve Vaclav Klaus, anayasal anlaşmanın bu şekliyle kabul edilir olmadığını söylüyorlar.

DİĞER ÜLKELER

            Birliğin eski ülkelerinden Hollanda’da Anayasa kabul edilmedi. Bu konuda göze batan bir çalışma da söz konusu değil. Mevcut Anayasa ne kadar değiştirilirse değiştirilsin Hollanda’da kabul görmesi oldukça zor görünüyor. Hollanda hükümeti İnternet üzerinden 100.000’den fazla katılımcı ile bir anket düzenledi. Bu ankete göre “anayasa” sözcüğü bile katılımcılar tarafından ürkütücü bulunuyor. İşçi Partisi milletvekili Frans Timmermans, yeni bir çözümün zorunlu olduğunu söylüyor. Anayasa referandumu yapılırken sağ kanattan Özgürlük Partisi ve sol kanattan sosyalist parti 10 sandalyeye sahiplerken, şimdi parlamentoda 34 sandalyeleri bulunuyor.  Bu durum da gösteriyor ki, İşçi Partisi milletvekili Frans Timmermans, Anayasa ile ilgili bir çözümün zorunlu olduğunu söylemesine karşın, sorunun çözülmesi olanaklı görülmüyor.

            Cumhurbaşkanlığı seçimleri sırasında Fransa’da da AB Anayasası bir seçim malzemesi olarak kullanılmaya devam edildi. Cumhurbaşkanı seçilen eski İçişleri Bakanı Nicolas Sarkozy, Anayasa yerine mini bir anlaşmadan yana olduğunu söyledi. Sarkozy, Avrupa Komisyonu Başkanı’nın Avrupa Parlamentosu tarafından seçilmesinden Avrupa için bir dışişleri bakanının belirlenmesine karşı çıkmıyor. Ne var ki, adalet ve içişleri konularında oy birliğinden nitelikli oy çoğunluğuna geçilmesini öngören Anayasa hükmü yerine “süper nitelikli oy çoğunluğu gibi yeni bir oylama sistemi getirilmesinden bu yana bir düşünce ortaya koyuyor.  Sosyalist aday Segolene Royal ise, referandumu gerekli görmeyen Sarkozy’nin aksine, yeni bir anlaşma metni ile referanduma gidilebileceğini dile getirdi.  Bu durum da gösteriyor ki, Almanya Dışişleri Bakanı Frank Walter-Steinmeier’in anayasa konusunu seçim malzemeleri yapmamaları konusunda çağrısına karşın Fransa’da durum değişmedi. AB Anayasası, seçim malzemesi olarak bal gibi kullanıldı.  

            Angela Merkel, ikili görüşmelerle AB Anayasası’nı yeniden canlandırma çabasını sürdürüyor.  Bu yolla bu çabalardan rahatsız olanların sesini yükseltmeye engel olmaya çalışıyor. Merkel, sonuca daha kolay varılması için tüm üye devletlerden bu çalışmaları yürütecek kişilerin daha ılımlılar arasından seçilmesini istiyor.  Stockholm hükümetinin AB Anayasası’nın referanduma götürülmesi için neler yapılması gerektiğine dair Merkel’e bir mektup yazması muhalefetin tepkisiyle karşılandı. Anayasayla oluşturulacak bir federal yapıya karşı çıkan İngiltere ise, Anayasa tümden rafa kaldırılmadıkça yapılacak küçük değişiklikleri hiçbir şekilde kabul edilir bulmuyor. Başbakan Tony Blaire’in yerini bırakacağı düşünülen Maliye Bakanı Gordon Brown, İngiltere’nin en fazla mini bir anlaşmaya evet diyeceğini dile getiriyor.  İngiltere AB’nin bir Anayasa’ya gereksinimi olmadığını düşündüğü için politikalarını giderek daha da sertleştirdiğini görüyoruz.

            AB’nin bu hâliyle daha fazla devam edemeyeceği görülmektedir. Roma Anlaşması metninde “üye devletler arasında mümkün olan en yakın birliğin temellerinin atıldığı” iradelerini ortaya koyanlar, şimdi bu iradelerine sahip çıkmayarak Avrupa ruhunu yarı yolda paramparça etmektedirler.  Bu görünüm devam ettiği sürece, AB’ye olan güven kaçınılmaz olarak, giderek azalacaktır.

            50. yılını olduran AB, şimdi bir çıkmaz içindedir. Sorunlar nedeniyle ekonomik bütünleşmeden siyasal bütünleşmeye geçişin ne denli zor olduğu bilindiği için üye ülkeler, tek tek, kendi içlerinde bir hesaplaşma içindedirler. AB’de genişlemeye ara verilmiştir. Bu bağlamda AB’yi yakından gözlemekte ve Kapitalist-emperyalist sistemin çıkar yol olmadığını görmekte ve göstermekte çok büyük yarar bulunmaktadır.

AB TÜRKİYE’YE NEYİ DAYATMAK İSTİYOR?

            AB, Anayasal sorunlardan kaynaklı iç sorunlar yaşamanın yanında, genişleme ile de ilgili sorunlar yaşıyor. AB’nin içinde yer alan 27 devlet, bir türlü birlikle bütünleşemiyor. Çünkü kendi içinde işleyişi bir türlü tarafların kabul ettiği bir kurala oturtamamanın yanında, ülkeler ulusal çıkarlarının gözetilmediğine de inanıyorlar. Bu nedenle birçok AB üyesi ülke, dönem başkanı, Almanya Başbakanı Angela Merkel’e kök söktürüyorlar. Taraflar arasında sağlıklı ve kabul edilebilir bir uzlaşmaya varılmadıkça da bütünleşme yapaylıktan öte gidemiyor. Salt bu yüzden AB’yi zor günler bekliyor. 16 Kasım 2006 tarihinde “AB’nin bütünleşme” kapasitesi masaya yatırıldı ve bu kurum tarafından hazırlanan rapora göre; AB’nin yeni bir genişlemeye hazır olmadığı dile getirildi. Yine bu raporda, “AB yeni bir genişlemeye ya hamiledir, ya da değildir, yarı hamilelik gibi bir durum olamaz.” denildi.  AB’nin yeni sözleşmelere gereksinimi olduğuna vurgu yapıldıktan sonra Türkiye gündeme getirilerek Fransa, Avusturya ve Danimarka gibi ülkelerin dile getirdiği görüşler göz önüne alınırsa, yeni bir genişlemenin zorluğu kendiliğinden ortaya çıkıyor.

GENİŞLEME VE BÜTÜNLEŞME

            Genişleme konusunda AB’ye üye ülkelerin halkı kaygılar taşıyor.  Daha doğrusu üye ülkelerin halkı bu konuda gerçekten de yeterince bilgili değiller. Genişleme ile ilgili durumlarla karşılaşan yığınlar, kendi içinde bütünleşmemiş bir AB’nin yeni genişlemelerle daha sorunlu hâle geleceğini düşünerek ürküntü duyuyor. Genişleme arka arkaya gelirken AB, kendi arasında uyabileceği yazılı bir mini metne bile sahip olamadı. Kaldı ki, AB Anayasası’nı oylayıp kabul edenlerle, kabul etmeyenler arasında sürüp giden çekişme, kaçınılmaz olarak bölünmeyi derinleştiriyor. Merkel, İspanya ve İrlanda’nın başını çektiği Anayasa’yı kabul edenlerin tepkilerini azaltmak için uğraş veriyor. Ayrıca birliğin Euro’ya geçişi ile birlikte, ekonomik sıkıntıların baş göstermesi; 1 Mayıs 2004’ten sonra üye olanların getirdiği ekonomik yükler de üye ülkelerde korkuyu fişekliyor. Bu korku, ister istemez, genişlemeye karşı tepkiyi körüklüyor. 29 Mayıs-1 Haziran 2005 tarihlerinde, AB’nin iki kurucu üyesi olan Fransa ve Hollanda’da AB Anayasası’nın reddedilmiş olması korkuyu daha da su yüzüne çıkarıyor. 

AB ülkelerinde Türkiye’ye karşı bir önyargının varlığı zaten biliniyor. Bu yargının yanına, bir de AB içindeki belirsizliği ekledik mi Türkiye’nin birlik içinde görülmesi otomatikman zorlaşıyor. Türkiye, AB ülkelerinden dinsel ve kültürel olarak farklıdır. Bu nedenle AB üyeleri, Türkiye’yi içine sindirmekte zorlanıyor. Fransa, Avusturya ve Almanya’daki Hıristiyan Demokratlar ve muhafazakâr kesim, salt bu nedenle farklı tutum takınıyor. Bu gerçekler ışığında durumu anlamaya çalıştığımızda görüyoruz ki, Türkiye AB’ye alınmak istemiyor. Ne var ki, Türkiye’nin konumu nedeniyle de Türkiye’den vazgeçilmesinin olanağı yok. Avrupa enerji kaynaklarını elde edebileceği ve bu kaynakların güvenliğini sağlayabileceği bir koridor ülke olarak görüyor Türkiye’yi. 13 Ekim 2006 tarihinde yayınlanan enerji raporunda Türkiye’den kaçınılmaz bir enerji koridoru olarak söz ediliyor. Daha pek çok nedene bağlı olarak Türkiye’den vazgeçilemiyor.

            AB, Türkiye ile gümrük birliğinin devamı, enerji yollarının güvenliğinin sağlanması, askerî ve Güvenlik konularında Türkiye’den destek sağlanmasını isterken, bu yönde alınacak karar mekanizmasının içinde yer almasını istemiyor. Bu yönde Hıristiyan Demokratların tutumu açıkça biliniyor. Bu nedenle Türkiye’nin AB’ye tam üyeliği, hiçbir şekilde öngörülmüyor. Ne var ki AB, yukarda değindiğimiz nedenler yüzünden Türkiye ile yalnızca işbirliği yapabilecek bir ortaklığa ancak rıza gösteriyor. Bu öneri ilk kez gündeme gelmiş bir öneri değil, bizzat Almanya Başbakanı Angela Merkel’in ağzından çıkmış olup formülasyonu da  “İmtiyazlı Ortaklık” olarak yapılıyor.

İMTİYAZLI ORTAKLIK

            Sözü geçen “imtiyazlı ortaklık” nedir? Türkiye neden tam üyeliğe alınmak istenmiyor da “imtiyazlı ortaklık”a ikna edilmeye çalışılıyor. Yoksa kimilerinin söylediği gibi Türkiye ekonomik olarak üyeliğe hazır değil de onun için mi kapının eşiğinde bekletiliyor?

            “Ayrıcalıklı ortaklık”, AB’nin kurallarına ve hukukî işlerliğine bağlı olarak tanımlaması yapılmış bir anlamla örtüşmüyor.  AB, tamamen pratik olarak siyaseten kendi işini kolaylaştırmak için Türkiye’nin burnuna dayadığı bir olgu.  AB, hem bu yolla Türkiye’nin üyeliğini kapının eşiğinde beklemeye alır ve kamuoyuna bir ileti verirken, diğer yandan da bu yöntemle Türkiye’nin tepkisini ölçmek istiyor. Bununla birlikte “İmtiyazlı Ortaklık”tan söz eden AB, kalkıp “Konsey Kararı” hâline getirerek Türkiye’nin karşısına çıkmayı göze alamıyor.

            “Ayrıcalıklı Ortaklık”la ilgili bugüne dek pek çok şey söylenmiş olmasına karşın, bugüne kadar “şunları şunları içeriyor” da denilmiş değil. Nasıl uygulanacağı ve ne olduğu bir ilişki biçimini anlatmakla birlikte, kamuoyunun bilgisine yansıyan bir bilgi de ortalıkta bulunmuyor.

            Ortaklık yoluyla Türkiye AB’ye tam üye olamayacak ama bir biçimde AB’ye bağlı bir hâle getirilecek. Bu yolla AB ülkeleri Türkiye üzerinden elde ettikleri yararları yitirmeyecekler: Örneğin, Avrupa Gümrük Birliği’ne bağlı kalınarak AB’nin sanayi ürünleri Türkiye’ye kolaylıkla satılacak. Türkiye’nin bir Pazar olarak elden çıkarılması, böylelikle engellenecektir. Böylece Türkiye’nin sömürülmesi, “ayrıcalıklı” bir şekilde devam edecektir.  Hem bu yolla ekonominin diğer alanlarında bütünleşmeye gitmek için bir çaba harcamaya da gerek kalmayacaktır. AB, emeğin serbest dolaşımı ile ilgili bir riskten kendisini kurtardığı gibi, bu yönde harcanması gereken fonlardan da kendisini kurtarmış olacaktır. Türkiye ekonomisinin tüm alanlarının AB tarafından hazmedilmesine gerek kalmadan, AB’yi neresi ilgilendiriyorsa orasıyla yetinilerek sonuca gidilmiş olacaktır. Türkiye’de böyle bir durumu, “hiç yoktan iyidir” diye kabul edecek işbirlikçiler olduğunu unutmamak gerekiyor.  Çünkü ticaret ve bazı yatırımların bozulması, AB ülkeleri tarafından pek de arzu edilecek bir şey değildir. Türkiye’nin AB’ye tam üye olması demek; Türkiye’deki siyasal mekanizma, yapı ve ilişkilerin değiştirilmesi anlamına geldiği de açıktır. 

            Türkiye’nin önüne konan istemler, demokratik gibi görünüyor olsa da emperyalist amaçlara hizmet edecek açılım ve tuzaklarla doludur. Örneğin; Türkiye’nin azınlık sorunları, devletsel egemenlik alanları, laiklik, siyasal partiler ve seçim sistemleri, otorite yapıları, insan hakları sorunları gibi pek çok alanda bir yapılanmaya gidilmesi istenmektedir. Bu durun, Türkiye’nin kuruluşundan başlayarak, bazı alışkanlıkların terk edilmesini gerektirmektedir. Bu anlayışların değiştirilmesini isteyenlerle, istemeyenler arasında AB’ye girilse de girilmese de bir çatışkı yaşandığı ortadadır. Bu bağlamda “Ayrıcalıklı Ortaklık”, Türkiye’nin siyasal dönüşümlerine direnen, ekonominin gelişmesinin önündeki en büyük engel tarım kesiminden siyaseten beslenenler için çok önemli bir formül olarak görülmektedir. Daha açık söylemek gerekirse, “Ayrıcalıklı Ortaklık” yöntemiyle Türkiye’nin demokratikleşmesi doğrultusunda istemler, yerini var olan durumu kabule dönüşecektir ki, bu da bazı çevrelerin işine gelecektir. AB ülkemizdeki tepkileri de yakından izlediği için, kendi aklınca milliyetçi akımların da tepkisini çekmeyecek ve kabul edeceğini düşündüğü bu  “Ayrıcalıklı Ortaklık” formülünün tutacağını düşünmektedir.  

GÜVENLİK NE ANLAMA GELİYOR?

            Türkiye NATO üyesidir. Günümüzde NATO’nun saldırı ve savaş örgütü olmanın dışında bir işlevinin kalmadığı herkesçe biliniyor. AB ülkeleri ise daha ortada bir şekillenme belirmemiş olsa da askerî bir güç olarak da var olma çabası içinde. Türkiye’nin konumundan kaynaklanan güvenlik sorunları var. Özellikle Kıbrıs ve Ege nedeniyle Yunanistan’la birçok kez karşı karşıya geldiği ise bir gerçektir. Hem Yunanistan, hem de Kıbrıs Rum Kesimi AB üyesi olduğu için Yunanistan’la olası bir anlaşmazlıkta Türkiye zorda kalacağını düşünmekte. Bu durum, istemese de Türkiye’yi ABD’ye yaklaştırmaktadır. Oysa Türkiye’nin askerî bir güç olduğu AB’nin gözünden kaçmamaktadır. Türkiye’nin konumu, AB için stratejik anlamda AB için önem taşımaktadır. Türkiye’nin bir şekilde AB yörüngesinde tutulması, hem AB güvenliği için, hem de Türkiye’den AB’ye yönelecek tehlikenin ortadan kaldırılması açısından yararı hesap dışı tutulmaktadır.  Böylelikle Türkiye, AB’ye üye yapılmadan da yakında tutulursa olumlu sonuçlar alınabilecektir.

            Yukarda anlatılanlardan anlaşılacağı üzere, Türkiye tam üyeliğe alınmaz; ekonomisi AB fonlarıyla desteklenerek işler götürülürse, AB çok daha kazançlı çıkabilecektir. AB’nin Türkiye’den vazgeçmemesinin asıl nedenini buralarda aramak gerektirir.

“AYRICALIKLI ORTAKLIK”IN SINIRLARI

            Ayrıcalıklı Ortaklık söz konusu olursa; Türkiye’nin AB’nin politik alanlarına katılımını eşit olmayacağı gibi alınan kararlara da iradesi eşit olarak yansımayacaktır. Politik alanlarda eşitsizlik, aday ülkelerin bazı politik alanlara katılımının sınırlandırılması veya üye ülkelerin katılımından farklı olmasıdır.

            AB kurucu anlaşmalarında tam üye konumunda olanlar, alınan kararlarda eşit haklara sahiptirler. Aday üyeler ise alınan kararları etkileyebilirler ama;  o kararın oluşturulmasında ve karara dönüştürülmesinde bir hakları yoktur. Yani kararların alındığı karar mercilerinde bulunmazlar.

            Genel olarak söylemek gerekirse; “Ayrıcalıklı Ortaklık”, AB’ye ve Türkiye’ye “ol ya da çekil” anlamına gelecek kesin sonuçları olan bir seçenek sunmaktan özenle kaçınıyor. İki tarafa da şirin görünmeye yatkınlığı daha ağır basıyor. Bu yolla; Türkiye’nin Avrupa’ya yönelimi teşvik edilirken, Avrupa’ya da bütünleşme konusunda bir yükümlülük yüklemiyor. Özellikle soğuk savaş sonrası değişen durumlar göz önüne alındığında Almanya, Türkiye ve Avrupa’nın çıkarlarına hizmet ettiğini düşünenlerin sayısı epeyce fazla. İşte burada Türkiye’nin jeostratejik konumu öne çıkıyor. Bir bakıma Avrupa enerji kaynaklarının koridoru olarak düşündüğü Türkiye’yi güvenlik nedeniyle çok daha gerekli görüyor. Bununla birlikte, böylesi konular konuşulurken, Türkiye’nin karar alma mekanizması içinde olmasını istemiyor. Bir bakıma, Türkiye’nin alınan kararlarda bir hükmü olmayacak, ama AB’nin aldığı kararların uygulanmasında eylemli olarak işlevi olacak. Bu işe maşa olarak kullanılabilecek de dememiz olasıdır. Zaten emperyalist bir güç odağı olan AB de bunu istemektedir. Bu gerçekler ışığında CDU ve CSU Türkiye’nin AB’yle ilişkisinin “Ayrıcalıklı Ortaklık” olmasında ayak diriyor. Bu yönde iki tarafın da kazançlı çıkacağına vurgu yapılarak, Türkiye bu ortaklığa ısındırılmaya çalışılıyor. Burada güdülen amacın Türkiye’yi AB’nin içine almak olmadığını, aksine Türkiye’yi dışarıda tutarak da AB’nin istediğini yaptırma yolunu seçtiğini açıkça görüyoruz. Hem bu yolla Türkiye daha demokratik ve açık olmaya da zorlanmayacaktır. 

            AB’nin içinde, bu görüşlere en sıcak bakan ülkelerin başında ise Fransa, Avusturya, Almanya, Danimarka geliyor.

            Hıristiyan Demokratlara yakın Robert Schuman Derneği’nin çalışmasında, şu anki durumun yönetilebilir gözükmediği ve Anayasal Anlaşma’nın da başarısızlığa uğraması ile birlikte, birliğin kendi içinde umutsuzluk yaratmaya devam ettiği ifade ediliyor. Buna karşın komşuların Türkiye’nin katılım isteğini yerine getirirse, kendi özünü yitirmekle karşı karşıya kalacağı savunuluyor. Çözüm olarak da AB_Türkiye kuruluşlarının oluşturulması, AB kuruluşları açısından tarım politikası, bölgesel politikalar gibi bazı ortak politikaların sadece üye ülkelerle sınırlı tutulması ve her politika için Türkiye ile ilişkilerin derinleştirilmesi öneriliyor. Bu bağlamda “Ayrıcalıklı Ortaklık”, Türkiye’nin bir ortak olarak kabul edilip, uzun erimde AB’nin Ortak Dış ve Güvenlik Politikası’na alınması gibi stratejik bir amacı da içeriyor.  

            Unutulmamalı ki, Türkiye 1996’da yürürlüğe giren Avrupa Gümrük Birliği ile böyle bir ortaklığa adım atmış durumda. Bu konuda Türkiye AB’nin daha başka alanlarda sağladığı programlara da katılmaktadır.

YOĞUNLAŞAN GİRİŞİMLER

17 Aralık 2004 AB Zirvesi ile birlikte bu yönde girişimlerin de giderek yoğunlaştığını görüyoruz. Üzerinde dikkatle kafa yormamız gereken şeylerden birisi de hiç kuşku yok ki, sürdürülen müzakerelerin sonucudur. Alınan kararlarda Türkiye ile yapılan müzakerelerin “açık uçlu” olduğu belirtilmiş olup, müzakerelerin tam üyelikle sonuçlanamadığı durumlarda, Türkiye’nin Avrupa yapılarına ve kurumlarına bağlanması yoluyla ortaya “Ayrıcalıklı Ortaklık”a benzer bir durum bilinçli olarak amaçlanmıştır. Yani müzakerelerden başarısız çıkılsa bile Türkiye’nin AB’ye bağlılığı sürecektir. Bu gelişmeler ışığında gelecekte Türkiye-AB ilişkilerinin nasıl bir yola gireceğini kestirmek hiç de zor değildir. Yine bu olgular gösteriyor ki, müzakerelerden tam üyelik kararı çıkmayacağı açıktır. Bu şekilde şekillenen anlaşma, tam üyeliği değil, ayrıcalıklı üyeliği doğuracaktır.  Bu yöntemle Türkiye Avrupa’dan dışlanmadan AB üyeliğinden dışlanmış olacaktır.  11 Aralık 2006 tarihinde AB üyesi ülkelerin Dışişleri Bakanlarının bir araya geldiği Genel İşler Konseyi’nde, üye ülkeler Türkiye’nin Kıbrıs Rum Kesimine limanlarını ve hava alanlarını açmadığını gerekçe göstererek Avrupa Gümrük Birliği’ne uymadığını dile getirmişlerdir. Bu nedenle Türkiye ile üyelik müzakerelerinde sekiz başlığın müzakereye açılmasının durdurulmasını kabul etmişlerdir. Bu sekiz başlığın durdurulması kararı, yukarıda ifade edilen müzakerelerde başarısızlık söz konusu olursa, işin nereye evrileceği konusunda oldukça öğretici ipuçları vermektedir.  

Son zamanlarda Türkiye-AB ilişkilerinde oldukça etkin olan Avrupa Parlamentosu, 16 Ocak 2007’de Türkiye’nin AB’ye üyeliğine karşıtlığı ile bilinen Alman Hıristiyan Demokrat milletvekili Hans-Gert Pöttering’i yeni başkan olarak seçti. Angela Merkel gibi CDU üyesi olan Pöttering de her fırsatta Türkiye için “Ayrıcalıklı Ortaklık” düşüncesini savunuyor. Bu durum da gösteriyor ki, Avrupa Parlamentosu’nda her fırsatta Türkiye’nin tam üyeliği değil, “Ayrıcalıklı Ortaklık”ı gündeme getirilip savunulacak. Türkiye’nin bu görüş karşısında yeterli dayanaklar oluşturmadığı da bilinmeyen bir şey değil.  

Görüldüğü gibi Türkiye, emperyalist AB’nin elinde şamar oğlanına çevrilmek istenmektedir. AB gibi insanlık açısından suç çetesine dönüşmüş bir birlikte, Türkiye’nin yer almasından, yer almaması çok daha yeğdir.  Ne var ki, Türkiye işbirlikçi sermaye güçleri, birliğe girmek için ellerinden geleni yapmakta ve hatta sonuçları Türkiye için daha da ağır olabilecek bir “Ayrıcalıklı Ortaklık” formülüne bile açıktan açığa karşı çıkmamaktadırlar. Sosyalistler olarak, egemen güçler açısından iyi olan şey, ülkemiz geniş emekçi yığınları açısından iyi değildir. Hem öyle “biz emeğin Avrupa’sından yanayız” diyenleri de içine katarak AB’ye açıktan açığa karşı durmalıyız. Bu konuda “tam üyelik” seçeneği de “ayrıcalıklı ortaklık” seçeneği de sermaye güçlerinin seçeneği olup bizi ilgilendirmemektedir. Bizim seçeneğimiz sosyalizm olup, Avrupa Birliği karşıtlığıdır.

İLETİŞİM FORMU

NOT: MESAJLARINIZ EN GEÇ İKİ GÜN İÇERİSİNDE CEVAPLANDIRILACAKTIR

 

NOT: telefon numaranızı yazmak istemiyorsanız birkaç rakam yazınız.

 

[- Sayfayı yazdır - ]


GİRİŞ SAYFASI

ANA SAYFA